İSLAM DÜŞÜNCESİ, KELAMI VE MEZHEPLER TARİHİ ÜZERİNE

BİR MEDENİYETİN İHYASI…

ALLAH’IN CAMİLERDEKİ KÜÇÜK MİSAFİRLERİ VE DİN GÖREVLİLERİ…

esenyurt cami yaz kuran kursu öğrencileri

ÇOCUKLARIN CAMİYE ISINDIRILMASINDA DİN GÖREVLİLERİNİN ROLÜ

Çocuklarda din ve ahlak eğitimi her ebeveynin öncelikli görevlerinden biridir. Çocuğun yaşına ve algısına uygun olarak verilen bir din ve ahlak eğitimi, onun manevî gelişimine önemli katkılar sağlayacaktır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) çocukları en güzel şekilde terbiye etmemiz gerektiğini[1] ve çocuklara bırakılacak en güzel mirasın güzel terbiye olduğunu[2] ifade etmektedir.

Çocuklarda dinî duygu ve düşüncenin gelişimi erken yaşlardan itibaren başlamakta,  gençlik döneminde giderek olgunlaşmaktadır. Din algısının oluşumunda, din ile özdeşleştirilen camiler, önemli bir konuma sahiptir. Daha hayatın başında dine ilgi ile bakan çocuğun cami ortamında karşılaştığı genel hava, ondaki din algısının olumlu yönde gelişmesini sağlayabildiği gibi, hayal kırıklığına uğramasına, dine soğuk bakmasına ve hatta ileriki yaşlarda dinden tamamen uzaklaşmasına bile neden olabilmektedir.

Camide din görevlisinin davranışları, cemaatin tavrı, muhatap alınma, selamlaşma, güzel bir söz vb. davranışlar çocuk üzerinde derin etkiler bırakır. Bir birey olarak camiye gelen her çocuk, en az büyükler kadar saygıyı hak etmektedir. Bundan dolayı öncelikle din görevlisi ve cemaat, cami ortamının çocuklar için cezbedici olmasına gayret etmelidirler. Din görevlisi camiye gelen çocuklara güler yüz ve müsamaha göstermeli, onları rencide edecek tavır ve davranışlardan kaçındığı gibi cemaatten buna meyledenlerin de önüne geçmelidir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi.”[3] şeklinde ifadesini bulduğu üzere,  camiye gelen yavrularımızın dağılıp gitmemeleri için onlara karşı en güzel üslup ile hareket edilmelidir.

Bugün gerek din görevlisine gerekse cami cemaatine camide çocuklara nasıl davranılması hususunda örnek –her konuda olduğu gibi- Hz. Peygamber (s.a.v.) olmalıdır. Zira Muaviye b. Hakem “Ben Allah’ın Resûl’ünden daha güzel eğitim veren bir öğretmen görmedim. Beni ne azarladı, ne dövdü ne de bana hakaret etti[4] diyor.

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde çocukların da mescitlere, bayram ve cuma namazlarına iştirak ettiğine dair pek çok rivayet bulunmaktadır.[5] Abdullah b. Şeddâd’ın bizlere naklettiğine göre bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) torunları ile mescide gelerek, onlar yanında olduğu halde vakit namazlarından birini kıldırmaya başlar. Namaz esnasında secdelerden biri çok uzayınca ashab, namaz sonrasında secdeyi vahiy geldiğinden veya bir hadise olduğundan dolayı mı uzattığını sorduğunda Hz. Peygamber (s.a.v.); “Hayır, bunlardan hiç biri olmadı. Fakat oğlum sırtıma bindi. Ben, acele edip hevesi geçmeden (sırtımdan ininceye kadar) sırtımdan indirmek istemedim.” şeklinde cevap verir.[6] Oysa camide çocuk görmeye pek alışık olmayan cemaatimizden zaman zaman aksi durumlar sâdır olabilmektedir. Pedagog Ali Çankırılı’nın bir anısı bunu en güzel şekilde özetliyor. Sayın Çankırılı, namaz kıldığı esnada çocuğunun gelip boynuna sarıldığını gören yaşlı bir aile dostu, çocuğu azarlarcasına babasının boynundan alıp, ona da “Kalk namazını tekrar kıl, böyle namaz olmaz” diye karşılık verir.  Ali Çankırılı, yaşlı amcaya, Hz. Peygamber’in de aynı şekilde torunları omzunda iken namaz kıldırdığını söylediğinde verdiği tepki “Nereden uyduruyorsun, olmaz öyle şey, Peygamber öyle şey yapmaz! şeklinde daha da sert olur.[7]

Hz. Peygamber bir Cuma günü binlerce mü’minin karşısına çıkıp hutbe okurken, çok sevdiği ve daha yaşları küçük olan iki torunu Hasan ve Hüseyin mescide gelirler. Hz. Peygamber’in yanına gelmeye çalışan torunlarından biri düşer. Hemen Hz. Peygamber hutbesine ara verip torununu kaldırmak için onların bulunduğu tarafa doğru yönelir. Sahabîler, yere düşen çocukları kucaklayıp Hz. Peygamber’e verirler. İki torununu da kucağına alan Allah’ın elçisi, tekrar minbere çıkar ve hutbesine kaldığı yerden devam eder. Hutbenin sonuna kadar da onları kucağından indirmez. [8] Bu davranış sahabîler için ve bizler için örnektir.

IMG0074A

Din görevlilerimiz öncelikle kendi çocuklarını da yanlarına alarak, çocukların camiye iştirakine ön ayak olmalı, cemaati de çocuklarını camiye getirmeye teşvik etmelidirler. Camilerin çocuk sesleri ile şenlenmesine vesile olmalı, hatta bunun için seferber olmalıdırlar. Çocuklar minare gölgesinde koşarak, kubbe altında oynayarak o manevi havayı teneffüs etmelidir. Ya çocuk camide gülerse? Varsın gülsün! Ya koşarsa? Varsın koşsun! Ya uykusu gelip uyursa? Varsın uyusun! Çocuğun camide koşması, ağlaması, gülmesi günah mı?

