İSLAM DÜŞÜNCESİ, KELAMI VE MEZHEPLER TARİHİ ÜZERİNE

BİR MEDENİYETİN İHYASI…

ALLAH’IN CAMİLERDEKİ KÜÇÜK MİSAFİRLERİ VE DİN GÖREVLİLERİ…

esenyurt cami yaz kuran kursu öğrencileri

ÇOCUKLARIN CAMİYE ISINDIRILMASINDA DİN GÖREVLİLERİNİN ROLÜ

Çocuklarda din ve ahlak eğitimi her ebeveynin öncelikli görevlerinden biridir. Çocuğun yaşına ve algısına uygun olarak verilen bir din ve ahlak eğitimi, onun manevî gelişimine önemli katkılar sağlayacaktır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) çocukları en güzel şekilde terbiye etmemiz gerektiğini[1] ve çocuklara bırakılacak en güzel mirasın güzel terbiye olduğunu[2] ifade etmektedir.

Çocuklarda dinî duygu ve düşüncenin gelişimi erken yaşlardan itibaren başlamakta,  gençlik döneminde giderek olgunlaşmaktadır. Din algısının oluşumunda, din ile özdeşleştirilen camiler, önemli bir konuma sahiptir. Daha hayatın başında dine ilgi ile bakan çocuğun cami ortamında karşılaştığı genel hava, ondaki din algısının olumlu yönde gelişmesini sağlayabildiği gibi, hayal kırıklığına uğramasına, dine soğuk bakmasına ve hatta ileriki yaşlarda dinden tamamen uzaklaşmasına bile neden olabilmektedir.

Camide din görevlisinin davranışları, cemaatin tavrı, muhatap alınma, selamlaşma, güzel bir söz vb. davranışlar çocuk üzerinde derin etkiler bırakır. Bir birey olarak camiye gelen her çocuk, en az büyükler kadar saygıyı hak etmektedir. Bundan dolayı öncelikle din görevlisi ve cemaat, cami ortamının çocuklar için cezbedici olmasına gayret etmelidirler. Din görevlisi camiye gelen çocuklara güler yüz ve müsamaha göstermeli, onları rencide edecek tavır ve davranışlardan kaçındığı gibi cemaatten buna meyledenlerin de önüne geçmelidir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”[3] şeklinde ifadesini bulduğu üzere,  camiye gelen yavrularımızın dağılıp gitmemeleri için onlara karşı en güzel üslup ile hareket edilmelidir.

Bugün gerek din görevlisine gerekse cami cemaatine camide çocuklara nasıl davranılması hususunda örnek –her konuda olduğu gibi- Hz. Peygamber (s.a.v.) olmalıdır. Zira Muaviye b. Hakem “Ben Allah’ın Resûl’ünden daha güzel eğitim veren bir öğretmen görmedim. Beni ne azarladı, ne dövdü ne de bana hakaret etti[4] diyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde çocukların da mescitlere, bayram ve cuma namazlarına iştirak ettiğine dair pek çok rivayet bulunmaktadır.[5] Abdullah b. Şeddâd’ın bizlere naklettiğine göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) torunları ile mescide gelerek, onlar yanında olduğu halde vakit namazlarından birini kıldırmaya başlar. Namaz esnasında secdelerden biri çok uzayınca ashab, namaz sonrasında secdeyi vahiy geldiğinden veya bir hadise olduğundan dolayı mı uzattığını sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.v.); “Hayır, bunlardan hiç biri olmadı. Fakat oğlum sırtıma bindi. Ben, acele edip hevesi geçmeden (sırtımdan ininceye kadar) sırtımdan indirmek istemedim.” şeklinde cevap verir.[6] Oysa camide çocuk görmeye pek alışık olmayan cemaatimizden zaman zaman aksi durumlar sâdır olabilmektedir. Pedagog Ali Çankırılı’nın bir anısı bunu en güzel şekilde özetliyor. Sayın Çankırılı, namaz kıldığı esnada çocuğunun gelip boynuna sarıldığını gören yaşlı bir aile dostu, çocuğu azarlarcasına babasının boynundan alıp, ona da “Kalk namazını tekrar kıl, böyle namaz olmaz” diye karşılık verir.  Ali Çankırılı, yaşlı amcaya, Hz. Peygamber’in de aynı şekilde torunları omzunda iken namaz kıldırdığını söylediğinde verdiği tepki “Nereden uyduruyorsun, olmaz öyle şey, Peygamber öyle şey yapmaz! şeklinde daha da sert olur.[7]

