MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?)

MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?);
Bir gün elime evladıma ait birkaç resim aldım, amacım bunları annemlere, kardeşime vs. yollamaktı. Düşündüm arklarına bazılarının birkaç satır bir şey yazayım… Sonra dedim kendi kendime kuru kuru bunları yollamak olmaz; bir iki satırlık mektup karalayayım da yad-ı cemil olsun maziye. Sonra birden mazi depreşti zihnimde. Yıl 1991-1993, Kestanepazarı Kuran kursunda talebelik ediyoruz. Bazen köyden ihtiyaç hasıl oluyor, ancak köyde telefon olmadığı –bir tane vardı ama ulaşmak çok zor, hem de rahatsızlık vermemek- için mektup yazarak meramımı anlatıyordum. Tabi bir mektubun gitmesi ve cevabın gelmesi en az bir ay ile iki ay arasında bir zamana tekabül ediyordu.
En son ne zaman bir yerlere mektup yazdım diye düşündüm. Aklıma yakın zamanda bir adres gelemdi. Teknoloji her ne kadar bir adım ötemizde olsa da; insanları bir o kadar bir birlerinden uzaklaştırıyor aslında. En önemlisi o mektuplardaki sıcaklığı bir türlü sağlayamıyor. “Sayın çok kıymetli anne babacığım nasılsınız iyi misiniz? İyi olmanızı bizleri yaratan Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim” diye başlayan satırları özlediğimi fark ettim. Maillerdeki soğukluğun yüreklerde donan sevgiyi bir türlü çözemediğini hissettim. Mektup aldığım zamanlar ne kadar sevindiğimi hatırladım. Bir mektubu birkaç kez okuduğumu hatırladım. Bilemem şimdi nerdeler belki bir gün çıkarlarda tekrar o günleri yaşar mıyım diye düşündüm.
Artık her şey dijital dünyada. Yarına bırakabileceğimiz iki satırımız bile yok. Yüreğimizdeki sıcaklığı taşıyan satırları artık kağıda dökmez olduk. Bırakın mektubu bir iki satırı dijital ortamda yazmak, dostlara hal hatır sormak bile çoğu zaman külfet oldu bizlere. Selam yazmak yerine “slm” yazacak kadar üşenir olduk yazmaktan. Pek çoğumuz dört gözle “biz konuştuğumuzda konuşmamızı direkt word dosyalarına aktaracak” programların çıkışını bekler olduk.
Eski hatırat kitaplarını okurken mektupların çok önemli olduğunu bir kez daha müşahede ettim. Geçen sahaf bir dostun çöpten bulup tasnif ettiği belgeler arasında Fahir İz hocanın mektupları da vardı. Hoca Kimlerle yazışmamış ki?! P.Wittek,Andreas Tietze, Anna Marie Schimmel, Bernard Lewis, E.Van Dozel, J,Schacht, N.Waterson, M.C.Honey, R.Walsh… öte yandan Nermin Menemencioğlu, Şinasi-Gönül Tekin, Yusuf Akçuraoğlu, Z.Velidi Togan, Reşit Rahmeti, Hamit Zübeyr, Ali Alparslan, Niyazi Berkes, Tahsin Banguoğlu, Tarık Zafer Tunaya, Halide Edip, Ertuğrul Muhsin… Bu gün pek çoğununun kitaplarını ilgiyle okuduğumuz, düşüncelerinden istifade ettiğimiz pek çok isim erinmeden, üşenmeden bir birlerine mektup yazarak bilgi paylaşmışlar. Hatta sadece hal ve hatır sormuşlar. Ve bu gün bu mektuplar birer vesika özelliği taşıyor. 
Oysa bundan yüz yıl sonra torunlarımıza, belki bizden yazılı bir metin bile kalmayacak. Yazılarımızı, düşüncelerimizi, görüntülerimizi hatta fotoğraflarımızı bile sıkıştırdığımız dijital dünya bizi iki satır mektubumuz bile olmadan, bir iz bile bırakmadan ayrılıp gitmemize neden olacak bu diyardan. Üniversite yıllarında bir dostuma sırf yazmak için pek çok mektup yazdığımı hatırlıyorum.
Postacıları mektup yerine posta kutumuza faturalardan başka bir şey bırakmaz oldu. Üzgünüm ki sonraki nesil belki bu hazzı hıç tadamayacak. Bir gün bu dijital dünya çöker mi bilmem ancak şurası bir gerçek ki duygularımızı bile artık mekanik olarak ifade etmeye başladık. Unutmayalım ki hatırda kalmaz satırda kalır. Dijital dünya bir gün tüm çöplükleri ile çöplüğü boylayabilir.
İşte bunun içindir ki fotoğraflarımın yanına birer de mektup eklemeye karar verdim. Henüz yazamadığım için bir aydır gönderemedim. İstedim ki postacı mektup taşısın. Galiba yine yazamadan göndereceğim.
Evet dostlar eğer kitaplarınız arasında, yada kuytu bir köşenizde arkadaşlarınızdan veya ailenizden gelen bir mektup yoksa bir kez daha düşünün. Eğer sevdiğiniz kişiye-eşinize hiç mektup yazmadıysanız, hiç mektup okumamışsınız demektir. Dahası hayattaki en müthiş duygulardan birini hiç tatmamışsınız demektir. Postacının mektup getireceği günleri dört gözle bekliyorum.
“Bak postacı geliyor, selam veriyor, herkes ona bakıyor merak ediyor…”
Selametle…
KELAM İLMİNİN YENİDEN TANIMLANMASI
kelam ilmini tanımlama düşüncesi
İslam düşüncensin temel ilmi olan kelam ilminin yeniden tanımlanması ve inşası aslında İslâm düşüncesinin yeniden tanımlanması ve inşası anlamına gelmektedir. Kelam entellektüel İslâm düşüncesi çabasıdır. Bu nedenle kelam iline dair yenilik anlayışlarının İslâm düşünce tarihi açısından önemine binaen bu konu işlenmiştir.İslam’ın doğuşu ve yayılışını izleyen yıllarda ortay çıkan kelâm orijinal bir düşüncenin oluşmasına öncülük etmiş, bilahare klasik felsefe ve mantıkla temasa geçmiş ardından şerh ve haşiyelerle ilim hayatında varlığını devam ettirmiştir.[1] İnsanlık tarihinde iman ile küfür sürekli mücadele etmişler ve her an edeceklerdir.[2] Dünya üzerinde hak ve batıl mücadelesi dünya hayatının var olmasından bu yana devam ede gelmiştir. Her dönemde hakkı temsil eden bir gruba karşı hakkı yıkmaya çalışan bir zümre var olmuştur. Hakk mücadelesi üzerine olan zümreler ilahi mesajı referans kabul ederek görüşlerini ilahi mesajın ilkleri doğrultusunda ikame etmeye çalışmışlardır. Son olarak Hakk saflarını savunma İslâm dinine düşmüş bunların içinden de İslâm’ın ana ilke ve prensiplerini dahili ve harici tehlikelere karşı korumak kelâm ilminin konusu olmuştur. Kelâm ilminin doğuşundan itibaren bu güne kadar geçirdiği evreleri dokuz ana başlık altında toplayabiliriz. a- Asrı saadet b- İlk fikri hareketler c- Kelâm ilminin doğuşu (mutezile) d- Ehli sünnet kelâmının doğuşu e- Gazzâlî ve müteahhirîn dönemi f- Felsefe ile mezcedilmiş kelâm dönemi g- cem’ ve tahkik dönemi h- Yeni ilmi kelâm devri[3]Kelâm ilmi yine bu dönemlerde çeşitli adlarla anılmıştır. Bunlar sırası ile: a- Akâîd İlmi ve Usulü’d-Din b- Tevhid İlmi c- Fıkhı Ekber d- :Kelâm İlmi[4] nihayetinde bu ilme Kelâm İlmi adı verilmiştir. Kelâm ile akâîdin arasındaki farkı belirtmek gerekirse; akâîd Allah Teâlâ’nın zatından sıfatlarından, nübüvvet meseleleri ve ahiret hallerinden bahseden ilim diye tarif ederken; kelâm ilmini hem bunlardan hem de akaide malzeme teşkil etmesi bakımından bütün kainattan bahseden ilim[5] şeklinde bir ayırım yapabiliriz. Klasik veya diğer kelâm kitaplarında yapılan klasik tarifte konusuna göre; “Allah Teâlâ’nın zatından ve sıfatlarından mebde’ ve maad itibari ile yaratıların hallerinden İslâm kanununa göre bahseden bir ilimdir”[6] iye bahseder. Yine kelâmı klasik olarak gayesine göre tarif ederken “İlmi Kelâm kesin deliller kullanmak ve vaki olacak şüpheleri izale etmek sureti ile akideleri ispata kudret kazandıran bir ilimdir” [7]şeklinde tarif edilir. Kelâm ilminde felsefe ile münasebetlerin başlamasını ardından yeni kelâm tanımları da kelâm literatürüne girmiştir. Aynı zamanda kelâma yeni işlevler de yüklenmiştir. Kelâm ilmi de felsefe ilminin metot ve yöntemlerini kullanmaya başlamıştır. kelâmda Gazzâlî’den sonra özellikle Fahreddîn Râzî ile birlikte Aristo geleneği tamamen kelâmın ayrılmaz parçası olmuştur. Râzî İle Felsefi kelâm dönemi başlamıştır.