İSLAM DÜŞÜNCESİ, KELAMI VE MEZHEPLER TARİHİ ÜZERİNE

BİR MEDENİYETİN İHYASI…

MESEL-Ü A’LÂ (Kelam İlmi üzerine bir değerlendirme)’

Şerafeetin Yaltkaya

MESEL-Ü A’LÂ *

Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerden istihraç olup dini celilimizin esaslarını teşkil etmekte olan (mü’min bih) namıyla yad ettiğimiz (ementü billah…) altı madde cümlenin ma’lum olduğu vache üzre şeârı İslâmiyedeki dini dünyevi ne kadar fezâîli İslamiyye varsa cümlesi bu altı maddenin ürünüdür.

Bu ümmehatı itikadımızın en güzel delilleri bizzat Kur’an-ı Kerim ve hadisi eşriflerde mevcut olduğundan din imamları bu iki menba’ı aslımızdan hiç bir suretle harice çıkmağa lüzum hissetmeyerek yalnız bu delilleri beyan ile iktifa etmişler ve pek makbul aynı zamanda gayet makul bir harekette bulunmuşlardır. Her türlü hata ve kusurlarına rağmen İslâm’ın vahdet fikriyyesini muhafaza etmiş olan Emevî’lerden sonra Irak’ta kurulan Abbasî hükümeti zamanında zaten bozulmaya başlamış olan Vahdet-i İslâmiyye bütün bütün tarumâr olmuş ve ortaya türlü türlü mezhepler çıkmıştı. Bu sırada kelâmcıların serdefteri olan Ebu Hasan Eş’arî hazretleri zuhûr edip Ehl-i Sünnet’in sözlerini savunmaya mesai hasrederek meydan almış günegün mezhepleri tevfike ve bazılarını dahi Ehl-i Sünnet görüşleri ile tevfika muvaffak olmuş idi.

Kendilerinden sonra İbn Mücahid vs. gibi öğrencileri üstatlarının eserlerini takip etmişler ve üstatlarının taraftarlarını çoğaltmışlardır. Ebu’l-Hasan el-Eş’ari hazretlerinin talebelerinden ilim tahsil edenlerin içinde pek meşhur Kadı Ebu Bekir el-Bakıllânî ikinci Eş’arî olmuş. Ve Eş’arî tarikatının imamet makamını işgal etmişti. Bu zat akâîd-i diniyyeyi ispat sadedinde arzın arz ile adem-i kıyamı ve yine arzın iki zamanda adam-i bekası Gibi mukaddemâtı esas tutup bunların üzerlerine delillerini bina etmiş ve delillerine esas olan bu mukaddemâtın butlanı ile medlûllerin dahi butlanını kabul etmiş olduğundan bu mukaddemâta akâîdi imaniyye derecesinde ehemmiyet atfetmiş ve bunları cerh etmeyi akâîdi imaniyyeyi cerh etmek gibi telakki eylemiş idi. Bu zatın mesaisi ile tarikatı Eş’arîyye zirve kemaline ulaşmış ise de şunu unutmamak lazımdır ki, o tarihlerde felsefe ile beraber talim edilen mantık ulûm-u felsefenin az –çok akâîdi diniyyeye mebayeti dolayısıyla kelâmcılarca hoş görünmemekle kelâmcılar mantığa karşı lakayt kaldığından bazen kıyasatın şekli ve suretlerini Ebu Bekir el-Bakıllânî hazretleri dahi kitaplarında gayri sınai surette irad ediyordu.

Bu zatın makableri içinde en mühim bir sima olmak üzere Gazzâlî’nin üstadı İmam-ı Haremeyn’i görüyoruz. Bunun Kitabu’ş-Şamil ve bunun telhisi olan Kitabu’l-İrşad’ı Eş’arîlerin yegane kitabı olmuştu.

Bunlardan sonra mantık intişar ile herkes tarafından okunmaya başlanmış. Ve mantığın vazifesi tertip fikrinin hak ve hakikatini istihdaf edip etmediğinin tayini olduğu anlaşılıp yalnız felsefeye değil tüm ilimlere hadim olduğu bilinmişti. Bu ikinci devrede yetişen kelamcılar İmam Haremeyn ve İmam Haremeyn’den önceki ulemanın tevhid etmiş oldukları mukaddimatı tetkik ile bunların bir çoklarına muhalefet etmiş oldukları gibi “menâhic ve edillenin butlanı ile medlulün butlanı lazım gelmesini” dahi reddetmişlerdi. Gazzâlî ile başlayan bu ikinci akım “Tarikatü’l-Müteahhirin” diye isimlendirilmiştir. Gazzâlî’yi takip edenler içinde en yada şan zikrolan İmam Fahreddin Razi hazretleridir. İrinci batnı nasıl Kadı Ebe Bekir el-Bakıllânî ikmal etmiş ise batnı da İmam Fahreddin Razi hazretleri ikmal ve istikmal etmişti. Gazzâlî ile başlayan muteahhirin döneminin dahi en esaslı kaideleri şunlar idi. “Nasların zahiri ile aklın kaideleri, semi deliller ile akli deliller hulasa akıl ile nakil çarpışacak olursa akıl takdim edilip nakil tevil veya tefviz edilir.”

Diyorlar ki; “akıl ve nakil tearuz ederse şu iki ihtimal vardır. Adetteki zevciyyet ve ferdiyyet gibi tearuz nakzın ile tearuz ederler ki; ne içtimaları ne de irtifa’lârı aklen mümkün olmamakla akıl takdim nakil ve nakil te’hir olunmak zarureti vardır. Bilakis nakili takdim ile aklı te’hir edersek naklin aslını te’hir etmiş olduğumuzda akli ve hem nakli te’hir etmiş oluruz. Zira bir şeyyin aslını tehir o şeyin kendisini tehir demektir. Sarı ve yeşilin tearuzu gibi aralarında bir üçüncü çizgi olarak iki zıt ile tearuz etmeleri takdirde içtimalarına aklen imkan yok isse de irtifaları mümkündür.

Bu kaidenin en şiddetli taraftarı olan İmam Fahreddin Razi’den evvel Gazzâlî bunu Kadı Ebu Bekir İbn Arabi’nin kendisinden sormuş olduğu mesaile esas tutmuş idi. İbn Arabi ise Gazzâlî’nin vermiş olduğu cevapların çoğuna muhalefet etmiş ve kendisi de İmam Haremeyn ve Kadı Ebu bekir el-Bakıllani üzere diğer esaslar ittihaz eylemişti.

Bu tarihçeyi yapmaktan maksadım her zümrenin tutmuş oldukları ayrı ayrı usul ve menahic olduğunu ve tabiatıyla bu usulü muhtelefeye göre tarz telakkilerin değiştiğini ifadedir ki; mesela usulü müttehıdesine nazaran kaderi inkar eden fırka bu babdaki nasları müşkil bularak tevile kalkar. Halbuki diğer bir fırkaya göre bu nusus muhkem olup hiçbir tevile muhtaç değildir. Cebri esas tutanlarca da va’d vaide dair olan nusus müşkil addolduğu halde bu babdaki nasslar bunlara muhalif haller ittihaz etmiş olanlara göre asla müşkil ve müteşabih değildir. Her zümre-i ilmiyyenin ayrı ayrı usul tutmuş olmalarına binaen bu ihtilafat-ı mezhebiyye o kadar çoktur ki senelerce ilmi kelâm ile meşgul olmasına rağmen bununla tashihi akâîd etmek hiç bir kimse için mümkün değildir.