Çocuğun namazında büyükler gibi ciddiyet aranmaz. Çocuk anlamını bilmediği için namazı da bir oyun gibi algılar. Büyükler namaz kılarlarken gelip önlerine yatması, kılarlarken sırtlarına çıkması, türlü şaklabanlıklar yaparak dikkat çekmek istemesi normal karşılanmalıdır. Bazen büyükleri taklit ederek gelip onlarla namaza durabilir, ama canları sıkılınca namazı bırakıp gidebilirler. Namazlarda birbirlerini çekiştirebilir, gülebilir, yüksek sesle konuşabilirler. Bu davranışlar, çocukların namazın mânâ ve ehemmiyetini kavrama durumunda olmadıklarından dolayıdır. Onların çocuk oldukları unutulmadan belli bir dereceye kadar koşup oynamalarına bile izin verilmelidir. Onlar şunu yapma, bunu yapma, dur koşma, ses etme… şeklinde yasaklara değil sevgiye, değere layıktırlar. Cami adabı anlatılacaksa en güzel şekilde incitmeden, tatlı dil güler yüz ile anlatılmalıdır.

Camide çocuklara yasaklar değil, sevgi ve hoşgörü anlatılmalı, güleryüz ve müsamahayla yaklaşılmalıdır. Bu konuda din görevlisine önemli görevler düşmektedir. Zira din görevlisi, özellikle çocuklarda din ile eşdeğer kabul edilmektedir. Onlar için imam ya da müezzin dini temsil eder, hatta dinin müşahhaslaştırılmış halidir. Çocuk onların tepki ve davranışlarını dine hamleder. Çocuğun dünyasında hoşgörü sahibi bir din görevlisi hoşgörülü bir din demektir. Yasaklayıcı, azarlayıcı, soğuk bir din görevlisi de aynı şekilde çocukta sevgiden uzak, kendisini kucaklamayan bir dini tahayyül etmesine neden olabilir.

Camilerimizde din görevlilerinin çocuklarla en fazla hemhal oldukları zaman yaz kurslarıdır. Özellikle bu dönem dinî duygularının oluşmasında en önemli yapı taşlarından birini teşkil etmektedir. Cami ve din görevlisi hakkında gerek toplumda bahsedilen olumsuz örneklerden kaynaklanan gerekse sinema, televizyon, gazete gibi görsel ve yazılı yayınlarda yansıtılan ve gerçeklerle örtüşmeyen din adamı ve cami örnekliği çocukların camiye ve din görevlilerine karşı bir ön yargı oluşturmalarına neden olmaktadır. Yapılan bir araştırma, yaz kursları için camiye gelen çocukların taşıdıkları bu ön yargılarını, yaz kurslarına başladıktan sonra terk ettiklerini ortaya koymaktadır. Özellikle cami görevlilerinin güleryüz ve müsamahasının bunda etkili olduğu ifade edilmektedir.[9] Din görevlisinin çocuklara gösterdiği ilgi, teşvik, güleryüz ve destek onların dinî mekanlara gelme ve dinî düşünce hakkındaki olumlu düşüncelerini anne-babadan daha çok etkilediği gözlemlenmektedir.[10]

Çocukların din ile ilgili ilk bilgi ve tecrübelerinin kaynağında camiler bulunmaktadır. Bugün ülkemizdeki pek çok vatandaşımızın dinî bilgisi çocukluk çağlarında camilerde aldıkları eğitimle sınırlıdır. Bu dönemdeki din algısı da ileriki dönemler için önemli bir yer işgal etmektedir. Ayrıca yapılan araştırmalarda ibadet eğitimi ve öğretimi için en verimli kurumun yaz kuran kursları olduğu görülmektedir.[11]

CIMG4599

Camilerde önemli olan öğretimden ziyade uygulamalı bir eğitimle dinî ve ahlakî duyguların kazandırılması olmalıdır. Öncelikle camiyi, hocayı sevmenin dinî sevmekle eşdeğer olduğunu bilmemiz gerekir. Camiyi ve hocasını seven çocuk dinini de sevecektir. Şunu unutmamak gerekir ki yaşıtları yazlığa, denize giderken onlar dokuz aylık yorucu bir ders maratonunun ardından camilere gelmektedirler. Bugün gezi programları, sosyal etkinlikleri fazla, görsel materyalleri ve teknolojik imkanları çokça kullanan, eğlendirirken öğreten, hoşgörülü ve güleryüzlü görevlilerin olduğu camilerin daha çok tercih edilmesi, çocukların nasıl bir cami ve din görevlisi arzu ettiklerini ortaya koymaktadır.  Yaz kursları için yapılan bir araştırmada kursların hoca merkezli olduğu görülmekte, eğer hoca iyiyse kurs da iyi olarak kabul görmektedir. Camilere iştirakte ve devamda en önemli neden olarak hocalar gösterilmektedir. [12]

Küçük bir öğrencinin “Hocam en güzel kurs bizimki” cümlesine karşılık “Neden?” sorusuna “Çünkü siz bizi hiç dövmüyorsunuz, kızmıyorsunuz, hatta biz çalışmasak bile hep gülerek cevap veriyorsunuz” cevabı, çocukların cami ve din görevlisi hakkındaki algılarını en güzel şekilde özetlemektedir.

Unutmayalım ki, bir söz, bir davranış, bir gülümseme belki de bir kişinin tüm hayatını değiştirebilir. Bir gün genç sayılabilecek bir kişi, her halinden sıkıldığı belli olan bir tavırla yanıma yaklaşarak, “Hocam siz isteyene Kuran öğretiyormuşsunuz” dedi. “Evet vaktiniz olduğu her zaman yardımcı olmaya çalışırım” diye karşılık verdim.  “Ben Kuran öğrenmek istiyorum. Ama hocam, ben zor öğreniyorum. Çok zorlanıyorum, yapabilir miyim?” şeklindeki tereddüdüne, acelemiz olmadığını yavaş yavaş öğrenebileceğimizi söyledim. İlerleyen zamanlarda başından geçen, ilk karşılaşmamızdaki çekingenliğini de tefsir eden ve hayatında önemli bir dönüm noktası olan bir olayı benimle paylaştı. Bu genç ilkokul sıralarında gittiği bir kursta çok sert bir hocasının olduğunu ve herkesin Kuran’a geçtiğini sadece üç arkadaşı ile Kuran’a geçemediklerini, bundan dolayı da kurs hocası tarafından feci şekilde dövüldüğünü ifade etti. Bu olaydan sonra kurstan ayrıldığını, o günden sonra bir daha kursa gitmek şöyle dursun, yirmi yıl camiye bile uğramadığını anlattı. Bir vesile ile tekrar namaz kılmaya başladığını ve Kuran öğrenmek istediğini söylerken kaybedilmiş yirmi yılın hesabı gözlerimin önünden geçiyordu.