[8]XIX yüzyılın sonlarına kadar klasik kelâm metotları kullanılmış, telif kitaplardan ziyade şerh ve haşiyecilik geleneği daha fazla rağbet görmüş, bu dönemdeki mütekellimler görüşlerini telif kitaplarla dile getirmek yerine şerh ve haşiyelerini yaptıkları kitaplarda belirtmişlerdir. Bununla beraber telif kitaplarda oluşturulmadı demek gerçekle bağdaşmaz. Ancak yapılan telif kitaplar genellikle içerik olarak eskilerinin bir tekrarı olmaktan ileriye gidememiştir. Ancak yinede değerli eserler telif edilmiştir. XIX yüzyılın sonlarına doğru “Kelâm ilminin yenilenmesi” gerekliliği fikri ortaya konulmuş buna da sebep olarak ilim ve felsefe geleneğinin değiştiği, Aristo felsefesinin inkıraza uğradığı fikri artık süfestâiyye ve dehriyye mezheplerinin yerini materyalist ve pozitivist akımların aldığı gibi iddialar ortaya konmaktaydı.[9] Dönemin önde gelen mütekellimlerinden İzmirli İsmail Hakkı konuyla ilgili olarak müteahhirîn ilmi kelâmın artık münkariz olduğunu, batı felsefesinin ilmi düşünceye hakim olduğu ve bunu da ülkemizde rağbet gördüğü ve ülkemize girdiğini belirterek yeni ilmi kelâmın oluşmasının zorunluluğunu inanmaktaydı.[10] Bu sıkıntıları gördükten sonra ve kelâm ilminin yenilenmesi fikrini o dönemde savunmasının ardından yeni kelâm ilmine örneklik teşkil edecek olan ve dönemin en önemli eseri olarak telakki edilebilecek olan “Yeni İlmi Kelâm” adlı eserinde klasik kelâm konularından bir çoğunu eserinin muhtevası dışında bırakmıştır. Herhangi bir mezhebi yada görüşü reddetme gayreti içinde olmamış, bunu yerine çağdaş İslâm düşüncesinin üzerine yoğunlaşmış, kelâm felsefe ilişkilerini incelemek yerine İslâm düşüncesiyle çağdaş batı felsefesinin üzerinde ittifak ettikleri konular üzerinde durmuş ve ortak yönleri ve bakış açılarını yakalamaya çalışmıştır. Batı felsefesine ait birçok yani konuyu kelâma sokmuştur.[11] Yine dönemin önemli mütekellimlerinden Abdullatif Harpûtî, fikri mesaisini büyük ölçüde İslâm dinin objektif bilme aykırı düşmediği noktasında yoğunlaştırmıştır. Bu açıdan tabiat ilimleri alanındaki gelişmeleri takip etmiş bu tür konulara temas eden ayetleri yeni bir anlayışla açılmaya çalışmıştır.[12] O üçüncü bir ilmi kelâm döneminden bahseder.Kesin nasslarla sabit olan inanç esasları her dönemde kelâmın değişmeyen konuları(mesail)dır. Bunların açıklanması ve kanıtlanması etrafında başvurulan sosyal bilimler, insani ilimler ve pozitif ilimlerden elde edilebilen yardımcı bilgiler (vesâil) ise bu bilimlerin gelişmesi ile değişebilir.[13]yeni dönemde kelâm özellikle vesâil konusunda değişmesi gerektiği ve kelâmın vesâil ile ilgili kaidelerin yeniden ele alınmasının gerekliliği üzerine durulmuştur. Kelâm ilminin itikadî konuları akli yöntemlerle desteklemek amacı ile kullandığı ilmi verilerin zamanla değiştiği vurgulanmıştır. Uluhiyyet, nübüvvet, bahislerinin günün ilmi değerleri açısından ispatlanmasının gerekliliği, bunu yaparken ısı ışık madde elektrik vs. gibi teknolojinin sunduğu verilerden faydalanılması ön görülmüştür.[14]Zaman zaman kelâm ilminin konusunu ne olması gerektiği sorgulanmıştır. İlk dönemde kelâm ilminin konusu fiilen var olan her şeyi kapsayacak şekilde genişletilmiş[15], Îcî buna ma’dumu da dahil etmiştir.[16] Çağdaş bazı araştırmacılar kelâmın asıl konusunun Allah’ın zatı değil insanın kendisi olması gerektiğini savunmuşlardır,[17] daha sonra gelen bazı düşünürler de Allah hakikatinin aşkınlığı çabalarını koruma çabalarına rağmen, hakikate akılcı yaklaşımın temelde insan merkezli bir yaklaşım olarak kabul etmektedir. [18]Geleneksel İslâm’da teolojik düşünce (kelâm) aslında ahlaki düşünceyi hatta hukuku etkileyememiştir. Aslında İslâm kelâmı insan davranışlarını etkileme açısından fiiliyata dökülmeyen zihinsel bir kurgu gibidir. [19] Fazlur Rahman burada bilgi ve davranış bütünlüğünü savunur. Ona göre yaşanan esas mesele teorinin pratiğe indirgenememesidir. Fazlur Rahman aslında Kur’an-ı Kerim’den temel bazı ilkeler çıkarılması ve İslâm düşüncesinin bu temel ilkeler ışığında gerek hukuk gerekse İslâm düşüncesinin bu ilkeler ışığında yeniden yorumlanması gerekliliği üzerinde durulur. Aslında İslâm hukukunun kendini yenileyememesinin nedeni de kelâmi düşüncenin kendinin yenileyememesi ve donuklaşmasıdır. Kur’an merkezli yeni bir kelâm anlayışı son dönemde daha çok rağbet görmeye başlamıştır. Tarih içerisindeki kelâmi tartışmalardan sıyrılırken “manayı anlamak, anlamı sınamak için tarihsel bağlamına o bağlamın içerisinden yerleştirilen metinden genel fikirler çıkarmak ve onları bugün yeniden ifade etmek” şeklinde genel hermenotiği kullanmak kelâmın genel metodu olması gerektiği vurgulanmaktadır. [20]Kronolojik bir kelâm yöntemi yerine terkibi ve mantıksal bir kelâm yöntemi aynı zamanda Kur’an’ın iç bütünlüğüne sahip çelişkisiz bir kelâm kurma gerekli görülmektedir.[21] Burada Kur’an kendi bütünlüğü içerisinde anlaşılması gerektiği ve nihai kararın ondan çıkarılması sonucunu beraberinde getirir.