Yalnız kelâm en evvel İmam Gazzâlî tarafından idhal edilmiş olan ve bilahere ma’kableri tarafından genişletilmiş ve ikmal edilmiş olan felasifeyi redde aid bahslerin pek faydalı ve mühim olduğunu itiraf etmek lazımdır.

İslami olan sayısız ve hesapsız mezhep kelâm mezheplerine karşı şu asırda yapılacak yegane çare yukarıda söylediğimiz veche üzere bunların yekdiğerine muhalif olan usul ve yöntemlerinin tevlid etmiş olduğu ihtilafları güne günü bırakıp Kur’an-ı Kerim’in mantıki hususisinden ayrılmamış olan selef yoluna gitmektir. Çünkü sahih İslami nakiller sarih insan aklı ile tamamen uygunluk taşır. Bizim dinimizde akıl ile nassların esast itibari ile ihtilafı yoktur. İhtilaf nasslarda değil nassları isbat sadedinde izlenen (usulde)yoldadır. Kur’an-ı Kerim’in usul-u diniyye hakkındaki edille-i hususiyyesi nakli olmakla beraber aynı zamanda aklidir. Dışarıdan usul almaya asla gerek yoktur. Nusus-u Kuraniyye hem nassı akli hem de aslı akliyyedir. İmamlardan mesaili tevhid ve sıfat ve isbatı maad’de asl ve furuun müsavatını (kıyası temsil) veyahut efradın alesseiyye tesavisini (kıyas-ı Şümul) icab ettiğinden mutalib ilahiyyede ya tekâfüü veya fesadı edilleyi intac ile hayret ve ızdırabat doğuran kıyası temsil ve kıyası şümul isti’mal etmeyip ümmehatı itikadiyyeyi isbat hususunda kuran bahiru’l-burhandaki kıyası ülâ ve mislü a’lâları kullanırlardı.

Şöyle ki; Kur’an-ı Kerim umuma hitap ettiğinden hâssaten ümmeheti itikadiyye ve bil umum şüûnu hayatiyye hakkında birçok misal ortaya koymuştur. “Velegad garibne linnesi fi heze’l-Kurani min külli mesel” ki bunlar en güzel edile-i akliyye olmakla beraber kıyası şümul ve kıyası temsil kalmayıp daima kıyası ülâ ve meselü a’lâ zirvesine yükselmektedir. İşte Allah Teâlâ’nın “Allah için meseli a’lâ vardır” kelâmı ilahiyyesi meleke-i kuraniyi işaret etmekle berber aynı zamanda bize kıyası ülâ tarikiyle hareketi emreder. Bu sebeple der ki; “metalib-i diniyyede kuranı kerimin isti’mal buyurmakta olduğu kıyası ülâ ve meseli a’lâ’ları tetkik etmek mecburiyetindedir. Bu yolda en kuvvetli adımlarla yürüyen İbn Teymiyye olduğu için onun takip ettiği izah tarzlarına istifade ederek yürüyeceğiz.

Muhammed Şerafeddin Yaltkaya

II. Makale

Birinci makalede Gazzâlî’den sonra muteahhirin kelâmcıların kabul ettikleri kaide-i esasiyenin “zavahir-i nakliye ile kavati’-i akliye, edile-isemıyye ile edillle-i akliye, hulasa nakl ile aklın çarpışacak olursa akıl takdim edilip nakil tevil veya tefviz edilir” söylemiş ve bunun sebeplerini izah etmiştik.

Bu kaidenin tevlid edeceği mahzurat-ı diniyeyi tekdir etmeyen zatların yazılarında bunun –güya dinimizin yegane umde-i müdafası imiş gibi- daima tekrar edilmekte olduğunu görürüz.

Halbuki evvelemirde bir defa akıl ile nakil tearuz edip etmeyeceğini tahlil etmek lazım olduğu gibi tevilden dahi ne kast edildiği anlaşılmak lazımdır. Akıl ile naklin tearuz edip etmeyeceği şıkkını şimdilik bırakalım. Tevili tahlil edelim. Kur’an-ı Kerim ve Kur’an-ı Kerim’in “mücahid” ve emsali gibi ilk müfessirleri ıstılahında bu kelime manayı hakikasında kullanılmaktadır. Yani bu ıstılahta “tavilin” manası bir kelimeyi asıl manasına ircadır. Bir çok kimseler ise bunu yukarıdaki ıstılahta olduğu gibi mütekellimin muradını izah ve tefsire medar olacak olan asıl manaya ircada kullanmayıp defi muarıza zımnında herhangi bir ihtimal manasında kullanmaktadırlar ki; bu suretle tevil eylemiş oldukları kelimeyi türlü türlü mecaz istiareler ile müvarid isti’malden çıkarmış oldukları da vakidir. Halbuki kendi görüş ve mezhebini müdafaa için defi muaraza zımnında bir kelimeye herhangi münasip bir mana vermek demek hakiki mana sahibinin nazarında yalan söylemiş olmaktan hiç de faklı değildir. Bunu içindir ki ekser ulema cezmen tevil cihetine gitmeyi terk etmişlerdir. Edile-i akliyenin sırf akliyyeti hasebiyle edile-i nakliyeye takdim ve tercih olunmasına gelince: bunda en evvel edile-i nakliyeye karşı muaraza-i akliyenin kabul edilmiş olduğu nazar-ı dikkati celb etmeye sezadır. Çünkü herhangi bir zahirinden sarfa ihtiyacı olacak manada tevile muhtaç bırakmak “belağ-ı mübin” ile tebliğe mamur olup Allah’ın kullarını zulmattan nura çıkarmış olan zat-ı risaletin münessıb ve vazifesiyle kabil tevfik değildir. Şüphe yoktur ki zat-ı risaletin bir başka hitabıyla bu lafza ne murad edilmiş olduğunu bildirmiştir.

Bundan başka bu kaideye ber veçhi ati iki suretle itiraz edilebilir.

1- Tearuzları kabul olunan akıl ve naklin her ikisinin de kati veya bilakis her ikisinin de zanni veyahut her ikisinden birinin kati diğerinin zanni olması sureti ile dört türlü ihtimal tasavvur edilebilir. Birinci ihtimal yani her ikisinin kati olmaları ile beraber tearuzları asla müsellem değildir. İkincisinde dahi akliyat ve nakliyat nazar-ı itibara alınmaksızın mutlaka mukaddemin tercih olunması lazımdır. Üçüncü ve dördüncü ihtimaller vukuunda dahi yine mutlaka tercih olunması lazım olan kati olanıdır.