Çocukları camiye kazandırmak adına başta anne babalar olmak üzere, din görevlileri ve cemaat olarak herkese büyük görevler düşüyor. Ancak mesuliyetin en büyüğü din görevlileri olarak bizlere kalıyor. Mümkünse namazlardan sonra çocukları onura edici söz ve davranışlarda bulunulmalı, başı okşanmalı, tatlı söz söylenmeli, tebrik edilmeli, hatta imkanlar dahilinde küçük hediyeler verilmelidir. Zira her yıl başta yaz kuran kursları olmak üzere, bayram, teravih ve çeşitli vesilelerle yüz binlerce çocuk Allah’ın evini ziyarete geliyor. Onları Allah adına ağırlamak da biz din görevlilerine nasip oluyor. Allah’ın misafirlerine en güzel mihmandarlığı yapmanın da boynumuzun borcu olduğu kanaatindeyim.

GetAttachment 4


[1] İbn Mâce, “Edeb”, 3.

[2] Tirmizî, “Birr”, 33.

[3] Âl-i İmrân 3/159.

[4] Ahmed b. Hanbel, V, 447-448.

[5] Buhârî, “Iydeyn”, 16.

[6] Nesâî, “İftitâh”, 82.

[7] Ali Çankırılı, Çocuğun Manevi Eğitimi, İstanbul, 2006, s. 15.

[8] Buhârî, “Fiten”, 20.

[9] İrfan Başkurt, Din Eğitimi Açısından Kuran Öğretimi ve Yaz Kursları, s. 172.

[10] Ramazan Buyrukçu, Kuran Kurslarında Din Eğitim ve Öğretiminin Verimliliği Üzerine Bir Araştırma, Isparta, 2001, s. 74.

[11] İsmail Sağlam, Çocuk ve İbadet, İstanbul, 2003, s. 92.

[12] İrfan Başkurt, Din Eğitimi Açısından Kuran Öğretimi ve Yaz Kursları, s. 237.

Ekim 9, 2009 Yazan: kerimyatkin | Çocuk Eğitiminde Tedrîcîlik | | Henüz Yorum Yok

BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ? YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.

its_a_jeep_thing_by_chipmunchie1

BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ?

YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.

Son dönemin meşhur tartışması: “Başörtülü bayanlar cip’e binebilirler mi?”. Bu konuda ilk söz söyleyen Sosyolog Ümit Meriç olmuştur. Son dönemde dillere pelesenk olan bir cümle olmakla beraber aynı nesne üzerine söyleyen özneler farklı olunca ortaya muhtelif anlamlar çıkıyor. Bu cümleyi okurken söylenin nerde durduğu, cümledeki maksudu da ortaya koyuyor.

Hadis kitapları hep niyet hadisi ile başlar. Aslında her şeyde aynı durum söz konusu olduğu aşikar. Düşünün ki; Aynı dudak evladını öperken şefkat, Annesini öperken hürmet, eşini öperken şehvet olabilmektedir. Ümit Meriç konu ile ilgili ilk kez bunu ifade ettiğinde hepimiz ne kadar da haklı dedik. Halen Ümit Hanım’ın yerden göğe kadar haklı olduğu kanaatindeyim. Ümit hanımın maksudu neydi o zaman… Ümit hanım demek istiyordu ki; bunca aç sefil Müslüman varken, ülkemizde ve dünyamızda insanlar üç kuruşa muhtaç iken, bırakın 100-1000 $’ı günde çeyrek dolar bulamadığı için açlıktan ölen insanlar varken vicdan sahibi bir Müslüman sırf hava olsun, egosunun tatmin etsin diye pahalı ciplere binemez, binmemeli… Bu düşüncenin altına imza atmamak mümkün değil.

Son dönemde Anadolu sermayesinin de artık ekonomide söz sahibi olmasından sonra -daha doğru ifade ile şartlar eşitlenince- muhafazakar iş adamları da devletten, belediyelerden iş alır oldular. Artık kaymak tabaka haricinde de para kazanan bir zümre doğdu. Bu zümre para kazandılar ama peki bunun gerekliliklerini yerine getirdiler mi? Yani daha açık ifade ile “Sonradan görme” durumuna düşmekten kurtulabildiler mi? Eğer bir kişi cipe biniyor ama evinde Çin malı bir ayet levha asılı ise bunun tam adı sonradan görmedir. Gelen Paranın yanında estetik, zerafet, davranış, evindeki mobilyadan tutun da bindiği araca kadar bir tutum geliştiremiyorsa, duvarında İslâm sanatları adına bir ebru, hat bulunuyorsa bu kişi sadece cebini doldurmuş demektir. İşte bu tip zümreden de dışa açılışın en önemli göstergesi olarak ciplere binenlerin türediği muhakkak. İşte bir sosyolog olarak Ümit Meriç buna işaret ediyor ve Müslüman elitlerin para kazanırken vicdanlarını harcadıklarını ve kendi elitlerini oluştururken etraflarına kalın duvarlar ördüğünü ifade ediyordu. Buradaki cip sadece meramı anlatmakta bir araçtır. Cipin yerine paranın getirip vicdanı söndüren her şeyi koyabilirsiniz. Yoksa taksiye binip de boğazdan yalı alanlar bunu haricinde değil. Bununla ilgili başlı başına bir makale yazılabilir.