[22]Fazlur Rahman’a göre kelâmi fikirler ahlak ve hukukun metafiziksel ilkeleridir. Ona göre kelâm hukuk ile irtibatlı hukuk da insan davranışlarının bir yargısı ile ilgili olduğu için ikisi arasında insan davranışları ile ilgili alanın olması gerekir; bu ahlaktır. Bundan dolayı kelâm salt Allah ile ilgili bilgilerimizin ifadesi değil insan davranışlarının dayandırılacağı fikri üstyapıdır. Yani biz “Allah’ın kudreti, iradesi yaratması, rızk vermesi, yargılaması” ile ilgilenirken aslında insan ile ilgileniyoruz. Kısacası biz “nasıl Allah?” sorusunu soruyor gözüksek de aslında “Nasıl bir insan ve toplum?” sorusunu soruyoruzdur. O halde hukuk her şeyden evvel,Allah, peygamberlik, insan, tabiat ve ahiret hakkında temel kabulleri önceden varsaymalıdır. Bundan dolayı insanın Allah ve diğer insanlar karşısındaki durumunun temel ilkelerini veren kelâmın, insan iradesi ve hürriyeti hakkındaki varsaymaları, dolayısıyla insanın sorumlu olup olmadığının belirlenmesi ve bunlarla hukuki muameleler arasında yakın bağ kurması gerekir. Bundan dolayı kelâm ve hukuk arasında etkin bir bağ bir ahlak felsefesi ile kurulabilir. Bu bağ kurulabilseydi, “Kelâmcılar kesb denilen sahte hürriyetin gerçek bir ahlaki davranış için yeterli olup olmadığını yeniden düşünürlerdi.” Bu bağ kurulabilseydi Müslümanlar Eş’arî atomculuğunun bilimin gelişmesinin temeli olan ‘nedenselliği’ ne hale getirdiğini yeniden düşünürlerdi. Bu sebeple, yeni bir kelâm, Allah ile insanın irade ve kudretini ‘zıt kutuplar’ olarak görmekten vazgeçmelidir. Aynı zamanda, Kur’an “Allah’ın kendisini anlattığı bir risale” olmadığı için, onun insan davranışları alanında “ne anlam ifade ettiğinin anlaşılması gerekir”. Kelâmcılar Allah ve O’nun niteliği konusuyla aşırı meşguliyetle, insanın tabiatını ve işlevini görmezlikten geldiler. Teolojiye dayanan bir ahlak sistemi insanı ilgi merkezine koymak zorundadır. Çünkü “söz” insan için insana gelmiştir. Kaldı ki meseleye sırf Allah’ın niteliği açısından bakarsak, Kur’an’daki bu nitelik azdır; varsa da tamamen davranışlara yöneliktir. Kelâmi içeriğin anlaşılması, Kur’an’ın telkin ettiği davranışsal tutumların yeterince anlaşılması için vazgeçilmez bir önem arzeder.[23]Yeni kelâmda normatif olanı bulma çabası vardır. Bunu bulduktan sonra onu kendi şartlarımızda yeniden ifade ederiz.[24]Geleneksel kelâm Kur’an’ın Allah, insan, tabiat ve evren görüşünü ‘korumak’ için ortay çıkmışsa da Kur’an’ın öğretisini tahrif etmiştir. Aynen hukuk gibi kelâm da Kur’an’dan uzaklaşmıştır. Fazlur Rahman özellikle Eş’arîlik hakkında son derece eleştiricidir. Eş’arî kelâmcılığını İslâm’ın bir tahrifi olarak görür. (modernity 113) O buna benzer eleştirileri ahlaki açıyı da içerecek şekilde fikri/akli açıdan yapıyordu. Kelâmın Kur’an’dan uzaklaşması, akli olarak kabul edilemez tutarsızlıklara ve çelişkilere götürmüştür. İnsan iradesini yok sayıp, mesela, salt Allah’ın kudretini öne çıkarmak, insanın ameller ile bağlantısını yok saymak, Metn’i akli olarak zorlamaktır. Bundan dolayı o, İslâm kelâmı hakkında şöyle der; “Bir kelâm mantıken tutarlı olsa da temsil ettiğini iddia ettiği dine tamamen zıt olabilir.” (Modernity 113) ona göre kelâm Kur’an’ın ahlaki dünya görüşüne zıt şekilde oluşmuş olmakla kalmadı, hukukla da ayrışık şekilde oluştur ve bunu sonucu da onların hedef ve varsayımlarının birbiri ile çelişmesi oldu. O İbn Teymiyye’ye de dayanarak şöyle der: “Bizzat hukukun varlığı, insanın hür irade, tercih ve davranışa sahip olmasını gerektirirken, kelâm Allah’ın mutlak belirleyiciliğini ve determinist bir insan görüşünü savunur. Kısacası hukuk hür iradeyi öngörürken, kelâm onu reddetmiştir. [25]Kur’an’ı somut bir dünya görüşü sunan kendi bütünlüğü içinde anlayamamaktan dolayı en büyük ceza kelâm alanında ödenmiştir. Hukukçuların yabancı malzemeleri alıp sistemle bütünleştirmelerine benzer süreç kelâm alanına uygulanınca sonuç en azından Eş’arî örneğinde felaket olmuştur. Felsefenin rasyonel metafiziği ile karşılaşan Eş’arî onu adeta ezmiş ve Sünni düşünceden uzaklaştırmış, sûfilik ve Şiiliğe sığınmasına sebebiyet vermiştir.[26]Kelâmın sahası Allah, tabiat, insan ahiret ve bunlar arasındaki ilişki ile başlamalıdır. “İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü” adlı eserinde Muhammed İkbal bu konuda sistemli bir çalışma yapmıştır. Fakat yine de bunu tamamen Kur’an öğretisine dayandığı söylenemez. İslâmî bir metafizik oluşturma biraz fazla çağdaştır.[27]Musa Carullah kişilerin, örneğin, Allah’ın sıfatları konusunda farklı düşüncelere sahip olabileceği kanaatini taşımaktadır. Bunların her birinin mü’min olduğu ve imanlarına dil uzatmamak gerektiği üzerinde durur. Fıkıh ve kelâm mezheplerinde ihtilafın zarar olmadığını savunurken zararın farklı mezheplere düşmanlık etmede olduğunu söyler. Kelâm ilmindeki ihtilaflarda ufak fikirlerin ve faydasız meselelerin çok olduğunu söyler.[28]İnsanlık tarihinde iman ile küfür sürekli mücadele etmişler ve her an edeceklerdir, fakat din ile ilim, ilahiyat ile tabi ilimler hiçbir zaman savaşmamıştır. Doğrusu dindar ile filozoftan, tabiatçı ile kelâmcıdan biri diğerine düşman olabilir. Ama din ile felsefe, ilahiyat ile tabîiyyât birbirlerine hiçbir zaman düşman olamaz. Hepsi aynı maksadı takip eder.[29]Bugünün şartlarında çok geçersiz görülen bazı meseleler, o günün fikriyatı içinde gerekliydi. Geçmişin ehli bidat fırkalarına karşı insanların aklını ve imanını muhafaza için yazılan eserleri tamamıyla lüzumsuz görmek insaf sınırlarını aşabilir. Bu konuda en önemli mesele kelâm ilminin sosyal hayatı ve gündemi takip ederek yenilenmesi ve ortaya çıkan itikadî problemlere nasslar ve akıl yardımı ile çözümle getirmesidir. Böyle bir imin değerinin olmaması düşünülemez. Bu gün İslâm alemi dahil olmak üzere bütün dünya materyalizmin, komünizmin, darwinizmin, pozitivizmin, freudizmin, putperestliğin ve daha başka inkarcı cereyanların istilasına mazur kalmıştır. Bunlara karşı çıkacak tahribatlarını onaracak ve gönülleri İslâm imanı ile tamir edecek ilimlerin başında Tevhid/akâîd/kelâm ilmi gelmektedir.[30]Carullah kelâmcıları iki konuda eleştirir: muhal şeyleri akla tatbik etmek ve şer’î nassları tevil etmek ve asıl önemlisi, itikadî konularda zorunluluk önemli iken zannî konuların inanç sitemine sokmuşlar bu da imanın kutsiyetini ve muteberliğini ortadan kaldırmıştır. İsa’nın nüzulü , deccal, mehdi vs. gibi zannî konulara akâîd kitaplarında yer vermek yanlıştır.[31]İslâm kelâmının yeniden oluşturma yolunda atılacak ilk adım İslâm’da kelâm alanındaki gelişmelerin tarihi bir tenkidin yapmak ve dünya görüşünden ne kadar saptığını bakmak olacaktır.[32]Çağdaş İslâm düşüncesinin en önemli görevlerinden biri, bin yıllık kutsal ahmaklığı yıkıp Müslümanları tekrar haya verici hayat verici Kur’an’ın pınarına davet etmektir. Yeniden kelâmın oluşumuna Seyyid Ahmed Han, Muhammed Şibli, Muhammed İkbal, Muhammed Abduh gibi şahsiyetlerin önemli katkıları olmuştur.