Bu kaide taraftarları geçenki makalemizde söylediğimiz vech üzre “nakl takdim olunup akıl te’hır olunacak olursa naklin aslını yani aklı tehir etmiş olduğumuzdan netice hem akli hem nakli tehir eylemiş oluruz.” diyebiliriz. Bundan dolayı bu kaideye ikinci bir itiraz olmak üzere şöyle söylenebilir.

2- bu tarz izah dahi gayri müsellemdir. “akl, naklin aslıdır” demekle ya naklin nefsil emirde akıl ile sübut bulduğunu kast etmek vardır. Veyahut sıhhati naki bilmemizde aklın bizim için ir asl olduğunun irade etmek vardır.

Ademi ilm,, ademe ilm demek olduğundan nefselemirde bizim aklımız taalluk etsin etmesin hakikatlerin adem-i sübutu lazım gelmeyeceğinden hiçbir sahib-i izan olan kimse evvelki manayı kastetmez. Binaen aley sadık ve masduk (SAV) efendimizin haber vermiş oldukları hakayıkı diniye nefselemirde sabit ve mutehakkıktır. Biz onların sıdk ve tahakkuklarını ister bilelim ister bilmeyelim. İkinci manaya gelince yani aklın sıhhati nakli bilmekte bizim için bir asıl olması mnsaı irade edilince ki bu kaide taraftarlarının da maksatları budur. Burada da aklı talili etme ihtiyacı duyarız. Aklıl ile mebde-i ulum olan garize-i tabiiye veya bu mebde’ vasıtası ile istihsal olunan malumat-ı irade edilmek vardır. Azize-i tabiye nakle muarız kabilyetinde olmadığından şüphesiz ki; maksud bu değildir. Bu azize-i tabiye ister akli ister semi olsun hayat gibi her ilmin şartı esası ve zaruriyyesidir. Eğer naklin aslı olmak üzere kabul olunan akıldan maksat akıl ile istihsal edilen malumat ise bunun dahi tayini lazımdır. Çünkü malumat ve maarif-i akliye bipayandır. Halbuki naklin sıhhati bize bildirecek olan malumat-ı nakkliyye yalnız rasul zîşânın sıdk-ı nübüvvetini bilmemiz için lazım olan kısmıdır. Şu halde malumatı akliyenin, makulatın cümlesi naklin aslı değildir.

Binaen aleyh semin takdiminden aslı olan aklın v binnetice sem’ ve naklin tehiri lazım gelmez.

İhtar: Bu kaide taraftaranı görüldüğü vech üzere aklı tahlil etmemiş olduklarından akliyatın kaffesini sıhhat ve fesatta mütemasil bir nevi olarak ileri sürmüşlerdir. Halbuki birinci itirazda geçtiği üzere akliyatında kati ve zanni olanları vardır ki, bunların bazıları hak bazıları nahaktır. Binaen aley sureti umumiyyede nakliyat ile akliyat arasında tünafi kabulü esasen doğru olamaz. Yalnız akıl nakil bir madde-i hususiyyede tearuz edecek olurlarsa o noktada nakil ile tavafuk edecek daha kuvvetli diğer bir delil akli olduğu şüphesizdir.

Muhammed Şerafeddin Yaltkaya**

* Mihrab Dergisi, 15 Kanuni Evvel ve 1 Kanuni Sani 1340 (1923)

** Türkiye Cumhuriyetinin 2. Diyanet İşleri Başkanı olan Ord. Prof. M. Şerafeddin Yaltkaya, 1879 yılında İstanbul’da doğdu

*** Redakte: Abdulkerim YATĞIN

Mayıs 31, 2008 Yazan: kerimyatkin | MESEL-Ü A'LÂ | | Henüz Yorum Yok

Çocuk Eğitiminde Tedricilik…

Çocuk ve Televizyon

Allah varlıklar içinde insanı eşrefi mahlukat olarak yaratıp onu diğer varlıklar üstün kılmıştır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği Allah’ın bahşettiği akıl nimetidir. Akıl bir manada Allah’ın dağlara, taşlara, yere ve göğe sunduğu bir teklif olarak insan tarafından cahilane bir şekilde kabul edilmiş bir emanettir.. (Ahzab 33/72)

Akıl insan için bir mihenk taşıdır. O insanı, kullandığı zaman eşrefi mahlukat, meleklerden daha üstün bir mevkiye getirirken, -bir manası sa bağlamak olan ve dolayısı ile doğru ile kurulan bağ anlamı taşıyan akıl-“doğru” ile doğru bir bağ kuramazsa bu sefer “esfel-i sêfilin” derecesine, hatta Allah’ın “belhüm edall” dediği aşağıların aşağısında yer edinmesine sebep olur.

İnsan fıtri olarak akıl sayesinde öğrenmeye ve eğitilemeye elverişli -Eski Yunan’da “zoompoliticon”, İslâm felsefesinde “Hayvânun Natıkun” diye tarif edilen- bir mahluktur. İnsan doğumdan sonra öğrenmeye ve eğitilmeye başlamaktadır. Hatta son dönem araştırmaları insanın öğrenimini çok daha öncesine anne karnına kadar götürmektedir. Eğitimi öğrenimi de içine kapsayacak şekilde düşünürsek insanın eğitim aşamaları ile öğrendikleri arasındaki bağ önem arzetmektedir. Bu bağlamda eğitimin en önemli ilkelerden biri tedricilik olarak ortaya çıkmaktadır. Eğitimin ilk başlarında özellikle öğrenen ve öğrenilen (suje-obje) arasındaki bağın kurulmasında öğretici konumundaki ebeveynin rolü büyüktür. Çocuk bu dönemde pasif bir konumdadır. Ve seçme özgürlüğü neredeyse yok gibidir. Adeta kuru bir sünger gibi kendisini sunular her şeyi hafızasına nakşeder. Bu eğitimde çocuğun öncelikli olarak öğrenmesi gereken şeyler olduğu gibi özellikle soyut şeyler gibi daha sonraki dönemlerde öğrenmesi gereken bilgiler vardır. Bu dönemde ölüm, tanrı gibi soyut kavramları çocukların havsalaları almayacaktır. Ya da cinsellik gibi kavramların öğrenilmesi onların sağlıklı kişisel gelişimine engel olacaktır.

Artık günümüzde bu tedriciliği baltalayan önemli etkenler televizyon, bilgisayar, neşriyat gibi iletişim aygıtlarıdır. İletişim araçları eğitimde inisiyatifi ebeveynden almış bulunuyor. Anne-baba çocuğunun eğitimini kontrol edemiyor. Eğitimindeki tedricilik ortadan kalkan çocuk adete mayın tarlası gibi, neyi öğrenip neyi öğrenme sırası gelmediğinin farkına varmadan yerli yersiz bir sürü bilgiyi depoluyor. Bu günlerde en çok duyduğumuz klişelerden biri “Bu zamanın çocukları çok akıllı” sözüdür. Böyle olması ihtimaldir. Ama bir başka gerçek var ki çocukların tedrici eğitimi ortadan kalktığı için, beş yaşında öğrenmesi gerekeni üç yaşında, yada on yaşında öğrenmesi gerekeni beş yaşında, hatta 15-20 yaşlarında öğrenmesi gerekeni yine ilkokula gitmeden maalesef öğreniyor. Maalesef diyorum çünkü, bu bilgi çocuklarda kişisel gelişimi olumsuz yönde etkiliyor. Sadece iletişim araçları da değil sokak ve çevre de aynı etkiyi yaptığı açık. Sokaklar tam bir eğitim ve öğretim çöplüğü. Eğitimin yine önemli unsurlarında olan “model alarak öğrenme” de maalesef sokaklar da bu tedriciliği baltalayan bir unsur.