İkinci olarak son seçimlerden önce Mehmet Bekaroğlu’nun ifade ettiği başörtülülerin cipe binmemesi gerektiği, kendi çocuklarına da bindirmeyeceği-bindirmediğini yönündeki ifadelerine gelince; buradan Bekaroğlu’nun amacının siyaset olduğunu belirtmeye gerek bile yok sanırım. Bekâroğlu demek istiyor ki; Kardeşim bu AK parti zihniyeti ülkede yeni bir nesil türetti, bunlar burjuva olma yolunda gidiyor, bunlar yolsuzluk, dalavereyle para sahibi oldular sonra da gösteriş olsun diye cip alıp biniyor. Aslında tüm bunlar. Bak bunlara oy verirseniz bunlar halka değil kendi ceplerine çalışıyor. Vatanı da bir bir satıyorlar. Bir nevi aslında kedi ciğer olayı da desek yeridir. Zamanında fırsatı iyi kullanamamış olmanın verdiği bir ızdrab. Bir manda başörtülü cip kullananları Ak partili olarak itham ederken diğer taraftan bunun haksız elde dilmiş mal olduğu ima ediyor. Diğer taraftan türübüne oynayarak olayı speküle ediyor. Zira bu olayı doğan medyanın dillere pelesenk etmesinden ne anlamda söylendiği az çok belli oluyor. Elbette Saadette başta başkan olmak üzere çok değerli insanlar vicdani körelmeden rahatsız oldukları bir gerçek. Bu konuda ne kadar çok emek harcadıkları yadsınamaz. Bunu eğer başka biri söylemiş olsa idi bu anlamların çıkmayacağını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak Bekaroğlu’nun bu çıkışları İstanbul’u zaten alamayacak olduğunun bile bile olayı speküle etmesiydi. Dolayısı ile önce kendi kapını önünden başlamak gerek. Zira partinin bazı ileri gelenlerinin çocuklarının lüks arabalarla yaptığı kazalar hala hafızalarda. Buradaki söylemin de secim propagandasına kurban gittiğini söyleyebiliriz.

Son olarak bazı medya kuruluşlarında aynı cümle tartışılır oldu. Tabi burada kimse vicdan, yardım, duyarlılık vs. gibi endişelerle bu tartışmaların yapıldığını zannetmesin. Bu kimsenin zerre kadar umurunda bile değil. Onların da güya başörtülüler böyle yapmayın, ona bineceğinize insanlara yardım edin, bu din hassasiyetinizle daha uygun derken gerçek maksud tek cümle ile “Kardeşim siz cipe layık değilsiniz, durun durduğunuz yerde, o bizim aracımız, dağdan geldiniz cipe biniyorsunuz, araba binecekseniz Anadol, reno 12, şahin, kartal neyinize yetmiyor” olarak karşımıza çıkıyor. Tüm imtiyazlarını kaybeden kaymak tabaka artık bir zamanlar iğreti ile baktıkları insanların kendileri ile aynı mekanları aynı imkanları paylaşmasından hazzedemiyor. Bunun en bariz dışavurumu Fazıl Say’ın söyledikleridir. Beş yıldızlı otellerde, uçaklarda first klass koltuklarda, önemli etkinliklerde, en önemlisi de devlet ricalinde uluslar arası organizeler ve görüşmelerde ve jeep’ini kullanırken yanına yanaşan cipte gördüğü başörtülüye hazmedemiyorlar. Bunu dışa vurumu da sanki öğüt verir, iyilik eder gibi “kardeş siz binmeyin, din bunu emrediyor, siz kazandığınızı hayır kurumlarında harcayın” şeklinde dillere dökülüyor.

Bence şehirde kimse jeep’e binmemeli. Şehirde jeep bir kovalaklıktan öte hiçbir anlam ifade etmiyor. Jeep asıl itibari ile bir arazi arabasıdır. Londra belediye başkanı jeep binenlerden iki kat fazla vergi alınması gerektiğini söylüyordu, tamamen katılıyorum. Ancak burada kastettiğim küçük taksi ayarındakiler değil büyük, arazi tip jeeplerdir. Adam çift kabin toyota, ısızu vs. ile İstanbul’un göbeğinde dolaşıyor. Daha ötesi yok maalesef.

Müslümanlar da dinî hassasiyetleriyle sadece araç için değil her türlü harcamada hassasiyetlerini muhafaza etmelidirler. Para ile beraber estetik zevklerinde gelişmesi önemlidir. Ancak bunun ne siyasete malzeme yapılması doğrudur nede hariçten gazel okunması. Kendisi jeepe binip de siz binmeyin demek çekememezlikten başka bir şey değildir. Bunu biz tartışmalıyız… bu mahalle.. Ümit Meriç’in dediklerini de dikkate alarak…

Selametle..

Nisan 27, 2009 Yazan: kerimyatkin | Jeep-başörtülü kadınlar | | Henüz Yorum Yok

ÇANAKKALE’DE UYANMAK….

showletter25bw

ÇANAKKALE’DE UYANMAK

Geçen gün (18 Mart 2009) rahat yatağıma girip yorganımı başıma çekmiş uykuya tam dalmıştım aniden büyük bir gürültü ile uyandım. Daha ne olduğunu anlayamamıştım ki biri sırtımdan öyle bir vurdu ve yere yapışıp kaldım. “Ne yapıyorsun sen? Şaşkın şaşkın ne bakıyorsun canına mı susadın kafanı eysene” diye birinin bağırdığını işittim. Her taraftan top ve tüfek sesleri geliyordu. Ben şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken Yahya çavuş dedikleri biri “Evladım sen acemisin galiba, gel yanıma yakın dur, Dikkatli ol, ben ne dersem onu yap” diyerek benim şaşkınlığımı gidermeye çalıştı. Ne oluyordu? Neredeydim… Biri bağırıyordu “Çavuşum düşman Aytepe’ye doğru harekete geçmiş kumandan savunma hattı oluşturmamızı istiyor” Yüzlerce asker taarruza geçmiş, denizden tüm ihtişamı ile Elizabeth Quin adeta ateş kusarak birliklerine yardım ederken beş on asker hiç tereddüt etmeden savunma için yerlerini alıyordu. Burada insan canının bir kurşun kadar değeri vardı. Artık ölüm korkusu diye bir şeyden söz edilmez olmuştu. Herkes biliyordu ki buradan sağ dönmek imkanı yok denecek kadar azdı. Ha bu gün ha yarın kaçınılmaz gerçek. Herkes birkaç gün daha hayatta kalabilmenin endişesi içinde idi. Bu ölüm korkusundan değil vatanı biraz daha fazla savunma iştiyakından geliyordu.