[33]Klasik kelâm metodu artık ihtiyaçlara cevap veremez konumdaydı. Bunu en önemli sebebi metot değişimi ve düşüncede modernleşme, Batlamyus’un yerine N. Copernicus, daha sonra J. Kepler, ardından G. Galilei gelerek yeni bir bilim anlayışı ortaya koymuş, Aristo’nun tümdengelim metodu F. Bacon’un tüme varım metodu kullanılmaya başlanmıştı. Kartezyen felsefenin kurucusu R. Descartes ile yeni bir dönem başlamış D. Hume, I. Kant, I. Newton gibi isimler çağdaş batı düşüncesini şekillendirmişlerdir. [34]İslâm dünyasında batı ile temasların başlaması, yeni felsefi akımların Müslümanlar tarafından öğrenilmesi, ve çok yüksek sesle söylenen “İslâm mani terakki”dir sloganına karşı İslâm düşünürleri yani arayışlar içine girmiş ve İslâm’ın ilerlemeye mani olmadığını ispat ve pozitif ilimlerle bir tearuz içinde olmadığını ispat çabası içine girmişlerdir. Müslümanların gerileme sebeplerinin İslâm’dan değil asıl İslâm’dan uzaklaştıkları için vuku bulduğunu iddia etmişlerdir. Bu dönemde özellikle Müslüman mütefekkirlerin en çok vurguladıkları konu doğduran kitabı kaynak alma düşüncesidir.[35] Kelâm ve akâîd kitapları ile ilgili tenkitler ilk önce Osmanlı’nın batıcı kanadından gelmiştir. Kelâmın yenilenmesi ile ilgili ilk ciddi girişimde bulunan Abdullatip Harpûtî’dir.[36]Yenilik hareketinin Türkiye’deki en önemli temsilcisi İzmirli İsmail Hakkı’dır. Yeni ilmi kelâm adlı eseri ve aynı konuda çıkan pek çok makalesi ile kelâmın yenilenmesi için büyük gayret sarfetmiştir. Aristo felsefesinin inkıraza uğraması sebebi ile kelâmın buna dayanan bazı meselelerinin de zorunlu olarak değişmedi ve onların yerine yeni felsefenin bazı meselelerinin ilave edilmesi böylece asrın ihtiyaçlarına uygun ve mevcut felsefeye denk bir kelâmın yazılması gerekmektedir. Kelâmın ihtiva ettiği felsefi anlayışın geçerliliğini kaybettiğini yeni felsefe düşüncesine uyumun gerekliliğini savunmuştur. Bununla beraber Her dönemde olduğu gibi değişim karşısında olanlar ve yeni ilmi kelâm arayışlarının gerekli olmadığını ve klasik kelâmın yeterliliğini savunalar olmuştur. Hatta bunlar dönemin gazetelerinde ciddi tartışmalara girmişledir. Mustafa Sabri efendi yenilikçilere şiddetle karşı çıkanların başında gelmektedir. Mesela bunlarda Şeyh Muhsin Fenni Zahiri; yeni ilmi kelâmın gerekli olup olmadığını sorguluyor ve gereksizliği, cedeli İslâm’a sokacağı, oysa asıl ihtiyaç duyulan şeyin ilmihal olduğu sonucuna varıyor.[37]İzmirli İsmail Hakkı Sebilürreşad’da çıkan yazılarında yeni ilmi kelâmı tanıtır. Günümüzün değişen ilmi anlayışına kelâmın nasıl tatbik edileceğini tartışırken İslâm hükümlerinin ilmi kaidelere asla muarız olmadığını belirtir. İlmi kelâm asra göre değişebilir mi? Sorusuna ilmi kelâm mübdiyesi ve vesâili asrın ihtiyaçlarına göre değişebileceği hükmüne varır. İslâm akaidini korumakla görevli kelâm asrın ilmi ve felsefi metotlarını kullanması gerektiği üzerinde durur. Yeni bir ilmi kelâma ihtiyaç duyulduğu bariz bir şekilde ortadadır ve asıl tarzı Tevhid üzere olmaktır. Fen, felsefe, mantık yeni kelâmın metotlarıdır. Kabul ettiğini burhanla reddettiğini yine burhanla reddeden, skolastik düşünce yerine mantık ve felsefeyi bine eden bir düşüncedir.[38]Kelâmda yenilik hareketi ile birlikte zarurâtı diniyyede olmayan bazı kelâm kitaplarında uzun ve teferruatlı açıklamaları verilen bazı tartışmalar önemini kaybetmiştir. Bunlara kısa ve tarihsel olarak değinilmiştir. Bu dönemde asıl gayret, gayb alemi ve oraya ait bilgiyi dışlayarak akıl ve bilimi yegane otorite yapmak isteyen moderniteye boyun eğmemek v bilimselliğin giderek hakimiyet kurmak istediği bir dünyada vahye bir yer tespit etmek, vahyi içine alan bir akılcılık ortaya koymak bilimin dini bir kenara atmasını önlemek, önceden yapıldığı gibi bu dönemde de dinin gerekliliğini benimsetmek olmuştur. Bu dışa dönük mücadelenin yanı sıra içe dönük olarak da hurafelerle doldurulmuş din anlayışının tavsiye edilmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur.[39]Diğer taraftan yeni dönemde mezhepçilik ve taklitçilik taassubu zayıflarken tenkitçi ve Kur’an merkezli bir zihniyet hayat bulmaya başlamıştır. Akla hiçbir önem atfetmeyen zihniyetin yerine onu donukluk ve taklitten kurtararak ona bağımsızlığını kazandırma çabası içinde olunmuştur.[40]Mezhepçilik giderek zayıflamış zaman zaman farklı mezheplerin hatta ehli sünnet dışındaki mezheplerinde görüşlerine yer verilmiştir.[41] Yakın dönem kelâmcılarında görülen en önemli değişim yalnızca iman esasları inanç konuları ile yetinilmeyip dinin ferdin ve toplumsal yapısını da konu edilmesi modern insanın anlayacağı şekilde bunların açıklanıp tartışılmasıdır. Fazlur Rahman’nın da sonraki dönemlerde önemle üzerinde durduğu Kur’an’a bütünsel yaklaşın ve ondan çıkarılacak ana ilkeleri günümüz dünyasına uyarlama, ona göre ahlaki Sosyo-kültürel bir yapıyı esas alan Kur’an düşüncesini yeniden faaliyete geçirme çabasının ilk fikri altyapıları bu dönemde atılmıştır. Teorik alanda kalan kelâm tartışmalarını, toplumsal meselelerine indirme çabaları görülmektedir. Bu dönemde batıdaki aydınlanma felsefesinin ardından insan merkezli hümanist bir düşünce sisteminin ortaya çıkmasıyla insan hak ve hürriyetleri de önem kazanmıştır. Yenilik dönemi kelâmcıları “her toplumda hatalarının bulunabileceğini kabul etmekle beraber iyice incelendiği takdirde hiçbir düşüncenin insana verilen değer ve ona tanınan haklar konusunda İslâm’a erişemediği görülecektir. Bu farklılık tabiat ile İslâm’ın ilahi kaynağından gelmektedir” görüşüne binaen İslâm’ın insan hakları açısından insana verdiği değer irdelenmiştir.[42]Yine bu dönemde gündemdeki bir diğer konu kadının sosyal konumu ile ilgiliydi. Batıdaki sanayi devriminin ardından tarım toplumundan şehir toplumuna geçiş ve kadınların kamusal ve toplumsal hayat kendilerine yer edinme çabaları İslam dünyasını da etkilemiştir. Geleneksel kadın profili ile sosyal hayat kadınlarında bulunması gerekliliğini savunanlar arasında ciddi tartışmalara vuku bulmuştur. İslâm kelâmcıları İslâm dininin kadına verdiği değer üzerinde durmuşlardır.