Hz. Peygamber bir Cuma günü binlerce mü’minin karşısına çıkıp hutbe okurken, çok sevdiği ve daha yaşları küçük olan iki torunu Hasan ve Hüseyin mescide gelirler. Hz. Peygamber’in yanına gelmeye çalışan torunlarından biri düşer. Hemen Hz. Peygamber hutbesine ara verip torununu kaldırmak için onların bulunduğu tarafa doğru yönelir. Sahabîler, yere düşen çocukları kucaklayıp Hz. Peygamber’e verirler. İki torununu da kucağına alan Allah’ın elçisi, tekrar minbere çıkar ve hutbesine kaldığı yerden devam eder. Hutbenin sonuna kadar da onları kucağından indirmez. [8] Bu davranış sahabîler için ve bizler için örnektir.

IMG0074A

Din görevlilerimiz öncelikle kendi çocuklarını da yanlarına alarak, çocukların camiye iştirakine ön ayak olmalı, cemaati de çocuklarını camiye getirmeye teşvik etmelidirler. Camilerin çocuk sesleri ile şenlenmesine vesile olmalı, hatta bunun için seferber olmalıdırlar. Çocuklar minare gölgesinde koşarak, kubbe altında oynayarak o manevi havayı teneffüs etmelidir. Ya çocuk camide gülerse? Varsın gülsün! Ya koşarsa? Varsın koşsun! Ya uykusu gelip uyursa? Varsın uyusun! Çocuğun camide koşması, ağlaması, gülmesi günah mı?

Çocuğun namazında büyükler gibi ciddiyet aranmaz. Çocuk anlamını bilmediği için namazı da bir oyun gibi algılar. Büyükler namaz kılarlarken gelip önlerine yatması, kılarlarken sırtlarına çıkması, türlü şaklabanlıklar yaparak dikkat çekmek istemesi normal karşılanmalıdır. Bazen büyükleri taklit ederek gelip onlarla namaza durabilir, ama canları sıkılınca namazı bırakıp gidebilirler. Namazlarda birbirlerini çekiştirebilir, gülebilir, yüksek sesle konuşabilirler. Bu davranışlar, çocukların namazın mânâ ve ehemmiyetini kavrama durumunda olmadıklarından dolayıdır. Onların çocuk oldukları unutulmadan belli bir dereceye kadar koşup oynamalarına bile izin verilmelidir. Onlar şunu yapma, bunu yapma, dur koşma, ses etme… şeklinde yasaklara değil sevgiye, değere layıktırlar. Cami adabı anlatılacaksa en güzel şekilde incitmeden, tatlı dil güler yüz ile anlatılmalıdır.

Camide çocuklara yasaklar değil, sevgi ve hoşgörü anlatılmalı, güleryüz ve müsamahayla yaklaşılmalıdır. Bu konuda din görevlisine önemli görevler düşmektedir. Zira din görevlisi, özellikle çocuklarda din ile eşdeğer kabul edilmektedir. Onlar için imam ya da müezzin dini temsil eder, hatta dinin müşahhaslaştırılmış halidir. Çocuk onların tepki ve davranışlarını dine hamleder. Çocuğun dünyasında hoşgörü sahibi bir din görevlisi hoşgörülü bir din demektir. Yasaklayıcı, azarlayıcı, soğuk bir din görevlisi de aynı şekilde çocukta sevgiden uzak, kendisini kucaklamayan bir dini tahayyül etmesine neden olabilir.

Camilerimizde din görevlilerinin çocuklarla en fazla hemhal oldukları zaman yaz kurslarıdır. Özellikle bu dönem dinî duygularının oluşmasında en önemli yapı taşlarından birini teşkil etmektedir. Cami ve din görevlisi hakkında gerek toplumda bahsedilen olumsuz örneklerden kaynaklanan gerekse sinema, televizyon, gazete gibi görsel ve yazılı yayınlarda yansıtılan ve gerçeklerle örtüşmeyen din adamı ve cami örnekliği çocukların camiye ve din görevlilerine karşı bir ön yargı oluşturmalarına neden olmaktadır. Yapılan bir araştırma, yaz kursları için camiye gelen çocukların taşıdıkları bu ön yargılarını, yaz kurslarına başladıktan sonra terk ettiklerini ortaya koymaktadır. Özellikle cami görevlilerinin güleryüz ve müsamahasının bunda etkili olduğu ifade edilmektedir.[9] Din görevlisinin çocuklara gösterdiği ilgi, teşvik, güleryüz ve destek onların dinî mekanlara gelme ve dinî düşünce hakkındaki olumlu düşüncelerini anne-babadan daha çok etkilediği gözlemlenmektedir.[10]