“Neden” diye soracak olursak. Önce şurası bir gerçek ki artık ipler elimizden kaçmış durumda. Bu konuda en büyük sorumluluk ve sorumsuzluk yine ebeveynde. Düşünün ki üç beş yaşındaki çocuklar anne babaları ile akşam aynı televizyonun başında. Aynı dizileri izliyorlar. Ya da ebeveynin sırf beni rahatsız etmesin diye çizgi filmlerle baş başa bırakılıyorlar. ve çocuk daha beş yaşına gelmeden belki 20 yaşından önce (15 falan demiyorum çünkü bu yaşlar bile henüz daha kişiliğin oturmadığı ve bilginin tedriciliğinin devam etmesi gereken dönem) izlememesi, görmemesi gereken şeyleri görüyor. Çocuğun kişiliği izlediği dizi ve veya çizgi film karakterleri ile oluşuyor. Alt yaş grupları için öncelikle bunlar tedriciliği yok ederken biraz daha yukarısı (8-18) için ise bilgisayar aynı erezyonu ortaya çıkarıyor. Bilgisayar cahili ebeveynler bilgisayar ile genci baş başa bırakarak onlara yapacakları en büyük kötülüğü yapıyor. Geçenler de bir uzman bilgisayarların kesinlikle genç odalarında olmaması gerektiğini ifade ediyordu. Ortak kullanım alanlarında bulunması hiç olmazsa kontrol edilmesini kolaylaştırır.

Bir arkadaşımın (Allah bağışlasın) 5 yaşında süper zeki bir çocuğu var. Bu yaşta bir İngilizce öğretmeninden daha iyi İngilizce konuşabiliyor. Ve İngilizce öğretmeni “three” ile “tree” arasındaki telaffuz farkını ayırt edemediği için onunla istihza edebilen bir veled. Konuşmasını görseniz büyümüşte küçülmüş cinsinden, yaşının 2 yaş büyük söylettiriyor. Babasının yaşının küçük söyleyip kızlara rezil olmaması için. Bir gün berbere gidiyorlar. Berbere diyor ki “Saçımı öyle bir kes ki kızlar peşimden koşsun”… Olay budur. Bu ufaklığın yanlış eğitildiği için değil muhakkak ancak bu tür şeyleri pek çok çocuk televizyondan öğreniyor.

Evet önemli bir soru(n): “Çocuklarımızı nasıl eğiteceğiz? Çocuğumuzu bu harici etkilerden nasıl koruyacağız” İpleri elde tutmak çok zor. Ve bir kez kaçtığında da tekrar elde etmek daha da zor. Çocuklarımız televizyonun, bilgisayarın, neşriyatın ellerine bırakılamayacak kadar değerli…

Selametle…

Yazan: Kerim Yatkın

Mayıs 27, 2008 Yazan: kerimyatkin | Çocuk Eğitiminde Tedrîcîlik | | Henüz Yorum Yok

AHLAKİ YOZLAŞMA II.

AHLAKİ YOZLAŞMA II.

İnsanımız maalesef evlilik kurarken aslında neye adım attıklarının farkında değiller. İslamî manada evliliğin gerekliliklerinden bihaberler. Pek çok nikâh merasiminde mehirden bahsettiğimde insanların yüzüme “O da ne ki” diye baktıklarının hatırlıyorum. Evliliğin iki insanın aynı evde yaşamasında çok daha öte bir şey olduğunun insanlara anlatmaya çalışıyorum. Bir de şu dinî nikâh meselesi var tabi. Kanunen suç olmakla beraber ahlaken hiçbir resmi nikahsız çiftin dinî nikahlarını kıymıyorum. Şahsen dinî nikâh bağlayıcılık taşımadığı için (pek çok hocamızın da düşündüğü üzere) sahih nikâh olarak düşünmüyorum. Bana göre resmi nikahta hiçbir problem yoktur ve nikâh sahihtir. Ayriyetten dinî nikâh gerekmemekle beraber genelde insanımız mutmain olmak için dinî nikahlarını da yaptırıyorlar ki bir sakıncası kanımca yoktur.

Görev yaptığım ilk yılda camiden tanıdığım bir kişi bir gün iki kişi ile çıktı geldi. Dedi ki

“hocam bunlar falan plazada güvenlik görevlileri, sözlenmişler evleneceklermiş…

- eee ? …

- Bunların nikahının kıysan da yanlış yapmasalar… dedim ki

- şimdi bunların nikahını kıyınca yanlış yapmayacaklar mı? …

- -günaha girmemiş olurlar…

- - bunlar günaha girmeyecek olsalar bile bundan sonra gönül rahatlığı ile girerler, yarın bir gün adam tut ki ben vazgeçtim bırakıp gidiyorum, ne hak iddia edebilecek bu kız…

- - bu nikâh evlilik sayılmaz hocam, günah olmasın diye….

- Evlilik sayılmayacak nikahı neden kıyıyoruz…

- Hocam siz bilirsiniz

- Ben biliyorsam, dinî nikâh kıyacaklarına gitsinler resmi nikâh kıysınlar…

Tabi kapıdaki iki genç ne olup bittiğinden habersin boş gözlerle bakıyorlar. Neticede bırakıp ayrıldım, artık hacı amca nasıl açıkladı bilemiyorum….

Bu hadise Beşiktaş’taki bir meslektaşımdan rivayetle…

Beşiktaş Barboros’a bir üniversite var malumunuz YTÜ

Bir gün üniversiteden iki genç kapıyı çalarlar…

- hocam biz YTÜ öğrenciyiz aynı evde kalıyoruz, günah olmasın nikâh kıydırmak istiyoruz…

şimdiye kadar yedikleri haltlarda sanki günah değildi, de bundan sonra günah olmayacak…

arkadaş diyor ki;

- Bir dakika bayanla yalnız konuşabilir miyiz?

- Tabi buyurun

- Kızım sen ne yaptığının farkında mısın? Yarın tut ki bundna hamile kaldın, çocuğun başına bir şey geldi, yada seni bırakıp gitti… karnında bebek bu durumu ailene kardeşlerine nasıl anlatacaksın. Ne dersin… nikâh şahit lazım, ilan lazım, seni aldattı hiçbir hak iddia edemeyeceksin… nerden biliyorsun seni kötü emellerine alet edecek, nasıl kanıtlayacaksın, kime gideceksin… Eğer çok seviyorsanın bir birinizi gidin nikâh dairesine bir şahit daha bulun diğer şahidiniz ben olayım evlenin… Madem bu kadar seviyorsanız birbirinizi… Buna razı gelecek mi? Nerde ne ispatlayacaksın… eğer ailenden arkadaşlarında saklayacaksan bu nikâh olmaz ki, nikâh insanlara ilan etmek için kıyılır…. Nevinden açıklamalar yapıyor. Kız her söze haklısınız diyerek, mukabelede bulunuyor…

Dışarı çıkıyorlar, erkek heyecanla nikahın kıyılmasının bekliyor ama kız çocuğa dönerek

- ben nikâh kıydırmaktan vazgeçtim, gidelim diyor…

belki hayalleri umutları sönen genç hocaya öyle bakış atıyor ki, sertliğini siz tahmin edin….

Maalesef bu tür olaylar özellikle üniversitelerde çok sık karşılaşılan bir durum. Artık birbirini tanısın tanımasın kız erkek aynı evde rahatlıkla kalabiliyor. Rabbim bizi korusun…

Son olarak daha yeni başımdan geçmiş bir olay.

Bir gün camide namazdan sonra biri yanıma sokuldu.

- hocam size bir şey sorabilir miyim

- tabi buyurun

- hocam ben, servis şoförlüğü yapıyorum. Filan firmaya servis yapıyorum. Biz gündüzleri servisi buralarda mahalle aralarına çekiyoruz…

- eeee?

- Ben burada arabayı parkettiğim yerin yakınlarında bir kadınla tanıştım da…

- Eeee?

- Bizim nikahımızı kıyar mısınız?

- Ulan …… (burası kamuya açık alan artık neler söylenebileceğini siz karar verin, ben içimden yarabbi sabır dedim…)

- Siz evli misniz?

- Kem küm…

- Eşinizin haberi var mı? Neye binaen bu nikahı yapıyorsunuz? Kim bu kadın?

- Kem küm…

- Bak kardeşim ben seni tanımam etmem, eğer nikâh mı kıydıracaksın, evlilik cüzdanı işler gelirsin, nikahını kıyarım. Hatta böyle bir durumda bile gider kendi mahallenin camisinin imamına kıydır… Tanımadığım kimsenin nikahını kıymama…

Zatı muhterem yüzündeki kaşarla beraber gitti….

Yani üstadım toplumun temeline koymuşlar dinamiti… Çivisi çıkmış dünyanın…

Bazen öyle şeyle duyuyoruz yada şahit oluyoruz ki, ne desek boş…

Artık bu kara kutular evlerimize girelden beri bu işin şehri de kalmadı, köyü de Anadolu’su da avrupa’sı da…

Sen çıkar filimde bilemem ne kadar paraya alenen zinayı teklif ettirirsen, sonra gider ilkokuldaki çocuk da aynısını sınıfındaki kıza yapar. Ve sonra kimsenin neden böyle yaptın deme lüksü bile olmaz. Öncelikle bu konuda birinci derecede sorumluluk oturum çocuğu ile aynı anda gayri ahlaki dizileri izleyen anne babada. (İnşallah bu bir başka yazımızın konusu olacak; Eğitimde tedriciliğin sekteye uğraması)

Yaz geldi korkuyorum sokakta nereye baksam diye. Çocuğumu alıp nereye gitsem diye. Benim eşim başına taktığından dolayı eğitimini sürdüremezken her türlü rezilliği yapan üniversiteleri adeta pavyona çeviren sınırsız içki kokteylleri ile mezun olanlara her şey serbest.

Bizim gençliğimiz bunlar mı, yarın yavrularımızı bunlara mı teslim edeceğiz… Öğretmen arkadaşlar sakın bulunduğunuz kaleyi terk etmeyin… Sorumluluğunuz bence çok büyük…

Önce edep… Bu dinde ilk farz kılınan ibadet namaz, ilk vahiyden yaklaşık on yıl kadar sonra… İlk inen ayetlere bakarsanız hepsi ahlaki erdemlerle alakalıdır. Bu din ahlakla taçlanmamış kişinin kıldığı namaza yazıklar olsun der…

Bir bakın etrafınıza ibretle…

Sonra deyin ki; daha çok işimiz var, Allah yardımcımız olsun… Bu gemide hep beraberiz… Batmaması için çalışmaktan gayrı şansımız yok…

Selametle…

Mayıs 20, 2008 Yazan: kerimyatkin | Ahlaki Yozlaşma II. | | Henüz Yorum Yok

AHLAKİ YOZLAŞMA I.

AHLAKİ YOZLAŞMA I.

Sokaklarda gençleri dehşetle izliyorum, eminin tarihin hiç bir döneminde ahlak ve haya bu kadar ucuzlamamıştı. Mahremiyet diye bir şey kalmamış. İnsanların özelleri de mi yol diye soruyorum bazen kendime. İşin ilginç yanı bu şekilde davranmak normal karşılanırken eğer müdahale ederseniz yobaz olarak karşılanır ve “ bak işte mahalle baskısı” tavrı ile karşılaşabilirsiniz. Burada evlilik müessesini sorgulamak geliyor içimden. Neydi eskiden, şimdi içi boşaltılıp neye döndü.

Evlilik alalade bir olay olmayıp, her iki birey için de hayatının dönüm noktalarında biridir. Maalesef günümüzde bu müessese en fazla yıpratılan kurumların başında geliyor…

Televizyonlardaki dizileri bir göz atın hepsinde boşanmış çiftler, ayrı yaşayanlar ve çocukları… ve en kötüsü de gayet normal bir durum gibi gösterilen evlilik dışı ilişkiler ve hatta evlilik dışı çocuklar…

İnsanlara sanki “evlilik bir formalitedir, bir kaç yıl beraber olun baktınız gidiyor, bir çocuğunuz olsun sonra evlenirsiniz” mesajı veriliyor… Ve toplumda giderek boşanma sayıları artıyor… Bu sıralar izleyemiyorum, Bir ara Samanyolu tv’de boşanmak istemiyorum diye gerçek boşanma hikayelerinden derlenen bir program vardı ibretle izliyordum… Nerden nereye doğru gittiğimizi gösteren en önemli delillerden biri… Boşanmak bana yıllarca o kadar uzak bir kavram olarak görüldü ki… Ne yaşadığım çevremde ne akrabalarımda yıllardır ayrılan birilerini hatırlamıyorum… Bizde o kadar nahoş karşılanır ki, bi evliliği yürütemeyen kimselerden bir şey olmaz düşüncesi hakimdi. Her zaman güllük gülistanlık mı idi? Elbette hayır, ama denge kurmak gerekirdi. Zaman gelir kan kusulur kızılcık şerbeti içtim denirdi. Göz yaşı dökülür ama göze çöp kaçmış sayılırdı. Boşanma bir hak mı elbette ancak Allah’ın en sevmediği helal…

Şimdi boşanma rakamlarını görünce dehşet duyuyorum… Hadi çiftler bir tarafa ayrılan çiftlerin çocukları yüreklerindeki yara iyileşir mi sizce…

Artık günümüzde bizim mahallenin de en büyük problemlerinden biri olmaya doğru gidiyor boşanma. Gün geçtikçe mütedeyyin camiada da artıyor.

Belki bir başka yazı konusu ama tekbirin sahibi ile birlikte yeniden gündeme gelen çok eşlilik ve muhafazakar camiada parayı bulup voleyi vuranların önce arabasını sonra eşini değiştirmeleri handikapı… en önemli sorun bence evlilikten beklentiler problemi… Ne beklediğini bilmeyenler… Evliliği sadece cinselliğe indirgeyenler…

Zaman zaman görevimizden dolayı dinî nikahlar kıyarak insanlarla ilk birlikteliklerine adımlarına şahitlik diyoruz…

Bununla ilgili izlenimlerimi ve birkaç hatıratı daha sonra aktaracağım…

Selametle…

Mayıs 20, 2008 Yazan: kerimyatkin | Ahlaki Yozlaşma | | 2 Yorumlar

Hz. Hüseyin; Bir Başkaldırı mı, Hilafet Arzusu mu?

Hz. Hüseyin

Hz. HÜSEYİN

Çocukluğu ve Peygamberimizin Sevgisi

Hz. Peygamber (s.a.s)’in Hz. Fatıma (r.anha)’dan torunu, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın ikinci oğludur. Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının beşinde dünyaya geldi. [1]

Rivayetlere göre Hz. Hüseyin’in ismini Peygamber Efendimiz koydu. Hz. Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail (a.s) gelip “Ya Muhammed! Rabbin sana selâm söylüyor. Oğluna, şu Harun’un oğlunun ismini koy diyor” dedi. Peygamber Efendimiz “Ey Cebrail: Harun’un oğlunun ismi nedir?” diye sorunca; Cebrail (a.s) “Şebir” dedi. Peygamberimiz “Benim dilim, Arapça:” buyurdu. Cebrail (a.s) “Öyle ise, bunun Arapça karşılığı olan Hüseyin ismini koy” dedi.[2]

Hz. Hüseyin, Hz. Peygamber (s.a.s)’e çok benziyordu. Hz. Ali (r.a) “Hasan, Rasûlüllah’a göğsünden başına kadar olan kısmında, Hüseyin de bundan aşağı olan kısmında çok benzerdi” (Ahmed b. Hanbel Müsned, 1, 108) demişlerdir.

Hz. Peygamber (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.a)’a son derece düşkün olup onları çok severdi. Onların hakkında,

“Allah’ım: Ben, bunları seviyorum. Sen de sev bunları”

“Hasan ve Hüseyin, benim dünyada kolladığım iki reyhanimdir” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288);

“Hasan ve Hüseyin’i seven, beni sevmiş, onlara kin tutan da bana kin tutmuştur” (

Peygamber Efendimiz (s.a.s) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in gönüllerince oynayıp eğlenmeleri için onlara eşlik eder, bir çocuk gibi onlarla oynardı. Hz. Hüseyin, Rasûlüllah (s.a.s)’dan deve olmalarını istediklerinde hemen yere eğilir ve onları mübarek sırtına alırdı. Arkasından da “Bundan güzel deve olabilir mi?” buyururlardı.[3]

Peygamber Efendimiz, bir gün, cenazelerin konulduğu yerde oturuyordu. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin, güreşmeye başladılar. Peygamber Efendimiz gülerek “Ha gayret Hasan; Göreyim seni, yakala Hüseyin’i!” diyerek Hz. Hasan’ı kayırınca, Hz. Ali: “Yâ Rasûlüllah: Sen Hüseyin’i kayırmalı değil miydin? Hasan daha büyüktür” dedi. Peygamberimiz “Baksana Cebrail’de, Hüseyin’e: (Ha gayret Hüseyin göreyim seni) diyor.” Buyurdu. [4]

Hasan ve Hüseyin hakkında hadis literatüründe pek çok hadis vardır. Hatta en önemli iki hadis mecmuası olan Buhari ve Müslim’[5]de müstakil bir başlık olarak ele alınmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s) torunlarından olan Hz. Hüseyin’in çocukluk yılları Peygamberimizin otağından geçmiştir. Rasûlüllah’ın eğitiminden yetişip imanı yudumlaya yudumlaya büyüyen Hz. Hüseyin’in sonu da şehadet ikliminde gerçekleşmiştir. İnsanın hayatında Allah ve Rasûlü’nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağını derinden kavramış olan Hz. Hüseyin, bu gerçeğe gölge düşürenlere zerre kadar meyletmemiş; bilakis destansı bir tavırla onların önlerine dikilmiştir.

Muâviye, hicretin altmışıncı yılında Recep ayının ortalarında Şam’da vefat etti. Muâviye’nin vefatından sonra Şamlılar Muâviye b. Ebi Sûfyan’ın oğlu Yezid’e bey’at ettiler.

Hz. Hüseyin ve Hilafet İddiası

Hz. Hasan Muaviye ile yaptığı anlaşma ile hilafeti Muaviye’ye bırakmıştı. Bunun karşılığı olarak Muaviye hasana her yıl belli miktarda ödenek ayırmıştır. Hz. Hasan hayatının kalan kısmında ilim ve zühd içinde hayatını geçirmiştir. Onun ölümünden sonra muaviye Hz. Hüseyinin hilafet iddiasında bulunacağı endişesi ile Hz. Hüseyinden biat almak üzere medine’ye kadar gelmiştir. Hz. Hüseyin muaviyeden hak iddia etmeyeceğini belirtmiştir. [6] Yezid’in iktidara geçmesi saltanat seklinde gerçekleşti. Yezid, kendisinin bu şekilde idareyi ele alışına başta Hz. Hüseyin olmak üzere pek çok Sahabe’nin rıza göstermeyeceğini, hatta şiddetli tepkilerle karşılayacağını biliyordu. İktidarı elden kaçırmamak için çok süratli davranıyordu. Hemen Medine valisi Velid b. Utbe b. Ebi Sufyan’a bir mektup gönderdi.

Mektubunda şöyle yazıyordu: “Mektubum sana geldiği zaman, Hüseyin b. Ali ile Abdullah b. Zübeyr’i buldur, onların bana bey’atlarını al! Eğer, bey’attan kaçınırlarsa, boyunlarını vur, başlarını bana gönder: Halkın da bey’atlarını al, Bey’attan kaçınanlar hakkında, Hüseyin b. Ali ve Abdullah b. Zübeyr hakkında olduğu üzere, hükmü yerine getir, Vesselam ” Ancak Hz. Hüseyin kendisin gibi birinin biatının gizli olamaycağını halkın önünde biat etmesi gerektiğini söyleyerek, öncelikle biat etmekten kaçındı ve zaman kazanmaya çalıştı.[7]

Yezidin; Medine valisine yazmış olduğu mektubunda Hz. Hüseyin’den ve ileri gelen sahabilerden bey’atlarını almasını, bu konuda gevşek davranmamasını istediği de kaynaklarda kaydedilir .

Yezid’in iktidarı ele almasından sonra Kûfeliler Hz. Hüseyin (r.a)’e mektuplar göndererek, onu dâvet edip, yanlarına geldiği takdirde kendisini Emirü’l-mü’minin ilan edeceklerini üst üste yazdıkları mektuplarda belirtmişlerdi. Ayrıca şu anda emirleri olmadığından cuma namazına çıkmadıklarını bildirmişlerdi.[8]

Hz. Hüseyin, Medine’den Mekke’ye gidip buradan Küfelilerle haberleşmeye başlamıştı. Kûfelilerin durumunu kesin olarak anlamak için de amcasının oğlu Müslim b. Akil’i Kûfe’ye göndermişti. Müslim Kûfe’de durumun iyi olduğunu, insanların bey’at için hazır bulunduklarını bildiren bir mektup gönderdi. Hz. Hüseyin bu haberden sonra kesin karar verip Kûfe’ye gitme hazırlıklarına başladı.[9]

Hz. Hüseyin Kûfe yolculuğuna hazırlanırken, Abdullah İbn Abbâs, bu yolculuktan vazgeçmesini ısrarla istemişti. Aynı şekilde Abdullah ibn Ömer ve tabiunun ileri gelen âlimlerinden İmam Şa’bî de Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye gitmemesini istemişler, özellikle Iraklılara güvenilmeyeceğini vurgulamışlardı. Ama Hz. Hüseyin Kûfe’ye gitme konusunda kesin kararlıydı .[10]

Yezid, Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye doğru yol aldığını haber alınca, Kûfe valisini değiştirmiş, Basra valisi olan Ubeydullah ibn Ziyad’a ek bir görev olarak, Kûfe valiliğini de vermişti.[11]

Ubeydullah b. Ziyad, Kûfe valiliğini de üstlenince ilk iş olarak Müslim b. Akil’i çok feci bir şekilde şehid etti.[12]

Yezid, Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyad’a Hz. Hüseyin hakkında şu emri veriyordu:

“Şimdi sen, benim istediğim gibi olmakta devam ediyorsun. Yaptığını akıllı ve beceriklilere yaraşır bir biçimde yaptın. Sebatlı, azimli bir kahraman saldırışıyla saldırdın. Başkalarına ihtiyaç bırakmayıp bu işin üstünden geldin. Bana erişen habere göre: Hüseyin b. Ali, Mekke’den ayrılmış, senin tarafına doğru gelmekte imiş. O’na hemen casusları kavuştur. Yollara gözcüler dik. Olanca duruşla bunun üzerinde dur. Seninle çarpışmadıkça sakın kimse ile çarpışma. Her gün, olan bitenlerin haberini bana yaz.”

Hz. Hüseyin’in Kûfe yolculuğu sürerken, gelen haberler hiç de iyi değildi. Müslim b. Akil’in şehid edildiği haberi bile kendisine ulaştığında artık geri dönmek mümkün değildi. Yol esnasında pek çok kişi Kûfe’ye gitmemesini, mutlaka geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Hz. Hüseyin büyük bir kararlılıkla Kûfe’ye doğru yol almaya devam ediyordu. Bu arada kendisi için tuzaklar kuruldu. Gelişen olumsuz olaylar nedeniyle, Hz. Hüseyin beraberindekilere “dileyen dönebilir, ben sizi yanımda zorla götürmek istemem” demişti. Ama hiç bir kimse ondan ayrılmadı. [13]

Hz. Hüseyin, Hurr b. Yezid et-Temimî’nin kumandası altındaki bin kişilik Kûfe süvârî birliği ile karşılaştı. Hurr b. Yezid, Ubeydullah b. Ziyâd’ın emrine uygun olarak hareket ediyordu. Hurr, Ubeydullah’ın emri gereğince Hz. Hüseyin’i Kerbelâ’ya doğru sürükledi.[14]

Ubeydullah b. Ziyad olayın ciddiyetini fevkalade kavramıştı. O sırada Merv valiliğine tayin edilmiş bulunan Ömer b. Sa’d Kûfe’de hazırlıklarını yapıyordu. Ancak Ubeydullah; Ömer b. Sa’d'ı Hz. Hüseyin’e karşı kullanmak istedi ve hemen ona emir vererek ordusuyla beraber Kerbelâ’ya gelmesini istedi. Ömer b. Sa’d, Hz. Hüseyin’in karşısına çıkmak istemiyordu. Bu durumu anlayan İbn Ziyad: “eğer, onunla çarpışmaya gitmeyecek olursan, seni Merv valiliğinden azleder, evini yıkar, boynunu vururum” diyerek tehdit etti. [15]

Durum giderek vahimleşiyordu. Hz. Hüseyin bu durumun önüne geçmek ve kanların akıtılmasına meydan vermemek amacıyla Ömer b. Sa’d'a şu teklifleri yapmıştı: “Ey Ömer! Şu üç teklifimden birini kabul ediniz;

Bırakınız da ben, cihad etmek üzere, hudut boylarına gideyim. Yahut Yezid’in yanına varıp kendisiyle görüşeyim. Yahut dönüp Medine’ye gideyim”. Ama İbn Ziyâd bu teklifleri asla kabul etmiyor ve Hz. Hüseyin’i artık bırakmak istemiyordu.[16]

Ömer b. Sa’d ise Hz. Hüseyin’e karşı her hangi bir saldırıda bulunmuyor ve günler böyle geçip gidiyordu. Ubeydullah b. Ziyâd, son emrini verdi. Ömer b. Sa’d'a yazdığı son emrinde şöyle diyordu:

“Ben seni, Hüseyin’le günler geçiresin, onun selâmet ve bekâsını dileyesin ve benim katımda onun şefâatçısı, kayırıcısı olasın diye göndermedim. Ona ve adamlarına hemen teklif et; hükmüme boyun eğsinler. Eğer, sana teslim olurlarsa, onu ve etrafındakileri bana gönder. Şayet kabule yanaşmazlarsa üzerlerine yürü. Çünkü, o asi ve şakidir.”

Bu emirden sonra Hz. Hüseyin’e saldırılar başladı. Hz. Hüseyin’in yanındaki bir avuç mücahid ve Ehl-i beytten hanım ve çocuklar binlerce askerden oluşan orduya karşı büyük bir direnç gösteriyor ve bir bir şehadet şerbetini içiyorlardı. En son Hz. Hüseyin kahramanca savaştı ve almış olduğu otuzüç mızrak ve otuzdört kılıç yarasıyla bedeni toprağa yığılırken, ruhu şehidlerin ruhlarına karışıyordu.

Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in akrabalarından yetmişiki kişi şehid düştü. Adeta Ehl-i beyt, tümden imha edilmek istenmişti. Kufelilerden de seksensekiz kişi ölmüştü.[17]

Hz. Hüseyin, Hicrî altmışbirinci yılın on Muharreminde şehid olmuştu. Şehid düştüğünde elliyedi yaşında idi.[18]

Hz. Hüseyin’in şehadeti Ömer b. Sa’d'ı ve Yezid’i derin bir şekilde etkilemiş ve üzülmelerine yol açmış olduğu rivyet edilmektedir. Ancak bu üzülmelerin ne anlamı olabilirdi. Hz. Hüseyin’in şehadetine yol, açan öncelikle Yezid olmuştu.[19]

Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in torununu ve büyük İslâm kahramanını canevinden vuranlara müslümanların iyi nazarla bakması ise asla mümkün değildir .

Hz. Hüseyin’in Hilafet İddiasının Altında Yatan Nedenler.

Merhum Mevdûdî Kerbelâ olayını ele aldığı “Hz. Hüseyin’in Şehadeti Üzerine” adlı yazısında İslâmî yönetimin temel ilkeleri açısından Hz. Hüseyin’in karşı çıktığı, reddettiği yönetimin durumunu şöyle belirler: “Yezid’in, babası Muâviye’ye halef tayin edilmesi, kişilerden Allah’ın hakimiyetine dille inanmalarının istendiği monarşi türünün başlangıcının işaretidir. Uygulamada bütün önceki monarklar gibi müslüman yöneticiler de hâkimiyetin tek kaynağı imişcesine davranmışlardır, yani hakimiyet monarkın ve kanunî haleflerinindir. Monarkın hayat, mülkiyet, şeref ve tebaanın her şeyinin tartışmasız sahibi olduğu sanılmıştır. İslâm devletinin en önemli amacı Allah’ın sevmediği kötülükleri önlemek ve yok etmek olduğu gibi, râzı olduğu iyilik ve faziletleri de yerleştirmek ve emretmek iken; otokratik yönetimlerin amacı arazi gasbetmek, mal-mülk sahibi olmak, haraç-vergi toplamak ve hayvanî arzuları doyurmaktan öte geçmiyordu. Bu dönemde müslüman yöneticiler ve hükümet Sezar’ın ihtişam ve debdebesini adaletin yerine ise zulmü ve otoriteyi benimsediler. Lüks ve israf aldı yürüdü. Yöneticiler meşrû olanla gayri meşrû olanı birbirinden ayırmadılar. Politika artık ahlâktan yoksun hale gelmişti. Memurlar halkın içinde Allah korkusunu yerleştirmek yerine, onları kontrol altında tuttular, bilinçlerini artırma yerine, tahrik ve rüşvetle onları kazanmaya çalıştılar. Yezid’in kendisine halef olarak atanmasıyla İslâmî yönetim sistemi temellerinden sarsılmış ve yerini babadan oğulla geçen bir monarşizme bırakmıştı. O andan itibaren halifenin seçimini belirleyen ilke askıya alınıp zeki ve zengin olanlar ümmetin serbest oylarıyla seçilme yerine, yönetimi birer birer ele geçirmişlerdir. Krallığın egemen olmasıyla birlikte şûrâ sistemi de köklü bir değişime uğradı. Monarşik yönetim kişisel ve despotik yöntemlere dayanıyordu. Artık şûrâ heyetinin üyeleri, prensler, dalkavuklar, saraylılar, eyalet valileri ve askerî komutanlar olmuştu. Kralların egemen olmasıyla birlikte vicdanların sesi boğuldu ve söz hürriyeti tümden inkâr edildi. Bu dönemde ağzını açan ancak hükümdarın ve hükümetin lehine konuşabiliyordu. Aksi durumda ise susması gerekiyordu. Vicdanların üzerindeki baskı öylesine ağırdı ki, gerçeği söylemekten kendisini alamayan olursa, ya özgürlüğünü yitirip zindana tıkılıyor, ya da hayatından oluyordu. İmparatorluk rejimi sorumlu yönetim kavramından tümüyle yoksundu. Onun için Allah önünde sorumluluk sözde kalan bir şeydi ve pek az olarak uygulamada kendini gösterebiliyordu. Halk önünde sorumluluk duygusuna gelince; kimsenin imparatorlardan bir açıklamada bulunmalarını istemek cesareti yoktu… Hilâfet otokratik yönetime dönüşünce kamu hazinesi ilâhî veya kamu malı olacağı yerde tümüyle kıralın özel mülkü haline geldi. Hem meşru, hem meşru olmayan yollarla para alındı ve meşru olsun olmasın rasgele harcandı. Kimsede en ufak bir hesap sorma cesareti kalmamıştı. Devletin gelirlerinin tümü, sıradan bir postacıdan devlet yöneticisine kadar herkesin harcayabildiği ölçüde bir zevk ve eğlence aracı haline geldi. Yöneticilik yetkisinin kamu malını rasgele harcamak için bir belge olmadığı gerçeği kimsenin umurunda bile değildi. Kamu hazinesini diledikleri biçimde tüketebileceklerine ve kimsenin kendilerinden hesap sormaya cesaret edemeyeceğine iyiden iyiye inanmışlardı.

Yalnızca krallar, prensler, soylular, memurlar ve kumandanlar değil, sarayla uzaktan yakından ilgisi olan erkek ve kadın hizmetçiler bile hukukun üstünde sayılıyorlardı. Halk gerek bedenen, gerekse ahlâken devlet görevlilerinin merhametine kalmıştı. Halkın kaderini çizen iki zıt ölçü vardı: Biri güçlüler, diğeri ise zayıflar için. Mahkemede yargıçlara baskı yapılıyor, kararlarında adaletli olmaya çalışanlar, karşılığında ağır fiyat ödemek zorunda kalıyorlardı. Allah’tan korkan kadılar ilahi cezaya çarpılmamak için işkence ve zindanları zulmün ve şımarıklığın elinde oyuncak olmaya tercih ediyorlardı”[20]


[1] Kummi, Kitabu’l-Maklat ve’l-Fırak Fıraku’ş-Şia, trc. Hasan Onat, s. 93, 2004 Ankara

[2] Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 28, 2000 İstanbul

[3] Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 29

[4] Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 30

[5] İlyas Üzüm, “Hüseyin” DİA, XVIII, 521-522

[6] Abdulhüseyn Zerrinkub, İslâm Şafağı, s. 151-155, İstanbul, 2002

[7] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 518; Abdulhüseyn Zerrinkub, İslâm Şafağı, s. 158; Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 40

[8] Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 46

[9] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 519

[10] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 519

[11] Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 56

[12] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 519; Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 77

[13] Mustafa Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 125

[14] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 520

[15] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 520; Abdulhüseyn Zerrinkub, İslâm Şafağı, s. 159

[16] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 520

[17] Abdulhüseyn Zerrinkub, İslâm Şafağı, s. 159

[18] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 520

[19] Ethem Ruhi Fığlalı, “Hüseyin”, DİA, XVIII, 520; Abdulhüseyn Zerrinkub, İslâm Şafağı, s. 159

[20] Mevdudi, Hz. Hüseyin-Bir Uyar /Bir Sembol, İst. 1985

Mayıs 19, 2008 Yazan: kerimyatkin | Hz. Hüseyin: Bir Baş Kaldırı mı, Hilafet Arzusu mu | | Henüz Yorum Yok