[43]Bu dönemde İslâm’a yapılan eleştirilerden biri de ibadetlerle ilgiliydi. İbadetlerin aşırılığı, amaç ve gaye tartışmalarına karşı, kelâmcılar dinin vazgeçilmez unsuru olan ibadetlere yapılan eleştirileri cevapsız bırakmamışlar doğrudan imanın konusu olmadığı halde bu konuyu kelâm dışında telakki etmemişler sonuçta da Müslümanlar arasında ibahiyye türü akımlara set çekmişlerdir. Burada asıl olarak nasslarda ibadetleri delil getirmek yerine topluma ve ferde kazandırdığı manevi yönler üzerinde durulmuştur.[44]İslâm dinin diğer dinler ile mukayesesi yine bu dönemde sıkça görülen bir durumdur. Bu mukayesenin en önemli konularını tevhid, ahiret, nübüvvet gibi konular gelmekteydi. İslam’ın bu konulardaki tutarlılığı ortay konmaya çalışılmış. Bayrıca vahyin ilim ve akla muarız olmadığı konusunda sık sık çalışmalar yapılmıştır. Bu dönemde özellikle Hıristiyanlara karşı reddiyeler yazılmıştır. [45]Bu dönemde İslâm dinin ulvi yönleri ve İslâm’la ilgili pek çok kitap telif edilmiş bazıları dı da telif edildikleri dillerden Osmanlıca’ya çevrilmiştir. Bazıları şunlardır. Cemaleddin Afgani’nin Hindistan’da yayılmaya başlayan maksadını açıklama gayesi ile kaleme aldığı Risale fi’r-Red ala’l-Madiyyîn,[46] Şeyh Abdulaziz Çavîş tarafından kaleme alınan Anglikan Kilisesine Cevap[47], Edvards Hertmann tarafından kaleme alınan ve C. Darwin’in düşünce sistemini eleştirel bir tarzda ele alan Darwinizm[48], Burhan-ı Sât’[49], Hilafet Meselesi[50], İslam ve Hanto[51], Niza’-ı İlim ve’d-Din[52], Ulemay-ı İslam’ a Bir Sual ve Abdullah Guillam Efendinin Cevabı[53], Din-i İslam ve İslamiyet’in Başlıca Kavaid-i İtikadîyyesi Hakkında Malumat-ı Mücmele[54] gibi kitaplar bu dönemin İslâm bakış açısını yansıtması açısından önemlidir. Kelâmdaki bu yenilik çabaları XX yüzyılın ilk çeyreğinden sonra maalesef zayıflamış, yavaşlamış ve canlılığını kaybetmiştir. Yüzyılın ortalarında İslâm ilimleri az sayıda kişinin münferit çalışmalarına münhasır kalmıştır. Bu durum takriben 1970’lere kadar sürmüştür. [55] yakın dönem kelâmcıları sistematik bir yöntem takip etmemişler bazılarınca ileri sürüldü gibi tek bir eğilim sahibi (selefi, modernist, akılcı vs.) olmamışlardır. Bazen aklı slogan haline getirmişler, zaman zaman nassları olduğu gibi kabul etmişler hatta tasavvuf ile meşgul olup ondan da istifade etmek istemişlerdir. Kelâm ilminin dayandığı temellere vahiyle gelen hakikatlerin anlaşılması hizmetine bir helal getirmeden yenileştirme, yani sürekliliğini bozmadan, kökleriyle ve geçmişi ile olan irtibatını kesmeden hal (içinde yaşanılan zaman) ile irtibatlandırma. Çabası sürdürülmesi gereken bir görevdir. Allah’ın dininden taviz vermeden ama aynı zamanda onu daraltmadan Müslümanların problemlerine çözüm bulmak esastır. Ancak bu yaklaşım olmayan problemleri yaratmak, bizimle ilgisi olmayan problemleri problem edinmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Doğrudan ve var olandan hareketle tefekkürde bulunmak, ilahi rehberliği göz ardı etmemek ve bu şartlarda zihinsen üretim yapmak sureti ile mevcuda katkıda bulunmak ulaşılması gereken çözüm yolunun önünü açacaktır.[56]Kelâm ve konular günümüzde önemini her zaman daha şiddetli bir şekilde hissettirmektedir. Ancak kelâmın kendini irdelemesi bir nefis muhasebesi yapması, çağın isteklerine karşısında bir durum muhakemesinde bulunması da o derece bir zaruret olarak karşımızda durmaktadır. Çağımızda baş döndürücü bir surette cereyan eden bilimsel ve teknolojik gelişmeler iletişim vasıtalarının sınır tanımaz aşamaları pek çok değerlerin, inançların, kutsallıkların tekrar gözden geçirilmesine, değerlendirilmesine sebep olmaktadır. Kelâmın dün olduğu gibi bu günde esas konusu Allah ve insandır. Bu iki konuyu bir birine tanıtan ve ilgiyi Kur’an asıl vasıta ise Kur’an’dır, vahiydir. Vahyi anlamada insana bahşedilen büyük araç ise akıldır, ve ona yardımcı olan duyu organlarıdır. Allah’ın varlığı akıl dışı anlamsız bir şey olmayıp tek hakikattir. Kelâmın içende bulunduğu n önemli açmaz yeni problemler ve durumlar karşısında kendin yenileyememesidir. Geçmişin tekrarından öteye gidilememektedir. [57]Kur’an’ın inanç esaslarını şerh, izah yayma, akli ve nakli delillerle anlaşılır hale getirme ve bu bakımdan gerçek anlamda İslâm felsefesi veya Kur’an felsefesi olan kelâm behemehal metot v muhteva yönünden tarihteki tecrübelerinden istifade ederek yeni diriliş sürecine girmelidir. Kelâmın hayatiyet kazanması, diğer İslâmî ilimlerin canlanması, dinin daha iyi anlaşılıp öğretilmesine sebep olacaktır. İslâm kültür v medeniyetinin kurulup gelişmesinin, bütün insanlığa ışık saçmasının temelinde kelâmi münakaşaların olduğu bir gerçektir. Temelinde yine kuranın yer alacağı sağlam bir iman zemini üzerinde İslâm Kültür ve Medeniyetinin Müslümanlara ve dolayısı ile bütün beşeriyete faydalar sağlaması, çağımızın istek ve gereklerine sırt çevirmeyen bir kelâmla mümkün olacaktır.[58]İnsanlar her çağda ve dönemde bir şeylere inana gelmişlerdir. İnanç insanların fıtri bir özelliğidir. İnsanları paradoksal bir çıkmazdan ancak bir inanç kurtarabilir. Ancak insanların aradıkları inançları, inandıkları yada sistemleri her zaman doğruyu yansıtmayabilir. Gerçek dışı olan bazı şeylere insanlar gerçeklik izafe ederek inanç sistemlerini oluşturabilirler. Doğa boşluk kaldırmaz. Eğer insanlar inançlarıyla ilgili aydınlatılmazsa kendileri bu boşluğu bir şekilde dolduracaktır. Bazı dini kavramlar doğru şekilde doldurulmazsa bunların içini kendilerine göre dolduracak ve kendi doğrularından oluşan bir inanç sitemi ortaya koyacaklardır. Yaşadıkları gibi inanmaya başlayacaklar ve yanlışlarına doğrular olarak inanmaya başlayacak. Sonuçta gerçeği ile uzaktan yakından alakası olmayan bir din anlayışı ortay çıkacaktır. Her kişinin kendine özgü bir dini ortaya çıkacaktır. Kelâmın iki ana unsuru inanılan nesne ve inanan obje olmalıdır. Bu ikisi arasındaki ilişkiyi en sağlam biçimde kurmak kelâmın ana gayesini teşkil etmelidir. Buraya kadar üzerinde özellikle durduğumuz dönem yeni ilmi kelam dönemi ve bu dönemin sorunları üzerine üretilen çözüm çabalarıdır. bu günkü İslâm düşüncesi ve kelam ilminin temel sorunları aslında tarihte yaşanan ve kendi dönemleri içinde çözüm çabaları üretilen ancak devamı sağlanamadığı için sekteye uğrayan çözümlerdir. Hem kelamın ilmi hem de İslâm düşüncesinin kendilerine yeniden bir tanım getirmelerinin gerekliliği hem de tıkanan İslâm düşüncesinin tekrardan önünün açılmasının gerekliliği görülmüştür.