Çocukların din ile ilgili ilk bilgi ve tecrübelerinin kaynağında camiler bulunmaktadır. Bugün ülkemizdeki pek çok vatandaşımızın dinî bilgisi çocukluk çağlarında camilerde aldıkları eğitimle sınırlıdır. Bu dönemdeki din algısı da ileriki dönemler için önemli bir yer işgal etmektedir. Ayrıca yapılan araştırmalarda ibadet eğitimi ve öğretimi için en verimli kurumun yaz kuran kursları olduğu görülmektedir.[11]

CIMG4599

Camilerde önemli olan öğretimden ziyade uygulamalı bir eğitimle dinî ve ahlakî duyguların kazandırılması olmalıdır. Öncelikle camiyi, hocayı sevmenin dinî sevmekle eşdeğer olduğunu bilmemiz gerekir. Camiyi ve hocasını seven çocuk dinini de sevecektir. Şunu unutmamak gerekir ki yaşıtları yazlığa, denize giderken onlar dokuz aylık yorucu bir ders maratonunun ardından camilere gelmektedirler. Bugün gezi programları, sosyal etkinlikleri fazla, görsel materyalleri ve teknolojik imkanları çokça kullanan, eğlendirirken öğreten, hoşgörülü ve güleryüzlü görevlilerin olduğu camilerin daha çok tercih edilmesi, çocukların nasıl bir cami ve din görevlisi arzu ettiklerini ortaya koymaktadır.  Yaz kursları için yapılan bir araştırmada kursların hoca merkezli olduğu görülmekte, eğer hoca iyiyse kurs da iyi olarak kabul görmektedir. Camilere iştirakte ve devamda en önemli neden olarak hocalar gösterilmektedir. [12]

Küçük bir öğrencinin “Hocam en güzel kurs bizimki” cümlesine karşılık “Neden?” sorusuna “Çünkü siz bizi hiç dövmüyorsunuz, kızmıyorsunuz, hatta biz çalışmasak bile hep gülerek cevap veriyorsunuz” cevabı, çocukların cami ve din görevlisi hakkındaki algılarını en güzel şekilde özetlemektedir.

Unutmayalım ki, bir söz, bir davranış, bir gülümseme belki de bir kişinin tüm hayatını değiştirebilir. Bir gün genç sayılabilecek bir kişi, her halinden sıkıldığı belli olan bir tavırla yanıma yaklaşarak, “Hocam siz isteyene Kuran öğretiyormuşsunuz” dedi. “Evet vaktiniz olduğu her zaman yardımcı olmaya çalışırım” diye karşılık verdim.  “Ben Kuran öğrenmek istiyorum. Ama hocam, ben zor öğreniyorum. Çok zorlanıyorum, yapabilir miyim?” şeklindeki tereddüdüne, acelemiz olmadığını yavaş yavaş öğrenebileceğimizi söyledim. İlerleyen zamanlarda başından geçen, ilk karşılaşmamızdaki çekingenliğini de tefsir eden ve hayatında önemli bir dönüm noktası olan bir olayı benimle paylaştı. Bu genç ilkokul sıralarında gittiği bir kursta çok sert bir hocasının olduğunu ve herkesin Kuran’a geçtiğini sadece üç arkadaşı ile Kuran’a geçemediklerini, bundan dolayı da kurs hocası tarafından feci şekilde dövüldüğünü ifade etti. Bu olaydan sonra kurstan ayrıldığını, o günden sonra bir daha kursa gitmek şöyle dursun, yirmi yıl camiye bile uğramadığını anlattı. Bir vesile ile tekrar namaz kılmaya başladığını ve Kuran öğrenmek istediğini söylerken kaybedilmiş yirmi yılın hesabı gözlerimin önünden geçiyordu.