Burası Çanakkale. Nice kefensiz vatan evladının yattığı yer. Neslin özgürce yaşayabilmesi için bir neslin kendini kurban ettiği yer. Metrekareye altı bin merminin düştüğü yer. Çelik zırhlılara yüreklerdeki imanla karşı konulan yer. Burası yüreklerde buram buram ana-baba sevgili hasreti yanan nice yiğidin hasretleri ile kıvrılıp kaldığı yer. Burası bir milletin kaderini yeniden yazdığı yer. Burada yorulmak nedir? Uyumak nedir? Bir tas çorba nedir bilmeden aylarca zamanın geçmek zorunda olduğu yer. Burada toprağın döşek, taşın yastık ince bir kaputun karda kışta yorgan yapıldığı yer. Burası her köşesinde bir destanın yazıldığı her köşesinde bir hüznün yaşandığı yer. Burası 276 kiloluk demir yığınının bismillah denip kaldırıldığı yer. Burası “Yetiş ya Muhammed Kuran elden gidiyor” diyerek yalın kılıç düşmana taarruz eden binbaşı Halit’in yattığı yer. Burası sevdiğine yazdığı mektubu yollayamadan can veren Hasan Şakir’in vatanı beklediği yer. Burası dedemin gidip de bir daha dönmediği her birimizin ecdadından birinin yerimize canını feda ettiği, her birimizin canından bir can olan yer.

Vatan kurban istemişti, Anneler de evlatlarına kınalar yakarak uğurladı. Gül yüzlü gonca misali sevgililer sevdiğini “senden de bu beklenir, daha ne duruyorsun” diyerek bir daha dönmemek üzere gönderdi.

Az ilerde Oğuz amca tüfeğine yaslanmış düşünüyordu. Kendinden yana kaygısı yoktu. Lakin kendini cephede iken iki oğlu Sarıkmış’ta bir çılgınlığın mı, talihsizliğin mi neyin kurbanı olduklarını bilmeden hakka yürümüştü. Hanımı ve küçük kızı Nadiye köyde yalnızdı. Daha on altısındaki Mustafa’nın da Çanakkale’ye gönderildiğini öğrenmiş ancak henüz oğluna ulaşamamıştı. Kim bilir hala yaşıyor mu? Bir daha onu görebilecek miydi. Siperlerin 15 metre gerisine düşen mermiyle yorgunluktan ayakta zor duran adam bir anda aslan olup tüfeğini kaptığı gibi fırladı.

Murat dedikleri bir asker dikkatimi çekti. durmadan zıplayarak siperden dışarı fırlıyor sonra geri dönüyordu. Tam sağnak gibi merminin arasında “Ne yapıyorsun” diyecektim ki; benim yerime bir kumandan soruyu ağzımdan aldı. “komutanım el bombası atıyorum” cevabıyla tatmin olmayan kumandanına açıklama gereği hissetmişti. “komutanım, eğer siperden atarsam tam isabet ettiremiyorum. Vatan malı bunlar zâyî olmasın, her attığım isabet ettireyim diye siperden çıkıp hedefi görerek atmaya çalışıyorum” dedi. Komutan çok duygulandı. Sonradan öğrendim ki komutan üstlerine yazı yazarak bu vatan evladının taltif edilmesin istemiş. Daha sonra merkezden murat’ın ödülünü alması için karagaha gelmesi istendiğinde o çoktan rabbine yürümüştü. Komutanın dudaklarından belli belirsin “Demek onu Allah bizden önce taltif etti” cümlesi döküldü.

Nusret mayın gemisi ile karanlık koya gittik. Ben onlara yardım etmek istedikçe onlar bana “sen acemisin kendini koru yeter” diyordu. Sonra sisli bir gecede düşman botlarının arasından geçerek yüzde bir ihtimali başardık. Ben “acaba sağ salim geri dönebilecek miyiz?” arkamdan Hasan kısık bir sesle bana “Geri dönmemiz önemli değil görevi yerine getirmek önemli” diyerek candan daha değerli şeyler olduğunu anımsattı.

Bir ara sargı yerlerine uğramıştım ki isimin Bekir olduğunu öğrendiğim biri kesik bacağı ile kalkmış, tüm engellemelere rağmen “görev emri geldi” diyerek dolaşmaya başladı. Sonda takati kesildi gözleri son kez fani dünyaya açılmışken dudaklarından iyi kelime döküldü. “görevi yerine getiremedim”. Görev neydi diye soramadım. Ama içimden siz vazifenizi fazlası ile yaptınız demek geçti.

Hava soğuk, kar ve tipinin ilikleri titrettiği zamanların birinde ön cepheleri takviye için gönderildiğimiz yerde arka cephelerden bir yanık ses yükseliyordu “yükseğinde nemli nemli dağlar var / eteğinde ala gözlü yarim var/ yardan ayırana intizarım var/ yol ver dağlar ben sılaya gideyim…. Bu gün çay bulandı yarın durulmaz/gurbette ölenin gözü yumulmaz/ anadan ayrılır yardan ayrılmaz/yol ve dağlar ver sılaya gideyim… ve bir baba aylardır aynı cephede savaşıp da göremediği oğlunun sesini duyduğu için rabbine şükrediyor bir yandan da kaynayan yüreğinden gözlerine ulaşan figanlar göz yalı olarak yanağından süzülüyordu.

Artık son raddeye gelinmiş ölüm kalım savaşı yapılmakta idi. Kumandan Hamilton hala cephelerin düşmemesinden kaynaklanan çaresizliğini not defterine kaydederken, sahildeki zırhlıdan atılan bir top mermisi çok yakınımızda patladı. Önce göğe doğru yükseldiğimi zannetti. Sonra soğuk toprağa düşerken sımsıkı battaniyemi kavramış bir halde sabah namazı için çalan saatin zili ile gözlerimi araladım.

Rabbime şükrettim. Sonra sıcak yatağımızın hesabını nasıl vereceğimizi düşünerek ızdırap hissettim. Çanakkale’de insan üstü bir çaba ile mücadele eden ecdadı şükranla fatihalar ile yad ettim…

Çanakkale ruhunun devam etmesi gerektiğini düşünerek, onlara layık olamamanın verdiği eziklikle abdest almaya başladım… Rabbim sen milletimize şuur nasip eyle…

Selametle….

ABDULKERİM YATKIN

Nisan 26, 2009 Yazan: kerimyatkin | Çanakkale'de Uyanmak | | Henüz Yorum Yok

HAYAT’IN NİRENGİ NOKTLARI(ında DİN)

seyhli_vaaz170108

“Bir insanın hayatında din hiç olmasa bile…

Din ve Din adamı hayatın nirengi noktalarına temas eder…”

Bu hayatımdaki en önemli ilk noktaydı: “doğum”.

Bu fani dünyaya yeni gelmiştim daha… En çok yaptığım şey ağlamaktı. Henüz daha keşfedilecek çok şeyin olduğunu yeni yeni anlıyordum. Derdimi anlatmanın tek yolu olmuştu ağlamak. “Ben neyim?” diye sorarken herkes bana “bebek” diyordu. Bu “adım” dedim. “Benim adım bebek”.

Daha çok geçmemişti ki bir gün biri geldi evimize. Mütebesssim bir çehreyle. Daha önce hiç görmemiştim. Zaten daha ne görmüştüm ki. Daha bir hafta anca oldu geleli. Evdekiler hürmet ettiler. Baş köşeye oturttular. Gelen önemli biri olmalıydı. Evin büyüğü desem, değildi. Sonra bir şeyler konuştular aralarında.

O adam kalktı, beni kucağına verdiler. Oysa daha önce hiç yabancı birinin kucağına böyle rahat vermemişlerdi. Sanki beni güvenli bir kucağa ve kişiye verir gibi rahattılar. Sonra bu kişi bir yöne doğru döndü, hafif beni sola döndürdü. Sağ tarafımı ve kulağımı kendine yaklaştırdı. “Ne oluyor, yoksa doktor mu gelen, muayene mi ediyor beni?” diyecektim ki; yumuşak, etkileyici bir sesle bildiği her şeyi unutturdu. “Allah-ü Ekber, Allah-ü Ekber” Gayri ihtiyari söylenenleri tekrarladım içimden. “Allah ne kadar da büyüktü, ondan başka ilah yoktu, Muhammed as. O’nun elçisiydi” Sonuna kadar diledim… Sanki bu dünyadan sıyrılıp o beş dakikalık başka bir aleme yolculuktu. Sonra bu güzel nağmeler sona erince bu sefer beni sağa çevirdi, sol kulağımı kendine yaklaştırdı. Bir öncekini hemen hemen aynısını biraz daha hızlı tekrarladı. Sonra kulağıma hafifçe bir şeyler fısıldadı. “Abdullah, Abdullah, Abdullah”. “Neydi bu, Ne anlama geliyordu?” Ve bu ses, bu tını hayatım boyunca kulağımda yankılandı. Artık bana bebek değil Abdullah diyorlardı. Artık adımın Abdullah olduğunu öğrenmiştim.

Sonra hayat devam etti, ailemden din hakkında hiçbir şey öğrenmedim, Doğrusu öğrenmek için gayret de sarf etmedim. Hayat dünya hayatı idi benim için.

Hayatımdaki en önemli ikinci nokta: Evlilik.

Bir gün dediler ki, “Artık zaman evlenme vakti, yuva kurma vakti.” “Daha gencim, gerek yok, illa resmi bir şeye ne hacet, beraber de yaşarız” desem de, “olmaz ananemize aykırı, buyur nikâh masasına” dediler. Zaten beş yıldır çıktığım, sadece adı konuşmamış bir evlilik yaşadığım kızla nikâh masasına oturduk. Sonra “hadi biz evimize gidiyoruz. Eyvallah” demiştik ki, “Durun nereye böyle, daha nikâh kıydıracağız” dediler. “Şimdi nikahtan çıkmadık mı biz.” soruma “Olmaz dinî nikâh kıydıracağız” cevabını verdiler. “Ne gerek var, sanki dinin diğer bütün şartlarına uyduk da bir nikâh mı kaldı” demem bir anlam ifade etmedi. Eve vardık. Biri geldi. “Ben bu geleni daha önce bir yerlerden tanıyorum ama nerden” diye düşünürken. Kulağımda bir ses aksi seda oldu soruma. “Allah-ü Ekber, Allah ne büyük” Abdullah, Abdullah Abdullah”. Evet bu oydu bana ismimi veren kulağıma o hiç unutamadığım sözleri söyleyen. Bir anda “Ben nerdeyim, yolum ne, din ne?” diye soracak oldum kendime. Nüfus cüzdanında “Müslüman” yazıyordu ama neydi, hiç öğrenememiş, yaşamamıştım. Ben bunları düşünürken o mütebessim çehre karşımıza oturdu, bize biraz güzel şeylerden bahsetti. Dualar etti. Aramızdaki sevgiyi, Ademle Havva, Hz. Peygamberle Hatice, Aliyle Fatıma sevgisi gibi olmasının diledi. Asında şimdi gerçek manada evlendiğimi hissettim. O soğuk nikâh merasiminden öte bu küçücük sıcak merasimde aslında gerçekten evlenmiş olduğumun farkına vardırdığımı düşündüm. Sonra bize hayırlı güzel geçimler ve yaşam dileyerek, Herkesin saygısı arasında büyük bir vakarla ayrıldı. Artık evlenmiştim…

Hayat ne kadar da kısa, daha dün girdik de bu iki kapılı hana bu gün çıkış kapısındayız. Hayat Bu gündür dedik hep. Ölümü hiç düşünmedik. Hiç ölmeyeceğimizi zannettik.

Hayatımdaki en önemli üçüncü-son nokta: Ölüm

Bedenim soğuktu. Kıpırdamak istedim ama nafile. Eşime, anneme, çocuğuma, kardeşime seslenmek istedim ama duyuramadım. “Yardım edin de kalkayım” dedim ama kimsenin oralı bile olmadı. Sonra dolapta en güzel takım elbiselerim dururken, -Hele birini daha yeni Paris’ten bir çuval para verip almışken- Ne olduğu belli olmayan, Tasarımını hangi modacının yaptığını bilmediğim bembeyaz bir şeyi eski yunan filozofları gibi giydirdiler üzerime. Kendimi çok komik buldum. Oysa her zaman modayı takip etmiştim, en güzelini giymiştim. Bu yeni bir trend de benim haberim mi olmamıştı acaba.

İnsanlar siyah gözlükleri ile sanki bir gözlük defilesinde gibiydiler. Reybon, Versace, Gucci, Carriera, execc, Vogue vs. Biraz hüzün esiyordu havada. Ama işte orada kuzenim yeni bir iş bağlama uğraşında idi. İş ortaklarım şirketten ve hisselerden bahsediyorlardı. Biri bir espri yaptı yanındakiler kısık sesle güldüler, ama sanki yaptıkları ayıp da utanmış gibi etrafını kolaçan ettiler. Beni bir şeye koyup insanlar elleri üzerinde taşıdılar. Dedim ki “Ben çok kötü hastayım, beni hastaneye götürecekler” Ama hayır beni yıllardır yanında geçtiğim ama içine girmek bir türlü naip olmadığı caminin bahçesine getirip öndeki yüksekçe bir taşın üstüne koydular. Artık çırpınmaya çalışmaktan vazgeçtim, etrafımı izlemeye karar verdim. Sonra bir ses işittim. “evet bu sesi tanıyorum, bu kulağımdaki o ses beni kendine çağırıyor, bu sefer kulak verip gideceğim” ama nafile sanki beni çivi ile çatkıları bir santim bile kıpırdayamadım yerimden. Birileri geldi camiye girdi. Sonra içerden biri çıktı başında beyaz sarığı, üzerinde beyaz cübbesiyle. Evet bu yüzü bu sefer kesin hatırlıyorum. Bu benim hayatımın en önemli ilk noktasında benim kulağıma ezanı okuyan, sonra yine en önemli ikinci noktada nikahımı kıyan kişi. Çocukken adının arkadaşlarımdan duyduğum galiba adı Muhammed Hoca idi. İnsanlar benim arkamda sıra sıra olmaya başladılar. Hayatımda pek çok konuşması yaptım “Acaba bir iş görüşmesi mi?” Ama hiç böylesi olmamıştı. Sonra Muhammed hoca bana döndü ve “Ve Abdullah işte yine beraberiz, Ama ne yazık ki bu sefer geç kalmış bir beraberlik” dedi. Ne dediğini anlayamadım. Bir yandan biri bağırıyordu. “Allah için salata, Peygamber için Salavata, Meyyit için duaya” Ama yine de tam olarak ne olduğunu anlayabilmiş değildim.

Anne-babam, akrabalarım ve arkadaşlarım caminin bir köşesinde toplanmışlar ağlıyorlardı. Hoca dua okuyordu. İnsanlar ellerini kaldırım indiriyor, sonra bağlayarak bir şeyler mırıldanıyorlardı. Sonra beni yine ellerin üstüne aldılar bir arabaya koyup mezarlığa getirdiler. “Ne işim var burada Allah’ım?” Ortalıkta bir ölen mi var da ben göremiyorum. Sanki her şey bir rüya da ben müdahale edemiyordum. Sonra beni yere koydular. Üzerime bir şeyler atmaya başladılar. “Yapmayın etmeyin” dedim duyuramadım. Işık azalıyordu. Her şey, her yer karanlık oldu. Ayak sesleri duydum. Sonra bütün sesler gitti. Ve bir ses duydum. Bu dünyaya ilk geldiğim en önemli günde, ve yine evlendiğimde hayatımdaki en önemli günde ve yine önemli bir gün müydü yoksa. Muhammed Hoca bir şeyler söyledi. Bir o kalmıştı. Tekrar emek istedim ama bir türlü hatırlamıyordum. Dilim dönmüyor muydu… “Aman Allah’ım yoksa ben …..”

Din ve Din adamı bir insanın hayatında hiç yoksa bile hayatının en önemli üç noktasında mutlaka vardır. Bu noktalar belki de bir insanın hayatın dönüm noktası olabilir. Her kim olursanız olun dinin ve din adamının bir kişinin hayatının en önemli noktalarına temas ettiğini unutmayın.

Nisan 23, 2009 Yazan: kerimyatkin | Hayatın Nirengi Noktalarında DİN | | Henüz Yorum Yok

Çocuk Eğitiminde Tedricilik…

Çocuk ve Televizyon

Allah varlıklar içinde insanı eşrefi mahlukat olarak yaratıp onu diğer varlıklar üstün kılmıştır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği Allah’ın bahşettiği akıl nimetidir. Akıl bir manada Allah’ın dağlara, taşlara, yere ve göğe sunduğu bir teklif olarak insan tarafından cahilane bir şekilde kabul edilmiş bir emanettir.. (Ahzab 33/72)

Akıl insan için bir mihenk taşıdır. O insanı, kullandığı zaman eşrefi mahlukat, meleklerden daha üstün bir mevkiye getirirken, -bir manası sa bağlamak olan ve dolayısı ile doğru ile kurulan bağ anlamı taşıyan akıl-“doğru” ile doğru bir bağ kuramazsa bu sefer “esfel-i sêfilin” derecesine, hatta Allah’ın “belhüm edall” dediği aşağıların aşağısında yer edinmesine sebep olur.

İnsan fıtri olarak akıl sayesinde öğrenmeye ve eğitilemeye elverişli -Eski Yunan’da “zoompoliticon”, İslâm felsefesinde “Hayvânun Natıkun” diye tarif edilen- bir mahluktur. İnsan doğumdan sonra öğrenmeye ve eğitilmeye başlamaktadır. Hatta son dönem araştırmaları insanın öğrenimini çok daha öncesine anne karnına kadar götürmektedir. Eğitimi öğrenimi de içine kapsayacak şekilde düşünürsek insanın eğitim aşamaları ile öğrendikleri arasındaki bağ önem arzetmektedir. Bu bağlamda eğitimin en önemli ilkelerden biri tedricilik olarak ortaya çıkmaktadır. Eğitimin ilk başlarında özellikle öğrenen ve öğrenilen (suje-obje) arasındaki bağın kurulmasında öğretici konumundaki ebeveynin rolü büyüktür. Çocuk bu dönemde pasif bir konumdadır. Ve seçme özgürlüğü neredeyse yok gibidir. Adeta kuru bir sünger gibi kendisini sunular her şeyi hafızasına nakşeder. Bu eğitimde çocuğun öncelikli olarak öğrenmesi gereken şeyler olduğu gibi özellikle soyut şeyler gibi daha sonraki dönemlerde öğrenmesi gereken bilgiler vardır. Bu dönemde ölüm, tanrı gibi soyut kavramları çocukların havsalaları almayacaktır. Ya da cinsellik gibi kavramların öğrenilmesi onların sağlıklı kişisel gelişimine engel olacaktır.

Artık günümüzde bu tedriciliği baltalayan önemli etkenler televizyon, bilgisayar, neşriyat gibi iletişim aygıtlarıdır. İletişim araçları eğitimde inisiyatifi ebeveynden almış bulunuyor. Anne-baba çocuğunun eğitimini kontrol edemiyor. Eğitimindeki tedricilik ortadan kalkan çocuk adete mayın tarlası gibi, neyi öğrenip neyi öğrenme sırası gelmediğinin farkına varmadan yerli yersiz bir sürü bilgiyi depoluyor. Bu günlerde en çok duyduğumuz klişelerden biri “Bu zamanın çocukları çok akıllı” sözüdür. Böyle olması ihtimaldir. Ama bir başka gerçek var ki çocukların tedrici eğitimi ortadan kalktığı için, beş yaşında öğrenmesi gerekeni üç yaşında, yada on yaşında öğrenmesi gerekeni beş yaşında, hatta 15-20 yaşlarında öğrenmesi gerekeni yine ilkokula gitmeden maalesef öğreniyor. Maalesef diyorum çünkü, bu bilgi çocuklarda kişisel gelişimi olumsuz yönde etkiliyor. Sadece iletişim araçları da değil sokak ve çevre de aynı etkiyi yaptığı açık. Sokaklar tam bir eğitim ve öğretim çöplüğü. Eğitimin yine önemli unsurlarında olan “model alarak öğrenme” de maalesef sokaklar da bu tedriciliği baltalayan bir unsur.

“Neden” diye soracak olursak. Önce şurası bir gerçek ki artık ipler elimizden kaçmış durumda. Bu konuda en büyük sorumluluk ve sorumsuzluk yine ebeveynde. Düşünün ki üç beş yaşındaki çocuklar anne babaları ile akşam aynı televizyonun başında. Aynı dizileri izliyorlar. Ya da ebeveynin sırf beni rahatsız etmesin diye çizgi filmlerle baş başa bırakılıyorlar. ve çocuk daha beş yaşına gelmeden belki 20 yaşından önce (15 falan demiyorum çünkü bu yaşlar bile henüz daha kişiliğin oturmadığı ve bilginin tedriciliğinin devam etmesi gereken dönem) izlememesi, görmemesi gereken şeyleri görüyor. Çocuğun kişiliği izlediği dizi ve veya çizgi film karakterleri ile oluşuyor. Alt yaş grupları için öncelikle bunlar tedriciliği yok ederken biraz daha yukarısı (8-18) için ise bilgisayar aynı erezyonu ortaya çıkarıyor. Bilgisayar cahili ebeveynler bilgisayar ile genci baş başa bırakarak onlara yapacakları en büyük kötülüğü yapıyor. Geçenler de bir uzman bilgisayarların kesinlikle genç odalarında olmaması gerektiğini ifade ediyordu. Ortak kullanım alanlarında bulunması hiç olmazsa kontrol edilmesini kolaylaştırır.

Bir arkadaşımın (Allah bağışlasın) 5 yaşında süper zeki bir çocuğu var. Bu yaşta bir İngilizce öğretmeninden daha iyi İngilizce konuşabiliyor. Ve İngilizce öğretmeni “three” ile “tree” arasındaki telaffuz farkını ayırt edemediği için onunla istihza edebilen bir veled. Konuşmasını görseniz büyümüşte küçülmüş cinsinden, yaşının 2 yaş büyük söylettiriyor. Babasının yaşının küçük söyleyip kızlara rezil olmaması için. Bir gün berbere gidiyorlar. Berbere diyor ki “Saçımı öyle bir kes ki kızlar peşimden koşsun”… Olay budur. Bu ufaklığın yanlış eğitildiği için değil muhakkak ancak bu tür şeyleri pek çok çocuk televizyondan öğreniyor.

Evet önemli bir soru(n): “Çocuklarımızı nasıl eğiteceğiz? Çocuğumuzu bu harici etkilerden nasıl koruyacağız” İpleri elde tutmak çok zor. Ve bir kez kaçtığında da tekrar elde etmek daha da zor. Çocuklarımız televizyonun, bilgisayarın, neşriyatın ellerine bırakılamayacak kadar değerli…

Selametle…

Yazan: Kerim Yatkın

Mayıs 27, 2008 Yazan: kerimyatkin | Çocuk Eğitiminde Tedrîcîlik | | Henüz Yorum Yok