[1] M. Sait Özervarlı, Kelâmda Yenilik Arayışları, İstanbul 1998, s. 1
[2] Musa Carullah, Büyük Mevzularda Küçük Fikirler, Kitabiyat, Ankara 2001, trc. Musa Bilgin, s. 72
[3] Bekir Topaloğlu, Kelâma Giriş, Damla Yayınevi, İstanbul 1993, s. 19-35
[4] Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 44-47
[5] Ahmet Saim Kılavuz, “Akâîd”, DİA, II, s. 216
[6] Şerafettin Gölcük Süleyman Toprak, Tekin Kitapevi, Konya 2001, s. 5; Bekir Toplaoğlu, a.g.e., s. 48; Y. Şevki Yavuz, “Kelâm”, DİA, s. 196;
[7] Şerafettin Gölcük Süleyman Toprak, a.g.e., s. 6; Bekir Toplaoğlu, a.g.e., s. 49; Y. Şevki Yavuz, “Kelâm”, DİA, s. 196; Kemal ibn Ebi Şerif, Kitabü’l-Müsamere Ale Şerhi’l-Müsayere li-İbn Hümam, s. 12
[8] Şerafettin Gölcük, Kelâm Tarihi, Konya 2000 s. 217
[9] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 17
[10] Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 37
[11] Umut Kaya, “İzmirli İsmail Hakkı’nın Hayatı Eserlerinin Tanıtımı ve Kelâmî Görüşleri”, 2003 MÜİF Basılmamış lisans Tezi. s. 31
[12] Metin Yurdagür, “Harpûtî”, DİA, XVII, s. 236
[13] Y. Şevki Yavuz, “Kelâm”, s. 197
[14] Metin Yurdagür, “Harpûtî”, s. 236
[15] Şerafettin Gölcük, Kelâm Tarihi, s. 197
[16] Tahsin Görgün, “Îcî”, DİA, XXI, s. 411
[17] Y. Şevki Yavuz, “Kelâm”, s. 197
[18] Fazlur Rahman, İslami Yenilenme Makaleler V, trc. Adil Çiftçi, 2003 Ankara, s. 141
[19] Adil Çiftçi, Fazlur Rahmanla İslam’ı Yeniden Düşünmek, Kitabiyat Ankara 2001, , s. 168
[20] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 174
[21] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 175
[22] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 174
[23] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 177-178
[24] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 179
[25] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 228-229
[26] Adil Çiftçi, a.g.e., s. 120
[27] Fazlur Rahman, İslam ve Çağdaşlık, çvr. AlparslanAçıkgenç M. Hayri Kırbaşoğlu, Ankara okulu Yayıları 2002 Ankara, s. 198
[28] Musa Carullah, Büyük Mevzularda Küçük Fikirler, 2001 Ankara, Kitabiyat, trc. Musa Bilgin, s. 26
[29] Musa Carullah, a.g.e., s. 72
[30] Musa CArullah, a.g.e., s. 45
[31] Musa Carullah, a.g.e., s. 46
[32] Fazlur Rahman, a.g.e., s. 219
[33] Fazlur Rahman, a.g.e., s. 220-221
[34] M. Sait Özervarlı, a.g.e., 18-23
[35]“ Doğrudan Kur’an’dan alıp ilhamı
Asrın idrakine söyletmeyiz Kur’an’ı” derken Mehmet Akif aslında o dönemdeki İslâm mütefekkirlerinin düşünce sistemlerini yansıtıyordu. Doğrudan Kur’an’ı referans alan bir düşünce yapıyla İslâm’ın yeniden ihya edilme çabası o dönemdekilerin ortak amaçlarıydı diyebiliriz. M. Akif daha pek çok şiirinde o günün köhneleşmiş düşünce yapısına karşı çıkmakta ve çıkış yolları aramaktadır.
[36] M. Sait Özervarlı, a.g.e., 48
[37] Şeyh Muhsin Fenni Zahiri, “Yeni İlmi Kelâm Yazılmalı mı Yazılmamalı mı?”, Sebilürreşad dergisi, XXI, sayı 532-533, s. 92-93
[38] İzmirli, “Yeni İlmi Kelâm”, Sebilürreşad, XXI, sayı 528-29, s. 58-59
[39] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 126-127
[40] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 129
[41] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 130-131
[42] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 134
[43] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 138-39
[44] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 141
[45] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 142-143
[46] Kitap Muhammed Münir eş-Şamil tarafından Osmanlıca’ya tercüme edilmiş, orta boy 63 sayfadan müteşekkil eser II. Abdulhamit dönemine basılmış, Afgani’nin materyalistlere karşı onların çıkmazda olduklarını göstermek amacı ile kaleme alınmıştır. Bknz. Abdulkerim Yatğın, “Osmanlıcaya Tercüme Edilmiş Kelâm Kitapları”, 2003 MÜİF Basılmamış Lisans Tezi, s. 36
[47] Anglikan kilisesinin İslâm akâîd ve esasları ile ilgili yönelttikleri “a- Dini İslam nedir? b- Bu din fikir ve hayata neler bahşetmiştir? c- zamanımızın karanlık durumunu nasıl tedavi edebilir? d- dünyayı gerek iyi gerek daha kötü bir surete doğru götüren manevi ve siyasi kuvvelere ne diyor?” şeklindeki dört soruya verilen cevapları muhtevidir. Kitabı Mehmed Akif tercüme etmiştir. 1923 İstanbul basımlı kitap orta boy 290 sayfadır. Bknz. Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 35
[48] Eserde Darwin’in tutarsızlıları ele alınıyor, eser Almanca olarak kaleme alınış oradan Fransızca’ya tercüme edimli Fransızca’dan da Memduh Süleyman tarafından Osmanlıca’ya tercüme edilmiş olup, 1329 İstanbul basımı ve orta boy 128 sayfadır. Bknz. Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 25
[49] Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 26
[50] Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 28
[51] Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s.31-32
[52] Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 37
[53] Eserin orijinal adı “Hilal ve Alem-i İslam”dır. Bknz. Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 37
[54] Abdulkerim Yatğın, a.g.e., s. 38
[55] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 148
[56] M. Sait Özervarlı, a.g.e., s. 151-152
[57] Şerafettin Gölcük, Kelâm Tarihi, s. 382-385
[58] Şerafettin Gölcük, Kelâm Tarihi, s. 390
HIZIR BEY
HIZIR BEY
HAYATI:Eskişehir’e bağlı Sivrihisar kazasında doğdu. Şekaikte Hızır beyin Seferi hisar da Diyar-ı Rum’da doğduğu belirtilmektedir. [1] Doğum tarihi bazı kaynaklarda 810 (1407) olarak verilir babası Sivrihisar kadısı olan Celaleddin Efendi’dir. Annesinin Nasrettin hocanın kızı olduğuna dair bilgiler şüpheli görenlerle beraber[2], onun torunu olduğunu söyleyenler de vardır.[3] İlk öğretimini babasında gördü. Bursa’da Molla Yegan’ın yanında devam etti. Ve hocasının kızı ile evlendi. 837 yılında Seferihisara kadı tayin oldu. İlminde çok arzuluydu hatta onun için Molla Fenarî’den sonra onun gibi Arap ilimlerine muttali birinin gelmediği kabul edilirdi. [4] Hızır bey asıl şöhretini II. Mehmed’le tanıştıktan sonra yakaladı.[5] O devrin Arap alimlerinden biri Türkiye’ye gelir sultanın huzurunda tertip edilen bir toplantıda Türk alimlerine sorular sorar ve uygun cevaplar alamaz bu durum sultanı rahatsız eder zira prestijinin sarsılması söz konusudur. Bu bilginle boy ölçüşebilecek bir alimin derhal bulunmasını iter. Hızır Beyle ilgili fatih “ Hızır bey ihata-i külliye sahibi bir adammış, birde o getirilsin” buyuruyor. Derhal Sivrihisar’a adam gönderilip getiriliyor.[6] O zamanlar 30 yaş civarında olan Hızır bey takdim edilir. Hızır bey Arap alimin tün sorularına tatmin edici cevaplar verir. Sıra Hızır Bey’e geldiğinde o 16 fenni kapsayan sorularını yöneltir ancak tatmin edici cevaplar alamaz.