Çocukları camiye kazandırmak adına başta anne babalar olmak üzere, din görevlileri ve cemaat olarak herkese büyük görevler düşüyor. Ancak mesuliyetin en büyüğü din görevlileri olarak bizlere kalıyor. Mümkünse namazlardan sonra çocukları onura edici söz ve davranışlarda bulunulmalı, başı okşanmalı, tatlı söz söylenmeli, tebrik edilmeli, hatta imkanlar dahilinde küçük hediyeler verilmelidir. Zira her yıl başta yaz kuran kursları olmak üzere, bayram, teravih ve çeşitli vesilelerle yüz binlerce çocuk Allah’ın evini ziyarete geliyor. Onları Allah adına ağırlamak da biz din görevlilerine nasip oluyor. Allah’ın misafirlerine en güzel mihmandarlığı yapmanın da boynumuzun borcu olduğu kanaatindeyim.

GetAttachment 4


[1] İbn Mâce, “Edeb”, 3.

[2] Tirmizî, “Birr”, 33.

[3] Âl-i İmrân 3/159.

[4] Ahmed b. Hanbel, V, 447-448.

[5] Buhârî, “Iydeyn”, 16.

[6] Nesâî, “İftitâh”, 82.

[7] Ali Çankırılı, Çocuğun Manevi Eğitimi, İstanbul, 2006, s. 15.

[8] Buhârî, “Fiten”, 20.

[9] İrfan Başkurt, Din Eğitimi Açısından Kuran Öğretimi ve Yaz Kursları, s. 172.

[10] Ramazan Buyrukçu, Kuran Kurslarında Din Eğitim ve Öğretiminin Verimliliği Üzerine Bir Araştırma, Isparta, 2001, s. 74.

[11] İsmail Sağlam, Çocuk ve İbadet, İstanbul, 2003, s. 92.

[12] İrfan Başkurt, Din Eğitimi Açısından Kuran Öğretimi ve Yaz Kursları, s. 237.

Ekim 9, 2009 Yazan: kerimyatkin | Çocuk Eğitiminde Tedrîcîlik | | Henüz Yorum Yok

Çocuk Eğitiminde Tedricilik…

Çocuk ve Televizyon

Allah varlıklar içinde insanı eşrefi mahlukat olarak yaratıp onu diğer varlıklar üstün kılmıştır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği Allah’ın bahşettiği akıl nimetidir. Akıl bir manada Allah’ın dağlara, taşlara, yere ve göğe sunduğu bir teklif olarak insan tarafından cahilane bir şekilde kabul edilmiş bir emanettir.. (Ahzab 33/72)

Akıl insan için bir mihenk taşıdır. O insanı, kullandığı zaman eşrefi mahlukat, meleklerden daha üstün bir mevkiye getirirken, -bir manası sa bağlamak olan ve dolayısı ile doğru ile kurulan bağ anlamı taşıyan akıl-“doğru” ile doğru bir bağ kuramazsa bu sefer “esfel-i sêfilin” derecesine, hatta Allah’ın “belhüm edall” dediği aşağıların aşağısında yer edinmesine sebep olur.

İnsan fıtri olarak akıl sayesinde öğrenmeye ve eğitilemeye elverişli -Eski Yunan’da “zoompoliticon”, İslâm felsefesinde “Hayvânun Natıkun” diye tarif edilen- bir mahluktur. İnsan doğumdan sonra öğrenmeye ve eğitilmeye başlamaktadır. Hatta son dönem araştırmaları insanın öğrenimini çok daha öncesine anne karnına kadar götürmektedir. Eğitimi öğrenimi de içine kapsayacak şekilde düşünürsek insanın eğitim aşamaları ile öğrendikleri arasındaki bağ önem arzetmektedir. Bu bağlamda eğitimin en önemli ilkelerden biri tedricilik olarak ortaya çıkmaktadır. Eğitimin ilk başlarında özellikle öğrenen ve öğrenilen (suje-obje) arasındaki bağın kurulmasında öğretici konumundaki ebeveynin rolü büyüktür. Çocuk bu dönemde pasif bir konumdadır. Ve seçme özgürlüğü neredeyse yok gibidir. Adeta kuru bir sünger gibi kendisini sunular her şeyi hafızasına nakşeder. Bu eğitimde çocuğun öncelikli olarak öğrenmesi gereken şeyler olduğu gibi özellikle soyut şeyler gibi daha sonraki dönemlerde öğrenmesi gereken bilgiler vardır. Bu dönemde ölüm, tanrı gibi soyut kavramları çocukların havsalaları almayacaktır. Ya da cinsellik gibi kavramların öğrenilmesi onların sağlıklı kişisel gelişimine engel olacaktır.

Artık günümüzde bu tedriciliği baltalayan önemli etkenler televizyon, bilgisayar, neşriyat gibi iletişim aygıtlarıdır. İletişim araçları eğitimde inisiyatifi ebeveynden almış bulunuyor. Anne-baba çocuğunun eğitimini kontrol edemiyor. Eğitimindeki tedricilik ortadan kalkan çocuk adete mayın tarlası gibi, neyi öğrenip neyi öğrenme sırası gelmediğinin farkına varmadan yerli yersiz bir sürü bilgiyi depoluyor. Bu günlerde en çok duyduğumuz klişelerden biri “Bu zamanın çocukları çok akıllı” sözüdür. Böyle olması ihtimaldir. Ama bir başka gerçek var ki çocukların tedrici eğitimi ortadan kalktığı için, beş yaşında öğrenmesi gerekeni üç yaşında, yada on yaşında öğrenmesi gerekeni beş yaşında, hatta 15-20 yaşlarında öğrenmesi gerekeni yine ilkokula gitmeden maalesef öğreniyor. Maalesef diyorum çünkü, bu bilgi çocuklarda kişisel gelişimi olumsuz yönde etkiliyor. Sadece iletişim araçları da değil sokak ve çevre de aynı etkiyi yaptığı açık. Sokaklar tam bir eğitim ve öğretim çöplüğü. Eğitimin yine önemli unsurlarında olan “model alarak öğrenme” de maalesef sokaklar da bu tedriciliği baltalayan bir unsur.

“Neden” diye soracak olursak. Önce şurası bir gerçek ki artık ipler elimizden kaçmış durumda. Bu konuda en büyük sorumluluk ve sorumsuzluk yine ebeveynde. Düşünün ki üç beş yaşındaki çocuklar anne babaları ile akşam aynı televizyonun başında. Aynı dizileri izliyorlar. Ya da ebeveynin sırf beni rahatsız etmesin diye çizgi filmlerle baş başa bırakılıyorlar. ve çocuk daha beş yaşına gelmeden belki 20 yaşından önce (15 falan demiyorum çünkü bu yaşlar bile henüz daha kişiliğin oturmadığı ve bilginin tedriciliğinin devam etmesi gereken dönem) izlememesi, görmemesi gereken şeyleri görüyor. Çocuğun kişiliği izlediği dizi ve veya çizgi film karakterleri ile oluşuyor. Alt yaş grupları için öncelikle bunlar tedriciliği yok ederken biraz daha yukarısı (8-18) için ise bilgisayar aynı erezyonu ortaya çıkarıyor. Bilgisayar cahili ebeveynler bilgisayar ile genci baş başa bırakarak onlara yapacakları en büyük kötülüğü yapıyor. Geçenler de bir uzman bilgisayarların kesinlikle genç odalarında olmaması gerektiğini ifade ediyordu. Ortak kullanım alanlarında bulunması hiç olmazsa kontrol edilmesini kolaylaştırır.

Bir arkadaşımın (Allah bağışlasın) 5 yaşında süper zeki bir çocuğu var. Bu yaşta bir İngilizce öğretmeninden daha iyi İngilizce konuşabiliyor. Ve İngilizce öğretmeni “three” ile “tree” arasındaki telaffuz farkını ayırt edemediği için onunla istihza edebilen bir veled. Konuşmasını görseniz büyümüşte küçülmüş cinsinden, yaşının 2 yaş büyük söylettiriyor. Babasının yaşının küçük söyleyip kızlara rezil olmaması için. Bir gün berbere gidiyorlar. Berbere diyor ki “Saçımı öyle bir kes ki kızlar peşimden koşsun”… Olay budur. Bu ufaklığın yanlış eğitildiği için değil muhakkak ancak bu tür şeyleri pek çok çocuk televizyondan öğreniyor.

Evet önemli bir soru(n): “Çocuklarımızı nasıl eğiteceğiz? Çocuğumuzu bu harici etkilerden nasıl koruyacağız” İpleri elde tutmak çok zor. Ve bir kez kaçtığında da tekrar elde etmek daha da zor. Çocuklarımız televizyonun, bilgisayarın, neşriyatın ellerine bırakılamayacak kadar değerli…

Selametle…

Yazan: Kerim Yatkın

Mayıs 27, 2008 Yazan: kerimyatkin | Çocuk Eğitiminde Tedrîcîlik | | Henüz Yorum Yok