[7] Şekaikte gelen Arap alimlerinin Osmanlı alimlerine batı ilmi hakkında bazı sorular yönelttiği ancak Osmanlı alimlerinin batı ilimlerine muttali olmadığı için bu sorulara cevap vermekten aciz kaldığı belirtiliyor. Sultanın bundan çok üzüldüğü hatta utanç duyduğu ehli ilimden batı ilimlerine muttali birinin bulunmasını istediği ve bu istek üzerine Hızır beyin bulunduğu aktarılıyor. Sultan o dönemde 13 yaşlarında ve Hızır beyinde 38 yaşlarında olması muhtemeldir. [8] Bu durumdan Sultan Mehmet ziyadesi ile memnun olur. Taşköprülü’nün de işi ile “heyecan ve sevincinden yerinden kalkıp oturur”.[9] Bir Osmanlı aliminin bu başarısıyla sevinen padişah, sırtındaki cübbesini çıkararak kendisine giydirmiş ve onu ceddinin yaptırdığı Bursa’daki Çelebi Mehmed Medresesi’ne 50 akçe il müderris tayin etmiştir.[10] Taşköprülü zade bu olayın tarihini 848 olarak vermesi olayın II. Mehmed’in ilk tahta çıktığı döneme cereyan ettiğini belirtmektedir. Hızır bey Bursa’da iken talebeleri Muslihuddin Hocazade[11] ve Hayali Ahmed efendi gibi iki talebesinin de yardımı ile bir çok talebe yetiştirdi. İstanbul kadılığı sırasında İstanbul Üniversitesini kurmuş ve ilmi hayata canlılık getirmiştir.[12]Türklerde Rai ve ekolünün temsilcisi ve devam ettiricisi olmuştur. Tazarruât sahibi Sinan Paşa, Ahmed Paşa, Yakup paşa adlarındaki üç oğlu gerek zekaları gerekse edebi çalışmaları ile devrin önemli şahsiyetleri arasına girmiştir. [13] olmuştur. Hızır bey daha sonra buradan Edirne Üç Şerefeli Cami Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. II. Mehmed’in İstanbul’u fethetmesiyle beraber yeni başşehre kadı olarak atandı. Bu görevde iken genç denebilecek bir yaşta vefat etti. Vefat tarihi 1459 olarak kayıtlara geçmiştir. Mezarı hakkında net bir yer belirtilmemekle beraber Zeyrek ve Vefa arasında bir yerde Voynuk Şüdaeddin mescidi adıyla anılan yerde olduğuna dair rivayetler vardır. [14] İstanbul’daki kadılık görevinin yedinci yılına vefat etmiştir. O İstanbul’un ilk Şeyhulislâm’ıdır.ilmiye Salnamesinin bunun bu şekilde almaması bir eksiklik olarak değerlendirilmiştir.[15] O sadece bir mahkeme reisi değil padişah tarafından atanan bir taht kadısı, merkez kadısıdır.[16] Kadıköy ismini Fatih Sultan Mehmed’in burayı Hızır Bey’e arpalık olarak vermesinden almıştır. Hızır Bey Arap ülkelerine gitmeden Arapça’yı öğrenen Osmanlı alimlerinden aynı zamanda Fahreddin er-Razi’nin kelam ekolünü devam ettirenlerden biriydi. Hızır bey çek iyi şiir yazardı. Çok az eser vermiştir. Bunu idarecilik görevinden ve çok genç yaşta vefat etmesi sebep olarak gösterilebilir. İki kızı ve üç oğlu vardır. (Hacı Kadın, Fahrunnisa)[17]ESERLERİUCÂLETÜ LEYLE EV LEYLETEYN Kaynaklara göre Fatih ,Hızır Beyin kasidesin görüşlerini almak üzere Molla Güranî’ye gönderiri. Gürâni lazım olan “zade” fiilinin kasidede lazım olarak kullanıldığını Fatih’e belirtir. Sulatan da bu durumu Hızır beye sorar. Hızır bey bu itiraza “zade” fiilinin Kur’an’da müteaddi kullandığını gösteren ve aynı zamanda hasetçilik ve iki yüzlülüğe dair iğneleyici ifade taşıyan bir ayetle (Bakara 2/10) karşılık vermiştir. Ucâle’nin ayrı bir kaide mi olduğu yoksa el-Kasidetü’n-Nuniyye’nin ithafnâmesi mi olduğu tartışmalıdır. Eseri müstakil bir eser kabul edenlerin yanı sıra el-Kasidetü’n-Nuniyye ile aynı kafiyeyi taşıdığından hareketle kasidenin bir ithafnamesi olduğunu belirtenlerde vardır.[18] Süheyl Ünver bu kasidenin ayrı bir kaside olmayacağı, müstakil bi eser için çok kısa olduğu ve Kaside-i Nuniyye ile aynı özellikleri taşımasını da göz önüne alarak aynı eserin takdim namesi olabileceğini söyler.[19] Hızır bey kasidenin sonunda eseri bir iki gecede yazdığını kaydetmektedir. Ancak hemen hemen bütün kelam konularını ele alan el-Kasîdetü’n-Nûniyye’nin birkaç gecede yapılması pek mümkün görünmemektedir. Dolayısı ile ayrı bir kaside olma ihtimali daha kuvvetlidir. Diğer taraftan iki eser arasındaki vezin farkında bunu ortaya koyar. TEFSÎR-İ YASÎN-İ ŞERÎFYasin suresinin Türkçe tefsirinden oluşan eserde ayet ve hadis metinleri yazıldıktan sonra gerekli açıklamalar Türkçe olarak yapılmıştır. Eserinde rivayet ve dirayet metotları birleştirmekte, Mevlana’nın Mesnevisi ve benzeri eserlerinden beyitler nakletmektedir. TERCEME-İ KÜLİYYÂT-I HOCA UBEYDULLAHNakşî şeyhlerinden hoca Ubeydullah’ın vaazları ve tasavvufi nasihatlerini ihtiva eden risalelerinin Türkçe tercümeleridir. TERCEME-İ METÂLİ’U’L-ENVÂRKadı Siraceddin el-Urmevî’ye ait mantık kitabının bazı ilavelerle birlikte Farsça’ya yapılan tercümesidir. TUHFE-İ SULTAN MURAD HANFatih Sultan Mehmed Han’ın babası II. Murad’a ithaf edilen Farsça bir risaledir. Eserde Hz.adem’in kendi ömründen 40 seneyi Hz. Davud’a verdiği ve Hz. Peygamberin Medine’de öğle vaktini 4 rekat farzını kıldıktan sonra Zülhuleyf’te ikindinin farzının iki rekat kıldığına dair rivayetlerle ilgili olarak akla gelebilecek sorulara yanıtın yanı sıra Hz. Süleyman’ın Hz. Davud’tan tevarüs ettiğine dair Zemahşeri’nin görüşlerini içermektedir. Hızır Bey’in kaynaklarda üzerinde önemle durulan ve bazılarında bir “Kaside-i Taiyya” olduğu ileri sürülen bir müstezadı da bulunmaktadır. Ayrıca kaynaklarda “Haşiye alâ Şerhi Tecrîdi’l-Akaîd” ve “Şerhu Îsâgûcî fi’l-Mantık” adlı eserlerde ona atfedilmiştir. Türkçe Farsça ve Arapça şiirler yazan Hızır Bey’den önce tarih düşürme daha çok bir lafız terkip veya sadece Ebced zikriyle yapılırken o bunu şiirin son mısraında uygulayarak yeni bir çığır başlatmıştır. İstanbul’un fethiyle ilgili Feth-i İstanbul’a nusret bulmadılar evvelûn / Feth edip Sultan Muhammed kıldı târîh “ahırûn”1-EL-KASÎDETÜ’N-NÛNİYYEHızır beyin eserlerinin içinde en meşhur olanıdır. Cevâhiru’l-Akâîd adıyla da bilinen eser 105 beyitten meydana gelen kaside kelam meselelerini önemlerine göre bir veya birkaç mısrada ele alınmış, “tam basit” vezinde kaleme alınmıştır. [20] Eser Maturîdî ekolü çerçevesinde işlenmiştir. Hızır Bey kasidesinde konu edindiği kelâm meselelerini şekillendirirken Ebu Hanife’nin başta el-Fıkhu’l-Ekber olmak üzere akaide dair risalelerinde ve Nesfî’nin Akâîd’inden istifade ettiği anlaşılmaktadır. Risalede herkesin bilmesi gereken sahih akideler ve bunların dayandığı deliller, özlü ifadelerle Ehl-i Sünnet ekolünün Maturidiyye kolu anlayışı doğrultusunda ortaya konulmuştur. El-Kasidetü’n-Nuniyye özgün bir metin niteliği taşıması, önemli bilgiler içermesi yanında sanatkarane anlatıma sahip olmasıyla da ilgi görmüştür. Kaside üzerine yapılan tercüme ve şerh çalışmalarının çokluğu ona gösterilen itibarı ortay koymakta ve yaygın bir şekilde kabul gördüğünü kanıtlamaktadır.[21] Eser pek çok kişi tarafından şerh ver tercüme edilmiştir. İsmail Müfid Efendi, İmamzade Mehmed Esad Efendi, Davut Karsî[22] Türkçe manzum tercüme, Mustafa Behçet[23], Seyyid Hacı Muhammed Şükrü Ahmed Atâ[24], Hayali Ahmed efendi ve Manastırlı İsmail Hakkı’nın şerhleri zikredilebilir. 1-5 Beyitler hamdele salvele ve kaside yazma sebebinden bahsediyor. 6-30 beyitlerde, ilahiyat, Allah’ın varlığı ve sıfatları31-69 Beyitlerde Allah karşısında insanın durumu, insanın davranışlarında hürlüğünün akli ve ilahi konumu, nübüvvet, mucize, miraç, peygamber melek ilişkileri70-85 semiyyat, ölüm sonrası hayat cennet cehennem86-95 beyitler iman ve İslâmla ilgili bazı meseleler96-105 imametle alakalı konular işlenmiştir. GÖRÜŞLLERİ Alem ve Allah Hızır beyin elimizdeki en önemli eseri olan Kasîde-i Nûniyye aslında onun görüşlerinin bir özetidir. Allah, vücudu zorunlu bir varlıktır. Bütün varlılar ve onların varlığa çıkmaları kadim olan Allah’ın varlığına şahitlik eder. Alemdeki nizam Allah’ın varlığına delildir. Allah’ın mahiyeti insan aklınca bilinemez onun ilmi her şeyi kuşatır. Allah’ın ilminden başka hayat, sem’, basar, irade, kudret, tekvin ve diğer sıfatları vardır. Kur’an ve diğer kitaplar Allah’ın kelamına delildir. Allah ahirette müminler tarafından görülecektir. İnsanHızır bey insanın fiilinin yaratıcısının Allah olduğunu belirtiyor. Ona göre ilahiyat bahsi ile insanın fiilleri konusu çok önemliydi ve ilahiyattan sonra bu meseleyi ele alır. “Yaratan Allah’tır, insan hiçbir şey yaratamaz. İnsanlardan her en çıkar ise ve işlerse onun yaratıcısı Allah’tır. Kulun kazancı kendi isteği ile yaptığı amelidir.kul kendi iradesi ile hayrı ve şerri işler.” NübüvvetAllah hidayete devam eden peygamberle göndermiştir. Onlar davalarını mucizelerle isbat ederler. Halk peygamberlere muhtaçtır. Peygamberler olmasaydı, yaratıklar arasında düşmanlık ve kazanma hırsından dolayı dünya ve ahiret mutluluğu bulamazlardır. Hz. Peygamber peygamberlerin en faziletlisidir. Onun pek çok mucizesi olmakla beraber en önemli mucizesi Kur’an’dır İslam bütün dinleri yürürlükten kaldırmıştır. Peygamberler günah işlemekten uzaktır. Onlar meleklerden üstündür. Velilerin kerametleri vardır. Nebilerden sonra en faziletli insan Hz. Ebu Bekir’dir. Daha sonra sırası ile üç halifedir. AhiretAhirette bedenlerin var yada yok olması eşit olduğunu beyan eder, Allah’ın insanı tekrar yaratacağını söyler. İnsanın beden ve ruhla tekrar diriltileceğini savunur. Cismani haşiri savunan Hızır bey ahiret hallerini (sırat, mizan, cennet cehennem, şefaat vs.) hak ve bizatihi vuku bulacağını savunur. İmanİmanı şüphe etmeksizin tasdikten ibaret olduğunu belirtir. İnsanın ameli ve yaratıcıyı tanıması gerekliliği üzerinde duru.İmametİlk halife Hz. Ebu Bekir olup üzerinde icma vardır. Hz. Ali’nin imametinde ise nass yoktur. Hz. Peygamberin ashabını hayırla anmak gerekir. [25] Burada örnek olması hasebiyle eserin Osmanlıca tercümesinden bir bölümü veriyoruz.
[1] Taşköprizâde, eş-Şakaiku’n-Nu’maniyye, Nşr. Ahmed Subhi Furat, İstanbul 1985, s. 91
[2] M. Sait Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, DİA, XVII , s. 413
[3] M. Sait Yazıcıoğlu, Hızır Bey, Kültür Bakanlığı Yayınları 1987 Ankara, s. 1
[4] Taşköprizâde, age, s. 91
[5] M. Sait Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, DİA, XVII , s. 414
[6] Süheyl Ünver, Hızır Bey Çelebi, 1945 İstanbul, s. 14
[7] M. Sait Yazıcıoğlu, “Hızır Bey ve Kasîde-i Nûniyyesi”, AÜİF Dergisi, 1993, XXVI, s. 550; Rakım Ziyaoğlu, İstanbul’un İlk Belediye Başkanı Hızır Bey, 1992 İstanbul, s. 36-37; M. Sait Yazıcıoğlu, Hızır Bey, s. 2-3
[8] Taşköprizâde, age, s. 92
[9] Şerafettin Gölcük, Kelam Tarihi, 2000 Konya, s. 300
[10] M. Sait Yazıcıoğlu, Hızır Bey, s. 4
[11] Hocazade Hızır Beyin bizzat ekndisinden okumuş olduğu Şerhu’l-Mevakıf’ın Hocazade elyazmalı bir nüshası köprülü kütüphanesi 839 numarad mevcuttur. Bkn. Süheyl Ünver, age, s. 15
[12] Rakım Ziyaoğlu, age, s. 27
[13] M. Sait Yazıcıoğlu, “Hızır Bey ve Kasîde-i Nûniyyesi”, s. 551
[14] M. Sait Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, s. 414; Süheyl Ünver, age, s. 37
[15] Süheyl Ünver, age, s. 35
[16] Rakım Ziyaoğlu, age, s. 24
[17] M. Sait Yazıcıoğlu, Hızır Bey, 34
[18] M. Sait Yazıcıoğlu, “Hızır Bey”, s. 414
[19] Süheyl Ünver, age, s. 33
[20] M. Said Yazıcıoğlu, “el-Ksaidetü’n-Nuniyye”, DİA, XXIV, s. 571
[21] M. Said Yazıcıoğlu, “el-Ksaidetü’n-Nuniyye”, s. 571
[22] Karsinin tercümesi kasideden beş beyit fazladır, bu fazlalık tercümenin başında tercüme ile ilgili bilgi verici beyitler oluşturur. Eser 23 sayfadan müteşekkil olup 1258 İstanbul’da basılmıştır. Bknz. Abdulkerim Yatğın, Osmanlıcaya Tercüme Edilmiş Kelâm Kitapları, MÜİF Basılmamış Lisans Tezi, 2003 İstanbul, s. 10
[23] Kitab-ı Sunuhat-ı Vehbiyye ve Esrar-ı Nuniyye adıyla Osmanlıca şerh edilen eser 65 sayfa olup 1318 Kahire’de basılmıştır. Bkn. Abdulkerim Yatğın, age, s. 10
[24] Tuhfetü’l-Fevaid ala Cavahhiru’l-Akâîd adıyla Osmanlıca yapılan şerh 192 sayfa olup 1328 İstanbul’da basılmıştır. Bknz. Abdulkerim Yatğın, age, s. 10
[25] Şerafettin Gölcük, Kelâm Tarihi, s. 302-305
Hello world!
Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!
-
Yeni
- ALLAH’IN CAMİLERDEKİ KÜÇÜK MİSAFİRLERİ VE DİN GÖREVLİLERİ…
- Cahiliye dönemi din anlayışı
- MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?)
- BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ? YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.
- ÇANAKKALE’DE UYANMAK….
- HAYAT’IN NİRENGİ NOKTLARI(ında DİN)
- MESEL-Ü A’LÂ (Kelam İlmi üzerine bir değerlendirme)’
- Çocuk Eğitiminde Tedricilik…
- AHLAKİ YOZLAŞMA II.
- AHLAKİ YOZLAŞMA I.
- Hz. Hüseyin; Bir Başkaldırı mı, Hilafet Arzusu mu?
- KÛTU’L-KULÛB (EBU TALİB el-MEKKÎ)
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Ekim 2009 (1)
- Mayıs 2009 (1)
- Nisan 2009 (4)
- Mayıs 2008 (5)
- Temmuz 2007 (5)
- Haziran 2007 (27)
- Mayıs 2007 (2)
- Mart 2007 (2)
- Şubat 2007 (4)
-
Kategoriler
- Bahailik
- Bir dünya dini oluşturma projesi
- Bir demet güzellik (Secki yazılar-siirler)
- BİYOGRAFİLER
- Cüneyd Bağdadî
- Düşünceler Düşünce…
- Ebu Talib el-Mekki
- Ehli Sünnet ve Kulların fiileri (ef’âl-i ibâd
- Gönül bahcesinden
- Hariciler
- Harputî
- Hızır Bey
- Kûtu’l-Kulûb
- KELAM KONULARI
- Kelam Problemi olarak “Kadın”
- Literatür-önemli isimleri-eserleri
- Maturidî Literatürü
- Mihrab Dergisi
- Mu’tezile Literatürü
- Mu'tezile
- MZHEPLER TARİHİ
- Selefî Literatürü
- Tahavî
- Uncategorized
- Yahudi Mezhepleri
- Yeni ilmi kelam tanımlası
- Yeni İlm-i Kelam Literatürü
- İbn Tufeyl
- İsiyim
- İslâm Düşüncesinde Yenilik Arayışları
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS

