KÛTU’L-KULÛB (EBU TALİB el-MEKKÎ)
hazırlayan: Abdulkerim Yatkın
MÜİF Mezhepler tarihi
KÛTU’L-KULÛB ADLI ESERİN TANITIMI
Yaşadığı dönemde meşhur olan pek çok kimse zamanın geçmesinden sonra unutulur ve hatırlanmaz olurlar. Yada öyle kimseler vardır ki yaşadığı zamanda herhangi bir şöhrete haiz olmamalarına karşın yaşamı sona erdikten sonra tanınabilirler. Bunda da en önemli etken şüphesiz kişilerin kaleme adlıları eserlerdir. Kişiler baki değildir ancak eserleri ve düşünceleri kimi zaman zamanı aşarak yaşamaya devam eder.
Ebu Talib el-Mekkî bu dünyadan irtihal ederli on bir asır gibi uzun bir zaman olsa da onun kaleme almış olduğu eseri Kût’l-Kulûb sayesinde şöhret bulmuş ve adı sık sık bahse konu olan bir zattır.
A- ESERİNİ YAZMA SEBEBİ
El-Mekkî eserini diğer eser yazan müellifler gibi ihtiyaca binaen yazmıştır. Eserini yazma sebebini tam olarak belirtmemekle beraber şunlar göz önüne alınabilir:
1- Tasavvuf eğitimine hizmet;
el-Mekkî eserinde genelde tasavvuf eğitimi ile ilgili konuları sûfînin sulûk ahvalini geniş bir şekilde almıştır . bu yönüyle diğer tasavvuf klasiklerinden farklılık arz eder. Ve bundan Sünni tasavvuf çevrelerinde itibar kazanmıştır.
2- Olumsuz gördüğü bazı hususlara dikkat çekme;
3- Mutasavvıfların bilgi nazariyesine katkı;
el-Mekkî eserinde batın ve zahir ilimleri izah etmiş ve bu ilimlere geniş yer ayırmıştır.
4- Mutasavvıfların kuranı ve sünneti nasıl anladıklarını ortaya koymak.
Kendinden sonrakilere göre kitap ve sünnete daha sıkı sarıldığı ifade edilen, Ebu talib el-Mekkî eserinde bolca ayet ve hadis kullanmıştır. Bunları verirken de bunarlın yorumundan bahsetmiştir. Bu mutasavvıfların ayet ve hadisleri nasıl anladıklarını ortay koyma açısından oldukça önemlidir.
B-ESERİN BAZI ÖZELLİKLERİ
Eserin tam ismi şu şekildedir. “Kût’l-Kulûb fî Muameleti’l-Mahbûb ve Vasfı Tarikı’l-Mürîd ile .Makamı’t-Tevhid”. Eserin kaleme alınış tarihi hakkında yeterli bilgi mevcut değildir.
Eserin pek çok yazma nüshası bulunmaktadır. En eskileri Veliyüddin ve Köprülü kütüphanelerinde bulunaktadır. Kitabın çok sayıda şerhleri de mevcuttur bunlar arasında en önemlisi; Ebu Abdillah et-Taberi b. Abdillah el-Muhtedi Tebsîtu, Kitabı Kûtu’l-Kulûb fi Muamelati’l- Mahbub’tur. Ayrıca eseri Zeynuddin Muhammed b. Halef b. Said el-Endülüsî el-Umavî, el-Vusul ile Garazı’l-Matlub min Cevahiri Kûtu’l-Kulûb, adıyla intisar etmiştir. Eser üzerinde Abdulhamid Abdulmun’im Medkur (master çalışması), Bilal Saklan (Kûtu’l-Kulûb’te geçen hadislerin sıhhat açısından incelenmesi il ilgili), Hüseyin Certel Ebu (Talib el-El-Mekkî’de Dini Yaşayışın Psikolojisi) çalışmaları mevcuttur.
C- ÖNEMİ
Öncelikle eser Ebu Talib El-Mekkî’nin günümüze kadar gelmiş yegane eseridir. Bun dan dolayı el-Mekkî hakkında müracaat edilebilecek en önemli eserdir. Bunun sayesinde el-Mekkî’nin görüşleri hakkında malumat sahibi olabiliyoruz. İslam tasavvufunun gerek malzeme gerekse metot bakımından önemli kaynağını oluşturması bakımından ve başta Gazali olmak üzer pek çok sûfîyi etkilemesi bakımından önem arz etmektedir. sûfîlik ve sulûk hakkında geniş malumatın yanı sıra, Kûtu’l-Kulûb Ebu Talib el-Mekkî’den önce yaşamış pek çok sûfî ve zaidin görüşlerini ihtiva etmektedir. bundan dolayı İslam tasavvufu hakkında önemli bir kaynak eserdir. İbn Hacer el-Mekkî Mürşidi olmayan bir kişinin amel etmesi için İmam Kuşeyrî’nin Risalesi, el-Mekkî’nin Kûtu’l-Kulûb’u, Gazzalî’nin İhya’sı, Suhreverdî’nin Avârifü’l-Meârif’ni tavsiye etmektedir.
D- MUHTEVA VE ÖZELLİKLER
Sünni tasavvufun önemli kaynak kitaplarından biri olan Kûtu’l-Kulûb Sünni tasavvufun muhteva ve örneklerini sunar ve Ehli Sünnetçe de kabul görmüş bir eserdir. Eserin muhtevasına bakıldığında itkad, kelam (inanç), fıkıh-hukuk, ahlak ve tasavvuf konularını içerdiği görülebilir. Eserde fıkıhla ilgile de oldukça geniş malumatlar verilmiştir. Buradan hareketle el-Mekkî’nin şeriatla tasavvuf arasında bir köprü kurmaya çalıştığını görebiliriz.
E- KAYNAKLARI
Bilal Saklan’ın belirttiğine göre eserde açık bir şekilde el-Mekkî faydalandığı kaynakları belirtmemiştir. Ancak eserin muhtevasından el-Mekkî’nin faydalandığı kaynaklar üç grupta toplanabilir.
a- Müellifin kandine has kaynakları. Kendisinden doğrudan veya dolaylı olarak ilim aldığı şeyhlerini bu grupta değerlendirebiliriz.
b- Günümüze kadar ulaşmamış yazılı eserler.
c- Elden ele dolaşa dolaşa günümüze kadar gelmiş eserler.
Bunlar içerisinde el-Mekkî’nin en çok başvurduğu kaynaklar birinci grup kaynaklardır. Hocaları içerisinde en çok önem atfettiği Hasan-i Basrî’dir. Onun bu ilmin metodunun ilk defa ortaya koyan olarak görür. Onun eserlerinin takip ettiğini, yolundan yürüdüğünü ve ışığı ile aydınlandığını söyler. Kendisi bu ilmi İmamlar vasıtası ile ondan elde ettiğini belirtir. İbrahim b. Edhem de yine Ebu Talib el-Mekkî’nin sözüne müracaat ettiği sufilerin başında gelir. Ona göre İbrahim b. Edhem de bu ilimde imamdır. Nübüvvet mertebesinin bir alt derecesi olan hullet makamındadır. Daha sonra Sehl et-Tüsteri’den bahseder. Onun imamı ve şeyhinin şeyhi olduğunu bahseder. Onun faziletinden kimsenin şüphe duymadığını belirtir. Kitabına “el-Kût” diye isimlendirmesini et-Tüsterî’nin etkisi ile isimlendirmiştir. Ayrıca diğer bir isim olarak Muhasibî de el-Mekkî’nin faydalandığı şeyhlerinden birisidir. Ancak el-Mekkî eserinde Muhasibî’nin Raiye’sinden bahsetmemektedir. Buradan bu esere muttali olmadığı sonucuna varılabilir.
El-Mekkî’nin kaynak olarak kullanıp da günümüze kadar ulaşmayan bazı eserlerinde bulunduğu muhakkaktır. Ebu Said İbnu’l-Arabî’nin “Tabakatu’n-Nussak”ı ile Ahmed b. Ata’nın Şerefu’l-Fakr bu gruba giren eserlerdir. Ayrıca isim zikretmeden de bazı kitaplardan bahsetmiştir.
El-Mekkî’nin kaynak olarak kullanıp da günümüze kadar gelmiş olan eserlerin başında Ahmed b. Hanbel’in “müsned”i, Ebu Davud’un “Sünen”i gelmektedir. Ayrıca baz şeyhlerinin de yazılı eserlerine muttali olduğunu görmekteyiz. Ancak yine de eserde yazılın kaynaklara atıflar hemen hemen yok gibidir genelde bilgiler şifahi olarak nakledilmiştir.
F- İSLAMİ İLİMLER VE KÛTU’L-KULÛB
Eser etraflı bir şekilde incelendiğinde el-Mekkî’nin çok yönlü bir alim olduğu gözlenebilir. Tefsir hadis, fıkıh ve kelamla ilgili konula vakıf olmakla beraber sahabe ve tabiinle ilgili ahvali de yakından bilmekteydi. Kerramiyye, Mürcie, Mutezile gibi fırkaların görüşlerini yakından bilmekle beraber Tevrat ve İncil’e de vakıftır.
a- Tefsir İlmi ve Kûtu’l-Kulûb
Eserinde tefsirle ilgili bazı uygulamalar görülebilir. Tefsirle uğraşabilmek için kişinin bazı vasıfları taşıması gereklidir.
1- Evvela bu kişi Arap kelamını ve dil kaidelerinin çok iyi bilmelidir. Sonra nassların anlaşılması ve tefsirine yardımcı olacak ilimlerde özellikle Maâni ilminde derinliğine bilgi sahibi olmalıdır.
2- Kur’an’nın tilavetini çokça yapmalı ve onunla meşgul olmalıdır.
3- Kişinin bidatlerden, haramdan günahlardan ve şüpheli şeylerden kaçınıp, Allah Taâlâ’nın emirlerine teslim olmalıdır.
El-Mekkî erseinin çeşitli yerlerinde ayetler vererek bunları açılamıştır. Bunları yaparken de öncelikle Kur’an’ı Kuranla tefsir etme yoluna gitmiştir. Mesela “Ramazan ayı ki, insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edip açıklayıcı olarak Kur’an o ayda indirilmiştir.” (Bakara 2/185) Ayeti kuranın indirildiği ayı belirtmekle beraber gece mi gündüz mü olduğunu belirtmemiştir. Fakat ikinci beyanda “Biz onu mübarek bir gecede indirdik” (Duhan 44/3) Kur’an’ın gece nazil olduğu belirtilmiştir. Bunun hangi gece olduğu da yine “Biz onu Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir 97/1) ayetinde beyan edilmektedir.
İkinci olarak el-Mekkî Kur’an’ı sünnet ile tefsir eder. Kuranda mücmel kalan yerleri peygamberimizden rivayet ettiği hadislerle açıklar. Daha sonra ise başvurduğu kaynaklar sahabe kavli ve tabiinden olan müfessirlerdir. Ancak genelde el-Mekkî’nin ayetleri yorumlamasında tasavvufi bir bakış açısı mevcuttur. Mesela tövbe suresindeki umre gazvesi ile ilgili 91-93 ayetleri fakirliğin zenginliğe üstünlüğü olarak yorumlamıştır oysa ayette böyle bir yoruma imkan verilmemektedir. Onun bu tavrını garipsememek gerek zira o kuranın anlaşılması ve tevilinde çeşitli derecelerin olduğunu varsayar. Kur’an’nın umum ve hususu, muhkem ve müteşabihi, zahir ve batını olduğu, umumun avam halk için, hususun havass halk için, zahirin zahir ehli için, batını da batın ehli için olduğunu kabul eder.
b- Fıkıh İlmi ve Kûtu’l-Kulûb
Kitap aslında seyr-u sulûk kitabı olmakla beraber bazı fıkıh kurallarını da yeri geldikçe aktarmaktadır. Bunlardan bazıları “ Sünnet veya icma tahsis etmediği müddetçe ilim umum ifade eder.”, “Sünnet açıklayıncaya kadar mücmel aynı hal üzerine devam eder.” , “Zayıf hadis rey ve kıyasa tercih edilir.”, “ Sukûtî icma istinbat ve istidlal kaynaklarındandır.” Aynı şekilde çoğu ibadetlerle ilgili olmak üzere bazı fıkhî bilgiler de içermektedir. Fıkhî konuların çoğunda Peygamberin sünnetine ve hadise istinat etmiştir. El-Mekkî pek çok konuda fukahanın cumhuru ile ittifak halindedir. Eserde ayrıca ibadetler konusunda fıkıh kitaplarında olduğu gibi sadece şart ve rükünleri vermekle yetinmemiş, bunlara ek olarak ibadetlerin ruh ve adabına, ahlaki tesirlerine, nefis tezkiyesi konusundaki fonksiyonların üzerinde durulmuştur. İbadetlerdeki şakileri sadece zahiri hareketler manzumesi olarak görmemiş ihtiva ettiği manalar üzerine durmuştur.
Kûtu’l-Kulûb’da fukahaya yapılmış bazı tenkit ve öneriler de mevcuttur. Hallerini ıslah etmeleri amellerinde ihlaslı olmaları tavsiye edilmiştir. El-Mekkî eserinde tek bir mezhebin görüşleri yerine telfikî bir yol izlemiş çeşitli mezheplerin görüşlerini duruma göre benimsemiş ve eserinde aktarmıştır.
c- Kelam İlmi ve Kûtu’l-Kulûb
El-Mekkî döneminin kelam fırkalarının görüşlerini çok iyi bilmekteydi. Ancak ona tam manası ile bir mütekellim diyemeyiz. Buna rağmen İbnu’n-Nedim onu kelam ilmi müelliflerinden saymıştır. El-Mekkî Kûtu’l-Kulûb’ta diğer mutasavvıf ve selef alimlerinde olduğu gibi kelamı İslam’ın aslıda olmayan muhdes bir ilim sayar. Kûtu’l-Kulûb’da kelamın rey ve ala dayanan pek çok şeyin aslı cehalet olmakla beraber cahiller yanında ilim sayıldığından bahseder. Kelamcıları eksiklik içinde olduklarını selefin sünnetinden ayrıldıklarını , batıl şeylerle meşgul olduklarını ifade eder. Mesela sıfatlar konusunda tamamen nakle dayanmak gerektiğini akıl ve kıyasla Allah’ın sıfatlarının araştırılmasının tehlikeli olduğunu söyler. Allah’ın kendini nasıl vasıflandırıyorsa peygamberden nasıl işitilmişse öyle kabul edilmesi gerektiğini vurgular. Tipik bir selef akide örneği gösterir.
Ebu Talib ayrıca Allah’ın Zatı’nın kemal ve celaline yakışmayan teşbih temsil ve noksanlık sıfatları da nefyetmekte ve bunu da tevhdin şartlarından saymaktadır. Kûtu’l-Kulûb’da sıfatların dışında Halku’l-Kur’an, İslam-İman, İmanın artıp artmayacağı, va’d vaid, Murtekibu’l-Kebira, ru’yetullah vs. konulara da yer verilmiştir. Selefi bir metodu takip etmesine ve ehli sünnet sünnete tabi olmasına rağmen tenkitten de kendini kurtaramamıştır.
d-Hadis ilmi ve Kûtu’l-Kulûb
Sünneti en sağlam yolun ismi olarak gören el-Mekkî Hz. Peygamberin sünnetini aziz kitabın tefsirinde ihtiyaç duyulan ve Cenab-ı Hakk’ın bize bahsetmiş olduğu bir nimet olarak görmekte ve şöyle demektedir. Allah Teâlâ’nın bize nimet olarak bahşetmiş sünnet İslam nimeti gibidir. Çünkü azizi kitabın tefsirini Hz. Peygamber’in Sünnetine bırakmıştır. Ayrıca Allah Teâlâ ona itaat etmeyi kendisine itaat olarak öngörmüştür. Peygamberi sevme konusunda ise onun sünnetini rey ve akla, yardımını da mal, nefis ve söze tercih etmek olduğunu belirtir. Onun Kûtu’l-Kulûb’ta kullandığı hadisleri Bilal Saklan sıhhat ve şakil yönünden incelemiştir.
e-Tasavvuf İlmi ve Kûtu’l-Kulûb
Kûtu’l-Kulûb Serrac’ın “Luma’”, Kelabazi’nin “Taarruf” ile birlikte h. 4. asırda Sünni tasavvufun gerek malzeme gerekse metot bakımından önemli kaynaklarından sayılmıştır. Tarikatın incelikleri konusunda benzerinin tasnif edilmediği ve tatbiki tasavvufun örnekleri ile dolu bu eser, seyr-u sulûkle sufilerin yollarının bölümlerini tarif etmekte, bu yola sulûk edenlerin mükellef olduaları mücahede ve muameleler ile yükselecekleri makam ve menzilleri anlatmaktadır.
G- TESİRLERİ
Tasavvufta Hasan-ı Basrî’yi imam kabul eden ve bu ilmi din bilginleri vasıtası ile ondan elde eden el-Mekkî Kûtu’l-Kulûb’u telif etmiş ve bu değerli eserinde tasavvufi araştırmalar sahasında bazı yenilikler yapmıltır. Çok sayıda tarihçi ve sufi tarafından, “zahid, çok ibadet eden Salih bir insan”, “ İslam’ın ileri gelenlerimden ve dinin direklerinden”, “ O va’z ve tasavvufta tatlı bir dile sahiptir”, o sufiyyenin şeyhidir “zevk ve vecd ehlinin efendilerinin efendisidir” şeklinde pek çok iltifata mahzar olmuş bir şahsiyettir. Kendisinden sonra gelen pek çok sufiyi fikirleri ile etkilemiştir. Kûtu’l-Kulûb tasavvuf camiasının el kitabı haline gelmiştir.
Gazali ihyasında bu kitabın insanları diğer kitaplardan ziyadesi ile tesir ettiğini vurgulara ve bunu bazı nedenlere bağlar.
a- onların mücmel bıraktıklarını açıklamıştır.
b- Tertibi onlarınkinden farklıdır.
c- Onların uzatmış oldukları konuları kısa anlatmıştır.
d- Tekrarlar hazfedilmiştir.
e- Anlaşılması güç mübhem ve muğlak konular tahkik edilmiştir.
Ayrıca Gazzali ihyadaki kitap ve fasıl başlıları konusunda Kûtu’l-Kulûb’dan istifade etmiştir.
H- KÛTU’L-KULÛB’A YÖNELTİLEN TENKİTLER
Kûtu’l-Kulûb tarih boyunca pek çok methiyelere mahzar olmakla beraber tenkitten de kendini kurtaramamıştır. Hatib el-Bağdadî el-Mekkî’yi “ eserinde özellikle sıfatlar konusunda münker ve çirkin şeyler anlatmıştır.” sözleriyle tenkit ederken ibnü’l-Cevzî biraz daha şiddetlendirerek unları der: “ Ebu Talib el-Mekkî Kûtu’l-Kulûb adlı eserinde itikat konusunda fasid bilgiler zikretmiştir. Bu tenkitlere Semani ve Zebidî de katılımıştır. El-Bağdadî ve diğerlerinin tenkitlerine karşı İbn Abbâd el-Mekkî’yi şiddetle svunmuştur. “ Hatib’in el-Mekkî sıfatlar konusunda insanlarının mezhebine muhaliftir, tarzındaki ifade muhalefetin keyfiyetini izah etmediği için mücmel bir iddiadır. Şayet itiraz sahibi bu sözüyle sıfatların sübutu, kıdemi gibi konularda bidati gerektirecek bir muhalefeti gerektiriyorsa, el-Mekkî’inin sözlerinde böyle bir muhalefete delalet edecek bir söz yok. Yok bidatle suçlamayı gerektirmeyecek zahir ile batın arasında meydana gelmiş telifi mümkün bir muhalefeti kastediyorsa bu caizdir ve itiraz sahibinin bu konuda delili de yoktur.” Der. Bunların dışında İbn Kesir, İbn Teymiyye ve Sağanî gibi bazı alimlerde Kûtu’l-Kulûb’ub içinde asılsız haberlerin bulunduğunu söylemektedirler. İzmirli İsmail Hakkın da Kûtu’l-Kulûb’ da uydurma hadislerin bulunduğu kanaatindedir.
I- KÛTU’L-KULÛB’DAKİ HADİSLER
Zaman zaman özellikle tasavvuf kitaplarında pek çok zayıf hadisler rivayet edilmiştir. Bunların rivayet edilmesinde genelde öğüt verici ve anlam bakımından tasavvuf zihniyetine uygun hadisler tercih edilmiştir. Ancak bazen de belki bilerek veya bilmeyerek bu konuda mevzu hadislere de yer verilmiştir.
Bilal Saklan’nın tespitine göre
Merdud olanlar
Garip : % 2,5
Zayıf: %25,4
Aslı olmayan, kaynaklarda bulunamayan ve mevzu olanlar: 17,7
Toplam: 45,7
Makbul olanlar :
Muttefekun aleyh: %12,6
Hasen/ Sahih: 14,5
Hasen 6,8
Hasen/Garib: 3,4
Toplam: %42
Merdudlar daha fazladır.
KÛTU’L-KULÛB’N İÇİNDE YER ALAN BAŞLIKLAR
Kitabın gerçek adı Kûtu’l-Kulûb fî Muâmalati’l-Mahbûb ve Vasfı Tarîkı’l-Mürîd ile Makami’t-Tevhid’dir. Kırk sekiz faslı (bölümü) ihtiva eder.
1- Muamele ile ilgili ayetler
2- Gece ve gündüz evradının (namazlarının) yer aldığı ayetler
3- Müridin gece ve gündüz yapacağı ameller
4- Sabah namazının selamından sonra müstehab olan dua ve kıratlar
5- Sabah namazından sonra okunacak seçilmiş dualar
6- Müridin sabah namazından sonra yapacağı amaller
7- Gündüz evradı
8- Gece evradı
9- Fecir vakti
10- Zeval vakti ve hesaplanması
11- Gündüz ve gece namazlarının faziletleri
12- Vitir ve gece namazının fazileti
13- Gece namazına kalkanın okuması müstehab dualar
14- Gecenin taksimi ve teheccüd ehlinin evsafı
15- Kulun tesbih, zikir ve namaz virdleri. Namazı cemaatle kılmanın fazileti, duaların makbul olacağı saatler. Tesbih namazı, şiar edinilmesi müstehab olan şeyler
16- Tilavet ve tilavet ehlinin vasıfları
17- Mufassal ve muvassal kelam. Garibü’l-Kur’an. Amel ehli olanlar ve gafiller
18- Gafillerin kerih vasıfları
19- Cehri ve hafî kıratlar
20- Faziletli gecelerin ve günlerin ihyası
21- Cuma namazı ve evradı
22- Oruç ve oruç tutanların vasıfları
23- Nefsin muhasebesi ve vaktin gözetilmesi
24- Müridlerin evradı ve ariflerin bunu fazlası ile yapmaları
25- Nesi tanımak ve ariflerin halleri
26- Murakabe ehlinin müşahedesi
27- Müridlerin yollarının esasları
28- Mukarrebûn’un murakabesi ve yakın ehlinin makamları
29- Mukarrabûn velilerin makamları
30- Kalbin vasfı ve kalbe gelen düşüncelerin vasfı
31- İlimle ilgili bahisler: dünya ve ahiret alimleri, zahir ve batın ilmi, bunlar arasındaki fark ve fazilet dereceleri
32- Yakînin makamları. Yakin ehli olanlar. İçinde muttakilerin hallerinin bulunduğu yakin makamlarının aslı. Bu dokuz tanedir: a- Tevbe b- Sabır c- Şükür d- Reca e- Havz f- Zühd g- Tevekkül h- rıza ı- Muhabbet
33- İslam’ın şartları
34- İslam iman ve sünnete bağlanmak. Kalbin itikadı, insanların zahir ilme göre muameleleri. İslam’ın direkleri, imanın rükünleri. İmanın İslam’la birleştirilmesi. Kalbin amele iktiram etmesi, imanla İslam arasındaki fark, imanda istisna (inşallah demek). Nifaktan çekinme, selefin bu konudaki yolu
35- Sünnet faziletleri, bazı şeriat adabı. Kalbin zahir ilme bağlı kalması. Bunlar on altı haslettir.
36- Şeriatın ve imanın aslı. Müslüman olmanın şartları. Kişinin Müslümanlığını geliştirmesi. Allah sevgisinin alameti. Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakkı. Vücutla ilgili sünnetler. Sakalla ilgili bid’at ve günahlar. Bu konudaki bazı rivayetler. Nafile namazlar ve bunları azaltmanın keraheti
37- Kebair (büyük günahlar). Kafirlerin hesaba çekilmeleri meselesi
38- İhlas ve niyet. Hallerin tasarrufundaki niyet güzel olması. Fiillerle ilgili niyetlere bir takım afetlerin girmesinden sakınmak.
39- Azıkların azaltılması veya çoğaltılması
40- Yemekler. Yemek yemenin sünnetleri ve adabı; mekruh ve müstehabları
41- Fakirliğin fazilet ve vecibeleri. Fukaranın genel ve özel vasıfları. Hediyenin kabul veya reddedilmesi bu konuda selefin yolu.
42- Yolculuk ve yolculuk etmenin maksatları
43- İmam imamet ve cemaat
44- Din kardeşliği, sohbet, Müslümanları sevmek, kardeşliğin hükümleri. Muhabbet ehlinin vasıfları
45- Evlenmek ve evlenmemek. Hangisi daha iyidir? Kadınlarla ilgili hükümlerin ihtisarı.
46- Hamama gitmek
47- Meslek, geçim, alış-veriş, tüccarın ve meslek erbabının bilmesi şart olan bilgiler
48- Helaller, haramlar, şüpheli olanlar. Bunun çeşitli örneklerle açıklanması.
MESEL-Ü A’LÂ
Yazan Muhammed Şerafeddin Yaltkaya
Mihrab dergisi 3-4 Sayı 1339
MESEL-Ü A’LÂ
Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerden istihraç olup dini celilimizin esaslarını teşkil etmekte olan (mü’min bih) namıyla yad ettiğimiz (ementü billah…) altı madde cümlenin ma’lum olduğu vache üzre şeârı İslâmiyedeki dini dünyevi ne kadar fezâîli İslamiyye varsa cümlesi bu altı maddenin ürünüdür.
Bu ümmehatı itikadımızın en güzel delilleri bizzat Kur’an-ı Kerim ve hadisi eşriflerde mevcut olduğundan din imamları bu iki menba’ı aslımızdan hiç bir suretle harice çıkmağa lüzum hissetmeyerek yalnız bu delilleri beyan ile iktifa etmişler ve pek makbul aynı zamanda gayet makul bir harekette bulunmuşlardır. Her türlü hata ve kusurlarına rağmen İslâm’ın vahdet fikriyyesini muhafaza etmiş olan Emevî’lerden sonra Irak’ta kurulan Abbasî hükümeti zamanında zaten bozulmaya başlamış olan Vahdet-i İslâmiyye bütün bütün tarumâr olmuş ve ortaya türlü türlü mezhepler çıkmıştı. Bu sırada kelâmcıların serdefteri olan Ebu Hasan Eş’arî hazretleri zuhur edip Ehl-i Sünnet’in sözlerini savunmaya mesai hasretedek meydan almış günegün mezhepleri tevfike ve bazılarını dahi Ehl-i Sünnet görüşleri ile tevfika muvaffak olmuş idi.
Kendilerinden sonra İbn Mücahid vs. gibi öğrencileri üstatlarının eserlerini takip etmişler ve üstatlarının taraftarlarını çoğaltmışlardır. Ebu’l-Hasan el-Eş’ari hazretlerinin talebelerinden ilim tahsil edenlerin içinde pek meşhur Kadı Ebu Bekir el-Bakıllânî ikinci Eş’arî olmuş. Ve Eş’arî tarikatının imamet makamını işgal etmişti. Bu zat akâîd-i diniyyeyi ispat sadedinde arzın arz ile adem-i kıyamı ve yine arzın iki zamanda adam-i bekası Gibi mukaddemâtı esas tutup bunların üzerlerine delillerini bina etmiş ve delillerine esas olan bu mukaddemâtın butlanı ile medlûllerin dahi butlanını kabul etmiş olduğundan bu mukaddemâta akâîdi imaniyye derecesinde ehemmiyet atfetmiş ve bunkları cerh etmeyi akâîdi imaniyyeyi cerh etmek gibi telakki eylemiş idi. Bu zatın mesaisi ile tarikatı Eş’arîyye zirve kemaline ulaşmış ise de şunu unutmamak lazımdır ki, o tarihlerde felsefe ile beraber talim edilen mantık ulûm-u felsefenin az –çok akâîdi diniyyeye mebayeti dolayısıyla kelâmcılarca hoş görünmemekle kelâmcılar mantığa karşı lakayt kaldığından bazen kıyasatın şekli ve suretlerini Ebu Bekir el-Bakılln^^i hazretleri dahi kitaplarında gayri sınai surette irad ediyordu.
Bu zatın makableri içinde en mühim bir sima olmak üzere Gazzâlî’nin üstadı İmam-ı Haremeyn’i görüyoruz. Bunun Kitabu’ş-Şamil ve bunun telhisi olan Kitabu’l-İrşad’ı Eş’arîlerin yegane kitabı olmuştu.
Bunlardan sonra mantık intişar ile herkes tarafından okunmaya başlanmış. Ve mantığın vazifesi tertip fikrinin hak ve hakikatini istihdaf edip etmediğinin tayini olduğu anlaşılıp yalnız felsefeye değil tüm ilimlere hadim olduğu bilinmişti. Bu ikinci devrede yetişen kelamcılar İmam Haremeyn ve İmam Haremeyn’den önceki ulemanın tevhid etmiş oldukları mukaddimatı tetkik ile bunların bir çoklarına muhalefet etmiş oldukları gibi “menâhic ve edillenin butlanı ile medlulün butlanı lazım gelmesini” dahi reddetmişlerdi. Gazzâlî ile başlayan bu ikinci akım “Tarikatü’l-Müteahhirin” diye isimlendirilmiştir. Gazzâlî’yi takip edenler içinde en yada şan zikrolan İmam Fahreddin Razi hazretleridir. İrinci batnı nasıl Kadı Ebe Bekir el-Bakıllânî ikmal etmiş ise batnı da İmam Fahreddin Razi hazretleri ikmal ve istikmal etmişti. Gazzâlî ile başlayan muteahhirin döneminin dahi en esaslı kaideleri şunlar idi. “Nasların zahiri ile aklın kaideleri, semi deliller ile akli deliller hulasa akıl ile nakil çarpışacak olursa akıl takdim edilip nakil tevil veya tefviz edilir.”
Diyorlar ki; “akıl ve nakil tearuz ederse şu iki ihtimal vardır. Adetteki zevciyyet ve ferdiyyet gibi tearuz nakzın ile tearuz ederler ki; ne içtimaları ne de irtifa’lârı aklen mümkün olmamakla akıl takdim nakil ve nakil te’hir olunmak zarureti vardır. Bilakis nakili takdim ile aklı te’hir edersek naklin aslını te’hir etmiş olduğumuzda akli ve hem nakli te’hir etmiş oluruz. Zira bir şeyyin aslını tehir o şeyin kendisini tehir demektir. Sarı ve yeşilin tearuzu gibi aralarında bir üçüncü çizgi olarak iki zıt ile tearuz etmeleri takdirde içtimalarına aklen imkan yok isse de irtifaları mümkündür.
Bu kaidenin en şiddetli taraftarı olan İmam Fahreddin Razi’den evvel Gazzâlî bunu Kadı Ebu Bekir İbn Arabi’nin kendisinden sormuş olduğu mesaile esas tutmuş idi. İbn Arabi ise Gazzâlî’nin vermiş olduğu cevapların çoğuna muhalefet etmiş ve kendisi de İmam Haremeyn ve Kadı Ebu bekir el-Bakıllani üzere diğer esaslar ittihaz eylemişti.
Bu tarihçeyi yapmaktan maksadım her zümrenin tutmuş oldukları ayrı ayrı usul ve menahic olduğunu ve tabiatıyla bu usulü muhtelefeye göre tarz telakkilerin değiştiğini ifadedir ki; mesela usulü müttehıdesine nazaran kaderi inkar eden fırka bu babdaki nasları müşkil bularak tevile kalkar. Halbuki diğer bir fırkaya göre bu nusus muhkem olup hiçbir tevile muhtaç değildir. Cebri esas tutanlarca da va’d vaide dair olan nusus müşkil addolduğu halde bu babdaki nasslar bunlara muhalif haller ittihaz etmiş olanlara göre asla müşkil ve müteşabih değildir. Her zümre-i ilmiyyenin ayrı ayrı usul tutmuş olmalarına binaen bu ihtilafat-ı mezhebiyye o kadar çoktur ki senelerce ilmi kelâm ile meşgul olmasına rağmen bununla tashihi akâîd etmek hiç bir kimse için mümkün değildir.
Yalnız kelâm en evvel İmam Gazzâlî tarafından idhal edilmiş olan ve bilahere ma’kableri tarafından genişletilmiş ve ikmal edilmiş olan felasifeyi redde aid bahslerin pek faydalı ve mühim olduğunu itiraf etmek lazımdır.
İslami olan sayısız ve hesapsız mezhep kelâm mezheplerine karşı şu asırda yapılacak yegane çare yukarıda söylediğimiz veche üzere bunların yekdiğerine muhalif olan usul ve yöntemlerinin tevlid etmiş olduğu ihtilafları güne günü bırakıp Kur’an-ı Kerim’in mantıki hususisinden ayrılmamış olan selef yoluna gitmektir. Çünkü sahih İslami nakiller sarih insan aklı ile tamamen uygunluk taşır. Bizim dinimizde akıl ile nassların esast itibari ile ihtilafı yoktur. İhtilaf nasslarda değil nassları isbat sadedinde izlenen (usulde)yoldadır. Kur’an-ı Kerim’in usul-u diniyye hakkındaki edille-i hususiyyesi nakli olmakla beraber aynı zamanda aklidir. Dışarıdan usul almaya asla gerek yoktur. Nusus-u Kuraniyye hem nassı akli hem de aslı akliyyedir. İmamlardan mesaili tevhid ve sıfat ve isbatı maad’de asl ve furuun müsavatını (kıyası temsil) veyahut efradın alesseiyye tesavisini (kıyas-ı Şümul) icab ettiğinden mutalib ilahiyyede ya tekâfüü veya fesadı edilleyi intac ile hayret ve ızdırabat doğuran kıyası temsil ve kıyası şümul isti’mal etmeyip ümmehatı itikadiyyeyi isbat hususunda kuran bahiru’l-burhandaki kıyası ülâ ve mislü a’lâları kullanırlardı.
Şöyle ki; Kur’an-ı Kerim umuma hitap ettiğinden hâssaten ümmeheti itikadiyye ve bil umum şüûnu hayatiyye hakkında birçok misal ortaya koymuştur. “Velegad garibne linnesi fi heze’l-Kurani min külli mesel” ki bunlar en güzel edile-i akliyye olmakla beraber kıyası şümul ve kıyası temsil kalmayıp daima kıyası ülâ ve meselü a’lâ zirvesine yükselmektedir. İşte Allah Teâlâ’nın “Allah için meseli a’lâ vardır” kelâmı ilahiyyesi meleke-i kuraniyi işaret etmekle berber aynı zamanda bize kıyası ülâ tarikiyle hareketi emreder. Bu sebeple der ki; “metalib-i diniyyede kuranı kerimin isti’mal buyurmakta olduğu kıyası ülâ ve meseli a’lâ’ları tetkik etmek mecburiyetindedir. Bu yolda en kuvvetli adımlarla yürüyen İbn Teymiyye olduğu için onun takip ettiği izah tarzlarına istifade ederek yürüyeceğiz.
Muhammed Şerafeddin
II. Makale
Birinci makalede Gazzâlî’den sonra muteahhirin kelâmcıların kabul ettikleri kaide-i esasiyenin “zavahir-i nakliye ile kavati’-i akliye, edile-isemıyye ile edillle-i akliye, hulasa nakl ile aklın çarpışacak olursa akıl takdim edilip nakil tevil veya tefviz edilir” söylemiş ve bunun sebeplerini izah etmiştik.
Bu kaidenin tevlid edeceği mahzurat-ı diniyeyi tekdir etmeyen zatların yazılarında bunun –güya dinimizin yegane umde-i müdafası imiş gibi- daima tekrar edilmekte olduğunu görürüz.
Halbuki evvelemirde bir defa akıl ile nakil tearuz edip etmeyeceğini tahlil etmek lazım olduğu gibi tevilden dahi ne kast edildiği anlaşılmak lazımdır. Akıl ile naklin tearuz edip etmeyeceği şıkkını şimdilik bırakalım. Tevili tahlil edelim. Kur’an-ı Kerim ve Kur’an-ı Kerim’in “mücahid” ve emsali gibi ilk müfessirleri ıstılahında bu kelime manayı hakikasında kullanılmaktadır. Yani bu ıstılahta “tavilin” manası bir kelimeyi asıl manasına ircadır. Bir çok kimseler ise bunu yukarıdaki ıstılahta olduğu gibi mütekellimin muradını izah ve tefsire medar olacak olan asıl manaya ircada kullanmayıp defi muarıza zımnında herhangi bir ihtimal manasında kullanmaktadırlar ki; bu suretle tevil eylemiş oldukları kelimeyi türlü türlü mecaz istiareler ile müvarid isti’malden çıkarmış oldukları da vakidir. Halbuki kendi görüş ve mezhebini müdafaa için defi muaraza zımnında bir kelimeye herhangi münasip bir mana vermek demek hakiki mana sahibinin nazarında yalan söylemiş olmaktan hiç de faklı değildir. Bunu içindir ki ekser ulema cezmen tevil cihetine gitmeyi terk etmişlerdir. Edile-i akliyenin sırf akliyyeti hasebiyle edile-i nakliyeye takdim ve tercih olunmasına gelince: bunda en evvel edile-i nakliyeye karşı muaraza-i akliyenin kabul edilmiş olduğu nazar-ı dikkati celb etmeye sezadır. Çünkü herhangi bir zahirinden sarfa ihtiyacı olacak manada tevile muhtaç bırakmak “belağ-ı mübin” ile tebliğe mamur olup Allah’ın kullarını zulmattan nura çıkarmış olan zat-ı risaletin münessıb ve vazifesiyle kabil tevfik değildir. Şüphe yoktur ki zat-ı risaletin bir başka hitabıyla bu lafza ne murad edilmiş olduğunu bildirmiştir.
Bundan başka bu kaideye ber veçhi ati iki suretle itiraz edilebilir.
1- Tearuzları kabul olunan akıl ve naklin her ikisinin de kati veya bilakis her ikisinin de zanni veyahut her ikisinden birinin kati diğerinin zanni olması sureti ile dört türlü ihtimal tasavvur edilebilir. Birinci ihtimal yani her ikisinin kati olmaları ile beraber tearuzları asla müsellem değildir. İkincisinde dahi akliyat ve nakliyat nazar-ı itibara alınmaksızın mutlaka mukaddemin tercih olunması lazımdır. Üçüncü ve dördüncü ihtimaller vukuunda dahi yine mutlaka tercih olunması lazım olan kati olanıdır.
Bu kaide taraftarları geçenki makalemizde söylediğimiz vech üzre “nakl takdim olunup akıl te’hır olunacak olursa naklin aslını yani aklı tehir etmiş olduğumuzdan netice hem akli hem nakli tehir eylemiş oluruz.” diyebiliriz. Bundan dolayı bu kaideye ikinci bir itiraz olmak üzere şöyle söylenebilir.
2- bu tarz izah dahi gayri müsellemdir. “akl, naklin aslıdır” demekle ya naklin nefsil emirde akıl ile sübut bulduğunu kast etmek vardır. Veyahut sıhhati naki bilmemizde aklın bizim için ir asl olduğunun irade etmek vardır.
Ademi ilm,, ademe ilm demek olduğundan nefselemirde bizim aklımız taalluk etsin etmesin hakikatlerin adem-i sübutu lazım gelmeyeceğinden hiçbir sahib-i izan olan kimse evvelki manayı kastetmez. Binaen aley sadık ve masduk (SAV) efendimizin haber vermiş oldukları hakayıkı diniye nefselemirde sabit ve mutehakkıktır. Biz onların sıdk ve tahakkuklarını ister bilelim ister bilmeyelim. İkinci manaya gelince yani aklın sıhhati nakli bilmekte bizim için bir asıl olması mnsaı irade edilince ki bu kaide taraftarlarının da maksatları budur. Burada da aklı talili etme ihtiyacı duyarız. Aklıl ile mebde-i ulum olan garize-i tabiiye veya bu mebde’ vasıtası ile istihsal olunan malumat-ı irade edilmek vardır. Azize-i tabiye nakle muarız kabilyetinde olmadığından şüphesiz ki; maksud bu değildir. Bu azize-i tabiye ister akli ister semi olsun hayat gibi her ilmin şartı esası ve zaruriyyesidir. Eğer naklin aslı olmak üzere kabul olunan akıldan maksat akıl ile istihsal edilen malumat ise bunun dahi tayini lazımdır. Çünkü malumat ve maarif-i akliye bipayandır. Halbuki naklin sıhhati bize bildirecek olan malumat-ı nakkliyye yalnız rasul zîşânın sıdk-ı nübüvvetini bilmemiz için lazım olan kısmıdır. Şu halde malumatı akliyenin, makulatın cümlesi naklin aslı değildir.
Binaen aleyh semin takdiminden aslı olan aklın v binnetice sem’ ve naklin tehiri lazım gelmez.
İhtar: Bu kaide taraftaranı görüldüğü vech üzere aklı tahlil etmemiş olduklarından akliyatın kaffesini sıhhat ve fesatta mütemasil bir nevi olarak ileri sürmüşlerdir. Halbuki birinci itirazda geçtiği üzere akliyatında kati ve zanni olanları vardır ki, bunların bazıları hak bazıları nahaktır. Binaen aley sureti umumiyyede nakliyat ile akliyat arasında tünafi kabulü esasen doğru olamaz. Yalnız akıl nakil bir madde-i hususiyyede tearuz edecek olurlarsa o noktada nakil ile tavafuk edecek daha kuvvetli diğer bir delil akli olduğu şüphesizdir.
Muhammed Şerafeddin
MİHRAB DERGİSİ VE DERGİDE İSLAM DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE
MİHRAB DERGİSİ VE DERGİDE İSLAM DÜŞÜNCESİ ÜZERİNE
KALEME ALINAN MAKALELER
Mihrab dergisi künyesinde kendini; Ahlakî, içtimâî, felsefî tarihî, edebî mecmua olarak kendini tanıtıyor. Dergi ilk olarak 15 günde bir yayınlanıyor. Ancak daha sonra bazı sayılar (15-22) iki sayı birden, ayda bir yayınlanıyor. 23 sayıdan sonra ise derginin hacmi biraz daha genişletilerek ayda bir, bir sayı olarak çıkartılıyor. Dergi yayın hayatına 15 Teşrinisani 1339 (1923) tarihinde başlıyor, 28 sayı çıktıktan sonra dergi yayın hayatına son veriyor. Derginin son sayısı 1 Nisan 1341 (1925) tarihi göstermektedir.
Dergide çok çeşitli konularda yazılar yayınlanıyor. Derginin yazar kadrosu oldukça önemli isimlerden müteşekkil. Zamanın darülfünûn hocalarından bazıları ve günümüzde adını sıkça duyduğumuz alim ve üdebanın bu dergide yazdıklarını görüyoruz.
Dergide yayınlanan felsefi ve İslâm düşüncesi ile ilgili yazılardan bazıları şunlardır.
1 Sayı
Yusuf Ziya Yörükan: İslâm filozofları
Abdulhak Hadi: Hazımsızlıklar devri (Felsefi bir yazı, Garba ayak uyduramama üzerinde duruluyor)
2. Sayı
Muhammet Emin: Terakki etrafında birleşemez miyiz?
Abdulhak Hadi: Şarkçılar ve garpçılar
Yusuf Ziya Yörükan: Ebu Süfyan ile Herakliyuz’un mülakatı
Müderris Cevdet: Müteşâbihâtın açıklanması
Yusuf Ziya Yörükan: Sühreverdî (Yusuf Ziya Yörükan bu sayıdan itibaren Maktul Şihabüddin Sühreverdî’nin felsefesi ve eserleri üzerine birkaç sayı sürecek olan makalesine başlıyor.)
3. Sayı
Muhammet Emin: Felsefi neşriyatta ilerleme
Mehmet Şerafettin Yaltkaya : İbn Teymiyye
Yusuf Ziya Yörükan: Sühreverdî
Mehmet Şerafettin Yaltkaya: Mesel-ü a’lâ
Babanzâde Tarafından bu sayıdan itibaren İbn Tufeylin Hayy b. Yakzân adlı eseri tercüme edilmeye başlanıyor.
4. Sayı
Hüseyin Şemsi: Yaşamak için (İslâm’da terakki)
Mehmet Şerafettin Yaltkaya: Mesel-ü a’lâ
Yusuf Ziya Yörükan: Sühreverdî
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
5. Sayı
M. Emin Erişirgil: Mederse
Yusuf Ziya Yörükan: Nasıruddin Tusi’de Terbiye telakkisi
Mehmet Şerafettin Yaltkaya: Mesel-ü a’lâ
Yusuf Ziya Yörükan: Sühreverdî
Jean Burunhas: Dönmeler
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
6. Sayı
M. Emin Erişirgil: Medreselerde eksik olan tedrisat usulleri
Abdulhak Hadi: Şark ve garb
Mehmet Şerafettin Yaltkaya: Mesel-ü a’lâ
Hüsein Şemsi: Seleflerimizi tanıyalım
Faruk Sıdkı: Medrese
Yusuf Ziya Yörükan: Ali Emiri
7. Sayı
M. ŞekipTunç: İslâm
Yusuf Ziya Yörükan: Sühreverdî
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
8. Sayı
M. ŞekipTunç: İslam
Yusuf Ziya Yörükan: Sührevedi
9. Sayı
Mehmet Emin: Tevhid-i Tedrisat ve İlahiyat fakültesi
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
10. Sayı
Hasan Ali: İlim düşmanlığı
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
11. Sayı
M. Şekip Tunç: İslam
Muhammet Ali Ayni: Kalabalık vuzuhsuzluk İlahiyat fakülteleri münasebeti ile
Yusuf Ziya Yörükan: Sühreverdî
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
12. Sayı
M. ŞekipTunç: İslâm: Şiilik, mezhepler Dini fırkalar
Yusuf Ziya Yörükan: Sührevedî
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
13-14 Sayı
M. Şekip Tunç: Terbiye
Babanzâde: Tasavvufun dayandığı iki esas hakkında izah
Hilmi Ziya: Anadolu tarihinde görülen dini psikolojiler
Yusuf Ziya Yörükan Yörükan: Sühreverdî
15-16 Sayı
M. Şekip Tunç:hakikaten felsefe züğürdüyüz
Yusuf Ziya Yörükan: Sührvedi
Anandolu Hayatında Hacı Bektaşi
Tahir Harimi: Tarih-i Medeniyette kadınlar.
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
17-18 Sayı
M. Şekip Tunç: İslâm; Felsefe ve ilim
Kadriye Hüseyin: mülki tayflar Hatason’un nezdinde tehayyulat
Ziyaeddin Fahri: İbn Haldun’da İçtimaiyat
Yusuf Ziya Yörükan: Sührvedi
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
Tahir Harimi: Türk Mutasavvıfları
19-20 Sayı 11 Eylül 1340
Ahmet Hikmet Müftüoğlu: Hicri 11 yy.’da Türk irfanının menbaaları
Kadriye Hüseyin: Mülki tayflar “Emenoritis’in hayali”
Ziyaeddin Fahri: İbn Haldun’da İçtimaiyat
Yusuf Ziya Yörükan: Sührvedi
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
21-22 Sayı
M. Ali Ayni: İçtimaiyyat dersleri
M. Şekip Tunç: İslâm ; sanat
Ahmet Hikmet Müftüoğlu: Hicri 11 yy.’da Türk irfanının menbaaları; Medreseler
Kadriye Hüseyin: Mülüki Tayflar
M. Şerafettin Yaltkaya: Şeyh Bedrettin
Ziyaeddin Fahri: İbn Haldun’da İçtimaiyat
Babanzâde: Hayy b. Yakzân
23. Sayı
Yusuf Ziya Yörükan: Dini tedrisat hocaları ile sohbet
Ziyaeddin Fahri: İbn Haldun’da İçtimaiyat
İzmirli İsmail Hakkı: Tarih-i Hikmette sofiler, mutasavvıfa sözleri mi, tasavvufun zaferleri mi? Şeyh Saffet Efendi’ye cevap
M. Şerafettin Yaltkaya: Şeyh Bedrettin
24. Sayı
M. Emin Erişirgi:l Mütefekkirler arasında perişanlık
Ahmet Hikmet Müftüoğlu: Hicri 11 yy.’da Türk irfanının menbaaları; Enderun
İzmirli İsmail Hakkı: Tarih-i Hikmette sofiler, mutasavvıfa sözleri mi, tasavvufun zaferleri mi? Şeyh Saffet Efendi’ye cevap
25. Sayı
Şeyh Şamil
Abdulhak Hadi: Çatı altında bir Filozof: Emile Sövestr
26.Sayı
Şeyh Saffet: Tasavvuf Daima Muzafferdir İzmirli’ye Cevap
Abdulhak Hadi: Çatı altında bir Filozof: Emile Sövestr
27.Sayı
Tahir Harimi: Tarihi Hikmette aşk mektebi
İzmirli İsmail Hakkı: Hakiki tasavvuf mensur, müstesavvufa tasavufu mekhurdur
Abdulhak Hadi: Çatı altında bir Filozof: Emile Sövestr
28. Sayı
M. Emin Erişirgil: Okullarımıza dair.
DEĞERLENDİRME
Dergide yayınlanan yazılardan da görüldüğü gibi çok çeşitli konularda çeşitli kesimler farklı görüşlerini burada ifade olanağı bulmuştur. İki farlık görüş bir biri aynı dergide tartışma imkanı bulmuştur. Dergide sadece felsefi ve düşünce ile ilgili yazılara yer verilmekle kalınmamıştır. Ayrıca tarih, tıp, coğrafya, edebiyat, şiir, roman vs gibi konularda yer almıştır. Bu konularda yazı kaleme alan yazarlardan bazıları şunlardır. Necip fazıl gençlik yıllarındaki şiirlerinden bazı örnekler bulunmaktadır. Ahmet Kuddûsî, Hilmi Ziya, Fahrettin Osman, Behçet Rüşdi, M. Sıtkı, hasan Ali, İsmail Nabi, Kadri Reşid, M. Şeref gibi çeşitli isimler güncel konular ve edebiyat üzerine yazılar da kaleme almıştır.
Derginin devamlı yazarı olan ve derginin önemli kalemler olarak Yusuf Ziya Yörükan Yörükan, Mustafa Şekip ve M. Emin Erişirgil gözükmektedir. Mustafa Şekip Özellikle İslam başlığı altında İslam’la ilgili bilgiler vermektedir. Yine M. Emin Erişirgil güncel meselelerle ilgili fikri görüşlerinin entelektüel bir tarzla ifade etmektedir. Y. Ziya ise özellikle Dergideki İslam felsefesi ile ilgili konularda yazılar yazmıştır. Dergide yazı yazan isimlerden İzmirli İsmail Hakkı, M. Ali Ayni, M. Emin Erişirgil, Mehmet Şerafettin Yaltkaya, Mustafa Şekip, Yusuf Ziya Yörükan, Babanzâde[1] gibi isimler İstanbul Daru’l-Fünun İlahiyat Fakültesi Hocalığı yapmışlardır.
Dergide İslâm düşüncesi üzerine kaleme alınan yazılar genel olarak tartışma üslubunun dışındadır. Yalnızca İzmirli İsmail Hakkı ile Şeyh Saffet arasında bir tartışma mevcuttur. Dergide kaleme alınan diğer makaleler tartışmadan uzak bilgilendirme amacı esas alınmış görünmektedir. Dergide özellikle kelâm tarihi ile ilgili bizimde sadeleştirdiğimiz makale, İbn Tufeyl’in Hayy b. Yakzân’ının tercüme edilmesi gayet güzel bir olay olarak telakki edilebilir. Yusuf Ziya’nın ise Sühreverdî gibi bir filozof üzerine kaleme aldığı uzun makale dergide yazı yazan muharrirlerin bu konularda oldukça etkin kişiler olduklarını göstermektedir. Zaten dergide yazı yazan muharrirlerin bir çoğu devrin alimlerindendir. Yine İbn Haldun’un İçtimaiyatı üzerine Ziyaeddin Fahri’nin makalesi dikkat çeken diğer bir makaledir.
Burada transgribe ettiğimiz makale Mehmet Şerafettin Yaltkaya’ya aittir. Makale ilk olarak Mihrap dergisinin 3 ve 4’üncü sayısında çıkmıştır. Bunlarda 15 Kanuni Evvel ve 1 Kanuni Sani 1340 (1923)’e tekabül eder. Sonra 4, 5, 6’ıncı sayılarında çıkmış ve dört makale ile tamamlanmıştır. Makalelerde bir kelam tarihi analizi yapılmaktadır.
[1] Bknz; Hamit Er, “İstanbul Darülfünûnu İlahiyat Fakültesi Mecmuası Hoca ve Yazarları”, Sosyal Bilimler Araştırma Merkezi, 1990 İstanbul, s. 147-198
BABİLİK VE BAHÂİLİK
Hazırlayan: Abdulkerim Yatğın
MÜİF Mezhepler Tarihi
Kaynakları ve Tarihçe
İmamiyye Şîası içinde teşekkül eden şeyhilik adlı bir tarikatın mahsulüdür.[1] Bâbîliğin ortaya çıkmasına Gaybet-i Suğrâdan sonra Gaybet-i Kübrâ döneminde imamların ve Hz. Muhammed’in nurunu aksettirecek bir “Kamil Şîî”nin var olması gerekliliğini ve Kamil Şîî olarak bu nurun kendilerinde tecelli ettiğine inan şeyhiliğin kurucusu Şeyh Ahmet el-Ahsâî ve onun müridi olan Seyyid Kazım Reşti’nin öneminin bir hayli fazla olduğu muhakkaktır. [2] Şeyh Ahmed Ahsâî rüyalar gördüğünü ve Hz. Peygamber ve on iki imamın kendisine Batıni ilimleri öğrettiğini ve sürekli ahir zamanda gelecek olan bir şahıstan üstü kapalı olarak bahsetmeye başlar.[3] Şeyh Ahmet Ahsai (1745-1828) 20 yaşında Necef’e ve Kerbela’ya gitti. Miraç, kıyamet, vadedilenin zuhuru hakkında görüşlerinden dolayı fazla eleştiri aldı. İran’a Tanrı Hazinesinin saklı olduğu Şiraz’a geldi. Cuma namazına giderken, “Tanrım evinde öyle işaretler gördüm ki görüş sahibi olandan başkası göremez” diyordu. Bu sözlerinden dolayı şaşıranlara şaşırmamaları gerektiğini söylüyordu. Şahla ilişkilerini iyi tutmuştur. 91 yaşında ölürken yerini Seyyid Kazıma bıraktı.[4] Seeyid kazım 22 yaşına şeyhin talebeleri arasına girdi. Bir zuhur arayışı içinde olmuştur.[5] Böylece daha hayatta iken beklenen mehdi inancının nüvelerini oluşturmaya başlar. Ölümünden sonra 22 yaşına şeyhin talebeleri arasına giren Seyyid Kazım Reşti bir zuhur arayışı içinde olmuştur.[6] Seyyid Kazım Reşti ve ondan sonrada müritleri tarafından yine “Kamil Şîî”yi aramaya koyulmuşlar ve Mirza Ali Muhammed bundan istifade etmiştir. Bahâîliğin tarihi İsna Aşerîyye fırkası içinde doğan ve Şeyhiyye diye adlandırılan bu tasavvufi hareketin mahsulü sayılan Bâbîlik ile başlar. Bâbîlik Mirza Ali Muhammed, tarafından başlatılıp onun tarafından geliştirilen Bahâîlik hareketine kaynaklık teşkil ede akımın dadıdır.[7]
BABİLİK
Bab İmamiyye Şîasında ahir zamanda gelecek olan peygamber, beklenen kişi (men yüzhirullah) mehdi gibi şahısların habercisi anlamına kullanılmıştır. Özellikle Mirza Ali Muhammed kendisini ilahi hakikati tanımaya götüren kapı (bab) olarak ilan etmesinden sonra iyice meşhur olmuştur.[8] Bâbîliğin kurucusu olan Mirza Ali Muhammed 1919’da Şiraz’da dünyaya geldi. çok küçük yaşta yazı yazamaya başladığı ve etrafındakileri etkilediği belirtiliyor. 9-10 yaşında namaz ve ibadet ile meşgul oluyor. Gençliğinde bu şehirde bulundu. Hurufiliğe duyduğu ilgi nedeniyle saatlerce güneşin altında tahrana doğru dua ediyor ve bununla zikir gücüne ulaştığını söylüyordu.[9]Mirza Ali Muhammed 1844’te önce kendisini mehdiye açılan bab hemen arkasında da hac için gittiği Mekke’de veya Maskat’ta sadece bab değil beklenen mehdi olduğunu da ilan etmiştir.[10] Mehdilik iddiasına ilk olarak 19 kişi iman etmiştir. Bunlara ebcet hesabından hareketle “Hurufatü’l-Hay” denilmiştir.[11]Seyyid Kazım ölünce yerine kimse geçmedi. [12] Onun öğrencileri de vaadedileni bulmak üzere yollara düştüler. Molla Hüseyin Şiraz’da Bab ile karşılaşır. Onda mevcut özellikleri görür bu sırada Bab yüksek sesle Yusuf suresinin tefsirini yapmaktadır. Böylece Bab ilk emrini yazdırır. 18 kişi ona orada iman ediyor. Birde Molla Hüseyin ile sayı 19 oluyor ve Huruf-u Hay vücut buluyor.[13]Bundan sonra Bab etrafa elçiler yolluyor. “Ey benim sevgili arkadaşlarım, artık siz Tanrının çağrısını insanlar ileteceksiniz. Tanrı sizleri kendi sırdaşı olarak seçmiştir. Ey bana iman edenler bugün eski günlerle mukayese edilemeyecek kadar büyük bir gündür. Siz zuhur güneşini gören ve sırrına vakıf olan kimselersiniz. Ayağa kalkın ve Kur’an-ı Kerim’de yazılı olan, senin büyük Tanrın arkasında dizi dizi melekler olduğu halde gelmiştir ayetini unutmayınız. Dünya istekleri ile kirlenmiş kalplerinizi temizleyip Tanrısal huylarla bezeniniz. Ben sizi Tanrının zuhur edeceği gün için hazırlıyorum. Güçsüzlüğünüze bakmayınız Tanrının kudret ve azametini unutmayınız.” diyor.[14]Yusuf suresi tefsiri nazil oluyor. 111 sure 9300 ayet Kayyumu’l-Esma. El-Beyan; şerî hükümler ile men yüzhirullaha ait işaret belirtileri içerir. 9 vahit 19 babdan oluşur. Arapça nazil oldu 8000 ayettir. [15]Bab bütün kitap ve konuşmalarında zuhuru bekleneni ve onun özelliklerini anlatır.[16]
Mirza Ali Muhammed’e inananlar tarafından Nokta-i Üla veya Hz. A’la ünvanı ile anılan Mirza Ali Muhammed’in önce bab sonra da mehdi olduğu şeklindeki iddiaları bizzat kendisinin mukaddes kitabı olarak takdim ettiği el-beyan adlı eserinde son derece ileriye götürülmüştür. Ona göre Hz. Muhammed’in nübüvvetinin hakikati on ikinci imamın kaybolmasından (260/873) sonra bin yıl sürerek 1260 (1844)’te son bulmuştur.[17] On ikinci imama açılan kapı on ikinci imamın 260 yılında kaybolması ile kapatılmış, nihayet bin yılın dolması kendisi mehdiye açılan kapıdır.[18] “Allah daha önceden Muhammedi göndermiş olduğu gibi şimdi de beni göndermiştir” diyordu.[19] Kur’an-ı Kerim’in neshedildiğini söylemiş, dolayısı ile İslâm şerîatının esasları kaldırılmış olduğu ve el-Beyan ile yeni hükümler getirilmiş olduğunu iddia etmiştir.[20]
Bab’ın ölümü:
Vezir Hazı Mirza Agasi Bab’ı Müçtehitlerin fetvası üzerine[21] öldürme kararı aldı. Cenab-ı Hanis ve Bab bir iple duvara bağlandı. 750 kişilik bir askeri birlik silahlarını onlara doğru çevirdi. 750 silahtan çıkan barut ver mermi dumanı dağılınca Cenab-ı Hanis yara almadan ayakta idi, Bab ise hücrede Seyyid Hüseyin ile konuşuyordu. Tekrar ipler gerildiler. İkinci defa atılan kuşun Cenab-ı Enisin ve Bab’ın vücudunu sağlam yer kalmamak üzere delik deşik etti. Ancak 750 Kurşuna rağmen Bab’ın yüzüne hiç bir şey olmamıştır. 9 Temmuz 1850’de Hakkın önünde can verdiler. [22] Bab on bin kişinin önünde bir müfreze alının kurşunundan bir şey olmadı. Yeni müfrezeler getirildi onlar kurşuna dizdi.[23]Babın ölümünden sonra 16 Ağustos 152’de Nasırüddin Şah’a karşı başarısız bir suikast girişiminde bulunulmuştur. Bunun üzerine pek çoğu öldürülmüş, hapse atılmış ve sürgüne gönderilmiştir. [24] Bab’ın ölümnden sonra Sadık Tebrizi, Fettullah Kami, Hacı Kasım Tebrizi adında üç Bâbî intikam sevdasına düştü. Şahı köşkünden çıkarken vurdular. Tebriz öldürüldü ve cesedi katırlarla sokak sokak dolaştırıldı ve parçalandı. [25]
MİRZA HÜSEYİN ALİ (BAHÂULLAH)
Bahâîliğin kurucusu Mirza Hüseyin Ali el-Mazendarani en-Nuri 12 kasım 1817’de Tahran’da sarayda mali işlerden sorumlu üst düzet bir yetkilinin çocuğu olarak dünyaya geldi.[26] Bahâîlerce ümmi olduğunu ispat etmek için herhangi bir mektebe gitmediği ispat edilmeye çalışılır. 1844 yılında hiç görmediği Bab Mirza’nın görüşlerini benimser. 1844’te Bab’ın çağrısını kabul etti. (28 yaşında) daha sonra baba memleketi olan Nazenderan bölgesindeki Takara’ya gitti ve büyük bir coşku ile karşılandı. Ona gelenler iman ederek ayrıldılar.[27] Baba iman ettikten dokuz yıl sonra kardeşi Mirza Yahaya en-Nuri ve ailesi ile birlikte Bağdat’a sürgün edildi. Burada kardeşi ile Bab Mirza’nın vekilliği konusunda anlaşmazlığa düşünce Süleymaniye dağlarında münzevi bir hayat yaşadı. Bu taraftarları üzerinde büyük bir tesir uyandırdı.[28] Bâbîler Bahâî’nin Süleymaniye’ye dağına hicret ettiği kanaatindedirler.[29] Burada bulunduğu sırada Halidi bir şeyh ona İbn Arabi’nin Futuhat’ını şerh etmesini istemiş oda şeyhe bunu şerhe etmiştir.[30]Bâbîlerin bir kısmı onun liderliğini kabul etmemişlerdir. Çünkü “el-Müsteğas”tan önce başka zuhur olmayacağını belirmişlerdir. Bu kelime ebced hesabına göre 2000’i göstermektedir. Dolayısı ile bu yıla kadar başka bir peygamber gelmeyeceği iddiasındadırlar. Tabi olunması gereken biri var ise bunun Mirza Yahya olmalıdır çünkü Bab kendisine halef olarak onu bırakmıştır[31]Badeşt toplantısı Bahâ’nın hayatı için dönüm noktalarından biridir. Burada çıkan bir anlaşmazlık üzerine olaya açıklık getiren Bahâ emrin bağımsızlığı ve yeni bir düzen kurulduğunu bunda ittifak edilmedi gerekliliğini kabul ediyor. Şöyle diyor; “Sur öttü, surun sesi yükseldi, Kur’an-ı Kerim ayetlerinin müjdelediği Tamma-i Kübra açıklandı ve göründü, eski şerîatlerin ahkamları terk edilerek yeni şerîatin bağımsızlığı ve özgürlüğü ilan edildi.[32]Bahâ kendisinin ilahi vasıflara sahip olduğunu yaptığından sorumlu olmayan bir ilah olduğunu iddia etmiştir. Bahâullah kendisi zakir mezkur, mütekellim-i Tûr olduğunu iddia etmiştir. Yani bir çeşit hululden bahseder. Bahâullah kendinden sonra peygamberlik ve Tanrılık kapısını 2000 küsur yıl kadar kapatmıştır. Bunu da ebced ve cifirle el-Müsteğas kelimesi ile bağladı. Bahâîlik ilmi haram sayıyor, sadaka vermeyi yasaklamaktadır.[33]Bahâiler, Bahâullah’a emrin nerede ve nasıl indiği konusunda kesin bir şey söylemenin mümkün olmadığını söylerler. Ancak 1269 Muharremde vuku bulduğu böylece Bab’ın 9 yıllık vadinin vuku bulduğu söylenebilir olduğu kanaatindedirler.[34]Bahaullah Süleymaniye dağlarından 1856 Bağdat’a geri döndü. 1863’te de İstanbul’a sürüldü.[35] İranlıların lobi faaliyetleri üzerine Abdülaziz onu İstanbul’dan uzaklaştırma kararı aldı. Bundan sonra Abdülaziz ve vezirlerine hitaben Levih nazil oldu.[36] Dört ay sonra İstanbul’dan Edirne’ye sürüldü.[37] Bu sırada kardeşi Mirza Hüseyin hareketin başına geçme amacı güdüyordu. [38]Tanrı insanlara sesini bütün insanlığın duyması için yükselteceğini vaad etmiş, o vaadedilen de Bahâullahtır. O bu vaadi yerine getirmek için geldiğini söylüyor. “gerçek söylüyoum bugün insanların vaadedilmiş kişinin yüzünü ve sesini duyacağı gündür. Tanrının sesi yükselmiştir. Ve onun simasının ruhu insanların üzerine yönelmiştir. Herkesin kendi kalbindeki her boş sözün izlerini silmesi açık ve tarafsız bir zihinle onun zuhurunun izlerine, görevivi kanıtlarına ve celalinin belirtilerine bakması gerekir.”[39]Edirnede Sure-i Emr, Nokta Levhi, Ahmet Levhi, Ashab Suresi, Levh-i Seyyah, Dem Suresi, Hac suresi, Rivzan levhi, Sure-i Reis vs. gibi pek çok sura nazil oldu.[40] Bir süre sonra Edirne’den de Çanakkale oradan da deniz yolu ile Akka kalesine sürgün edildi. Akdes Kitabı Akka’da bir evde nazil oldu.[41]8 Mayısta hastalandı 29 Mayıs 1892 75 yaşında güneş battıktan sonra 8 saat sonra öldü. Bu acı haber Abdulhamid’e iletildiğinde Bahâ’nın güneşi ufuk etti diye karşılık verdi.[42] Kendisinden sonra oğlu Abdulbahâ Abbas tayin kıldı.[43]ABD’de Bahâîliğe girenler için hazırlana bir yazıda şöyle denir: “En büyük kol olan Allah’ın adıyla. Halikim olan yüce Allah’ın birlik ve eşsizliğini acizane ikrar eder ve onun insan suretinde zuhur ettiğine inanırım” [44] Bahâîlere göre Bahâullah Rabbu’l-Erbab’tır.[45]Burada Alimlerin şikayeti ve İran hükümetinin isteği üzerine İstanbul’a sürgün edildi. Bu sürgünden önce Bahâîlerin daha sonra bağ-ı Rıdvan adını verecekleri Bağdat yakınlarındaki kendisinin Babın önceden haber verdiği Allah’ın ortaya çıkacağı zat (men yüzhirullah) olduğunu ilan ederek Bâbîleri kendisine uymaya davet etti. İstanbul’a getirilen Mirza Ali burada 4 ay kaldıktan sonra Edirne’ye sürüldü. Burada Sulatan Abdülaziz de dahil olma üzere devrin büyük kralları ve padişahlarına birer mektup göndererek kendisinin belenen zuhur olduğunu ve kendisine uymaları konusunda mektuplar gönderdi. Daha sonra buradan Kimse ile görüşmemek üzere Akka sürüldü.[46]Bahâya çok büyük önem veririler bu konuda; “Gelecek çok daha gelişecek belki yüz kat daha gelişmiş olacaktır. Ancak bu çağ eşsiz kalacaktır. Çünkü bu çağ güneşin doğuşuna tanık oldu. Onun parlayışının başlangıç günüdür. Gelecek çağlar ve nesiller onun ışığının saçılışını ve zuhurunun eserini göreceklerdir.”[47]Muhsin Abdulhamid İran’da Bâbîlik hareketini içten ve dıştan destekleyenler Müslüman birliğini bozmak isteyenler olduğu kanaatindedir.[48] Bâbîlik ve Bahâîlik hareketi Ruslar ve İngilizler desteklendiği, Bahânın idam edilememesi için devreye girdikleri belirtilir.[49] Hatta bir kişinin evinde en fazla 19 kitabın bulunması gerektiğini, Bahâullah Mirza Hüseyin yüzünü kimseye göstermediği yüzüne peçe taktığı, Bahâullah yüzünün “Tanrının yüzünde tecelli ettiğini ve bunun ancak kalp gözü ile görülebileceğini” söylediği vurgulanıyor.[50]Mirza Hüseyin’in kitaplarında yazılanlar pek yabancı değildir. Bunlar tanıdık yazılardır. Kuran ve hadisleri değiştirerek kaleme almıştır. Bunların kötü birer kopyasıdır.[51]
Bahâullah taraftarları Dünya hayatı Muhammed’e ahiret hayatı Bahâullah’a imandır derler.[52] Muhammed devrinde Kur’an-ı Kerim geldi bu devirde el-Beyan vardır.[53]
BAHÂULLAH SONRASI BAHÂİLİK
Abdulbahâ’nın ölümünden önce bazı gruplara ayrıldılar: a- Bahâîler, b- Ezeliler, c- Gerçek Abdulbahâ’nın ölümünden sonra ise iki gruba daha ayrıldılar.[54]Bahâullah’ın oğlu ve kendisinden sonra hareketin başına geçen Abbas Efendi (Abdulbahâ) 1844’te doğdu, 1863’te Akka’ya sürüldü. İslam’dan ayrılarak Hz. İsa’nın insanlığın kurtarıcısı kendisini de onun zuhuru olarak gösterdi. Akka’dan sonra Mısır, İsviçre, Londra ve Paris’te bir müddet kaldı. 1921’de öldü ve büyük torunu Şevki Efendiyi “İlahi emrin varisi” olarak Bahâîlerin başına getirdi.
Şevki Efendi: 1897’de Akka’da doğdu. 1957’de öldü. Oxford’da eğitim gördü. Ölmeden önce ‘başkoruyucu’ adını verdiği 27 kişilik “emin elleri” denileni kişileri yerine bıraktı. Bahâilerin merkezi Hayfa’dır.[55]
Bahâilere yapılan işkenceler
Bir hac dönüşü soruşturma geçiriyorlar ve ilk olarak Molla Ali yakalanıyor. Zincire vuruluyor ve Şiraz’da sürülüyor. Nizamüddevle Kuddüs ve Cenab-ı Saduk’u yakalıyor. Sakallarını kestiriyor. Ağızlarına gem bağlayarak sokak sokak gezdiriyor. Sonra sürgüne gönderiyor.[56]Mirza Ali Muhammed Müçtehidlerin fetvası üzerine 1850’de kurşuna dizilerek öldürüldü.[57]Bab’ın ölümü:Vezir Hazı Mirza Agasi Bab’ı Müçtehitlerin fetvası üzerine[58] öldürme kararı aldı. Cenab-ı Hanis ve Bab bir iple duvara bağlandı. 750 kişilik bir askeri birlik silahlarını onlara doğru çevirdi. 750 silahtan çıkan barut ver mermi dumanı dağılınca Cenab-ı Hanis yara almadan ayakta idi, Bab ise hücrede Seyyid Hüseyin ile konuşuyordu. Tekrar ipler gerildiler. İkinci defa atılan kuşun Cenab-ı Enisin ve Bab’ın vücudunu sağlam yer kalmamak üzere delik deşik etti. Ancak 750 Kurşuna rağmen Bab’ın yüzüne hiç bir şey olmamıştır. 9 Temmuz 1850’de Hakkın önünde can verdiler. [59] Bab on bin kişinin önünde bir müfreze alının kurşunudan bir şey olmadı. Yeni müfrezeler getirildi onlar kurşuna dizdi.[60]
Bab’ın ölümünden sonra Sadık Tebrizi, Fettullah Kami, Hacı Kasım Tebrizi adında üç Bâbî intikam sevdasına düştü. Şahı köşkünden çıkarken vurdular. Tebriz öldürüldü ve cesedi katırlarla sokak sokak dolaştırıldı ve parçalandı. [61]
İnsanlığın tekamülü
İnsan ırkı barbarlık döneminden başlayan ve çağlar boyunca devam eden uzun yolculuğundan tüm büyük dinlerin kutsal yazılarındaki vaad ile yani adalet çağının bir gün geleceğim vaadi ile güç bulmuştur. Bahâullahın eserlerinin özü o günü şafağına tanık olduğumuzdur. Dünya insanları sıkıntıları ve acıları geçirerek çağdışı alışkanlık ve tutumlardan arınmakta ortak yaşamların sağladığı olasılıkların bilincine varmaktadır. İnsanlık hem kendi birliğini hem de sevecen ve hatasız yaratıcının nihai adaletine olan bağlılığını kabul etmek üzere hazırlanmaktadır.[62]Dünya tek bir vatan ve insanlar da onun vatandaşlarıdır. [63] Bahullaha göre insanlık gelişiminin tüm panaromasını kesintisiz bir olgu olarak görebileceği ergenlik yaşına bu gün girmektedir. Bahâullah kutsal dini temsilcisi olarak konuşmuştur.[64]Akdes kitabı aydınlanma çağının, dini nihai ahlak otoritesi olarak addetmesinden bu yana alternatif bir dayanak arayışına acil bir biçimde giren bu dünyada ortaya çıkmıştır. Onun ahlak anlayışını yöneten tek ilk Tanrı ve varlığıdır. İnsanlık tarihi tarih boyunca kesintisiz gelişimin içerisindedir. Dolayısı ile “Tanrının emir ve yasalarına sarılınız. Boş kuruntu beyhude düşleri takip ederek Tanrı tarafından konulan unutup kendileri tarafından oluşturulan ölçülere uyanlardan olmayınız” diyor Kitab-ı Akdes’te. [65]İnsanlık daima bir gelişim ve başkalaşım içerisindir. Bu gelişimin de kaynağı ilahi olarak aydınlatılmalıdır. Tanrının kitabı insanlığı canlandıran gerçek mutluluğun kaynağıdır. Onun getirdiği Tanrının hukukudur. Gelecek nesiller bunun açıklamasını ve düzenlemesini yapacaklardır. [66]
Bahâullah Akdes kitabında açık olarak yazılmamış tüm konular üzerinde karar verme görevini Bahâî dininin uluslar arası karar idari mercii olan Umumi Adalet Evi’ne bırakmıştır. Böylece Tanrının n yeni peygamberinin bin yıl veya daha fazla süre sonra gelişine kadar kurduğu dünya düzeninin hızla değişen bir dünyanın ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yasama yetkisine sahip olmasını sağlamıştır.[67]
BAHÂLİKTE YÖNETİM
Bahâîlikte bu günkü yönetim:
Bu gün Bahâîlerde Bahâullah tarafından esasları belirlenen Abbas Efendi tarafından gerçekleştirilen idari teşkilat uygulanmaktadır.[68]
Mahalli Ruhani Mahfiller: İdare ve belediye taksimatına göre şehir kasaba ve köylerde 21 yaşından yukarı en az 9 Bahâî varsa bunlar her yıl Rıdvan bayramının birinci günü (21 nisan) dokuz kişiyi gizli rey açık tasnifle propagandasız ve aday göstermeksizin mahalli ruhani mahfil üyeliğine seçerler.[69]
Milli Ruhani Mahfil: Bahâîliğin bulunduğu ülkelerdeki Bahâîlerin merkezidir. Dokuz kişiden oluşan üyeleri iki şamalı bir seçimle iş başına gelir. O ülkede bulunan mahalli Mahfil üyelerinin belirli sayıda gönderecekleri ve on dokuz delegeden oluşan bir meclis tarafından Rıdvan Bayramın 12. günü yapılacak bir toplantıda o ülkedeki tüm Bahâîler arasından seçilir.[70]
Umumi Adalet Evi: Umumi adalet evinin seçimi üç aşamalıdır. Umumi Ruhani Mahfil üyeleri Dünya Bahâileri arasından umumi adalet evinin dokuz üyesini seçer. Bunlar Hayfada oturur. Bunlar Kitab-ı Akdes’in hükümleri veya onun diğer emirleri veya Abdulbahâ ve Şevki efendinin yorumlarını değiştiremezler. Ancak şartlar icap ettiğinde kendi şartlarını koyup değiştirebilirler.[71] Bahâullah Akdes kitabında açık olarak yazılmamış tüm konular üzerinde karar verme görevini Bahâî dininin uluslar arası karar idari mercii olan Umumi Adalet Evi’ne bırakmıştır. Böylece Tanrının n yeni peygamberinin bin yıl veya daha fazla süre sonra gelişine kadar kurduğu dünya düzeninin hızla değişen bir dünyanın ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir yasama yetkisine sahip olmasını sağlamıştır.[72]Bahâîlerin mabetlerine “Meşriku’l-Ezkar” denilir. Mabedin dokuz cephe ve dokuz kapısı vardır. Bütün bu kapılar bir kubbe altındaki merkezi bir salona açılır. Dokuz yön dünyadaki dokuz büyük dini sembol etmektedir. Çevresinde hastane, okul, çocuk yurdu vs. gibi yardım kurum ve kuruluşları bulunur.[73]
Kitab-ı Akdeste tapınaklarla ilgili “Ey insanlar şehir ve kasabalarda dinlerin maliki olan Tanrı’nın adına olabildiği kadar güzel evler yapınız. Bu evleri onlara yakışır bir şekilde süsleyiniz. Fakat onu resim ve heykellerle doldurmayınız. Sonra onların içinde rahman olan Tanrınızı güzel güzel anınız. Biliniz ki onu anmakla gönüller gönülleriniz nurlanır.”[74]
Bahâîlikte 19 Sayısının Önemi:
Mehdilik iddiasına ilk olarak 19 kişi iman etmiştir. Bunlara ebcet hesabından hareketle “Hurufatü’l-Hay” denilmiştir.[75] Bahâîlikte 19 sayısı mukaddes bir rakamdır ve her buna dayalıdır. Yıl 19 ay, aylar da 19 gündür. Her Bahâî 19 gün sonunda 19 fakir Bahâîyi doyurmak zorundadır. [76] Daha sonra Kuddüs ile hacca gidiyor ve 19 kurban kesiyor. [77] Zerrintâc adıyla Bâbîlerin içinde yer alan bir hanım İslam şerîatının nesh edilmiş olduğunu, yenisinin ise henüz zuhur etmediğini, dolayısı ile gayrı meşru sayılacak her türlü hareketin meşru sayılması gerektiğini fütursuzca iddia etmiştir. Aynı zamanda din ve ahlak kurallarından uzaklaşmış bir kadındı.[78]
İNANÇ ESASLARI
Allah’a iman:
Allah birdir, eşsiz öncesiz, sonsuz, baki, hayy, kayyum, Kaadirdir. Hiçbir şey ona benzemez. Ancak onun peygamber diliyle de Kur’an-ı Kerim’de kendini vasfettiği isimleri ve sıfatlarından ibaret mutlak bir vücudu yoktur. Onun vücudunun emri mezahirine muhtaçtır. Onun zuhurları nebiler ve peygamberlerdir. O onlarda zuhur eder ve (tıpkı bir güneşin temiz bir aynada yansıması gibi) kulları için onlarda zuhur eder.
Peygamber ve nebi onda kaybolur ve Allah olur. O konuştuğu zaman Allah konuşmuş olur. Onunla konuştuğun zaman Allah’la konuşmuş olursun.[79] Tanrı hakkındaki bilgimiz sınırlı olmakla beraber onun bize olan sevgisi hiç değişmemiştir. Hz. Bahâullah Tanrının her çağda kendinin dünyadaki habercisi olarak seçtiği bir kimse aracılığı ile bu sevgiyi ilettiğini bildirmiştir.[80]
Peygamberle İman:
Peygamberle Allah’ın zuhurlarıdır. Onlara Mezahir-i İlahiyye adını verirler. Onlar Allah’ın hulul etmesini Allah’ın Hz. Musa’ya “Seni kendim için seçtim” (Taha/ 41) ayetini delil olarak gösterirler. Peygamberlerin iki vasfı vardır. Öncelikle onlar beşerdirler ve beşerler gibi yerler içerler, yaşarlar ve nihayetinde ölürler. İkinci olarak olar ilahi bir vasfa sahiptirler. Onlar Tanrının yansıdığı tertemiz bir aynadır. Peygamberin yapmış olduğu her şeyi Allah yapmıştır. Allah peygamberde hulul etmiştir. (Enfal / 17; Fetih/ 10)[81]Tanrı’nın gönderdiği öğretileni bir çoğu bir birinin eşidir. Bunlar çağdan çağa tekrarlanan sonsuz ilahi yasalardır. Ve nerede öğretilirse öğretilsin Tanrı dininin temelleridir. Tanrı habercilerinin hepsi kendi toplumlarına sevgi ve cömertliği , alçak gönüllülük ve doğruluğu başkalarının yanlışları yerine kendi yanlışlarını görmeyi, kötülüğe iyilik ile karşılık vermeyi öğretmişlerdir.[82]Hz. Ademden bu yana gelen tüm peygamber ve nebiler Bahâ’yı müjdelemek için gönderilmiştir. Çünkü o bütün dinlerin bahsettiği mevduddur. Ve bundan sonra bin yıl zuhur olmayacaktır. [83] Allah bin yıl geçmeden birini göndermez. 1000 yıldan sonra zuhur olabilir. Her kim tam bin yıl bitmeden Tanrı mazharlığı ile ortaya çıkarsa yalancı ve müfteridir.[84] Bahâ devri 500.000 yıl sürecektir. Müslümanların iddia ettiği gibi Muhammed son peygamber değildir. Allah mürsildir ve bu sıfatı bakidir. 6247 ayetten tek bir ayete dayanılarak (Ahzap/40) bu iddia edilemez. “heteme” iki şekilde kullanılır. Birincisi yüzük taşı manasındadır ki; Allah bununla Muhammed’i övmeyi dilemiştir. Eğer hatim (son) manasına alınırsa nebi ve resul arasındaki farkı gözden kaçırmamak gerekir. Mucizeyi nazari olarak kabul etmekle beraber peygamberlere atfedilen mucizelerin taraftarları tarafından abartıldığı kanaatindedirler.[85] Peygamberler ve gelen vahiy son bulmamıştır.[86] Bundan sonra da devam edecektir. Allah’ın mürsil sıfatına ket vurulamaz görüşündedirler.Peygamberler ve seçilmiş kişilerin tümü insan mevcudiyetinin gerçeklerini doğruluk ve anlayışın yaşam suları ile beslemek üzere tek gerçek Tanrı tarafından gönderilmiştir ki; Tanrı en içteki benliklerine sakladığı şeylerde onlarda görünsün.[87]Bahiler Ahzab suresindeki Hatemü’l-Enbiya ayetini kabul etmezler. Burada Müslümanlar mühür yerine son nebi kelimesini kullandıklarından dolayı İslâm ümmeti çelişkiye düşmüştür. Son nebi kelimesi doğru olarak kabul edilse de yine son resul manası taşımaz. Çünkü bu ayette elçi ve nebi kelimesi “ve” bağlacı ile ayrılmıştır. Yani Muhammed hem nebi hem de elçilik makamına haizdi. Tıpkı Musa gibi.[88]Sürekli gelişen bir uygarlık ruhani kaynaklarını tüketince olgular dünyasının tümünde olduğu gibi bir parçalanma süreci yaşar.[89] Tanrı elçilerini Hz. Musa ve Hz. İsa’yı takiben göndermiştir. Ve sonu olmayan bir sona kadar öyle yapmaya devam edeceklerdir.[90]Allah zaman zaman elçi göndermiştir. İlk olarak ilahi kanunlar değişikliğe uğrar ve özünü kaybederse. İkinci olarak insanlık alemi fikir, zeka ve medeniyet olarak ilerliyor. 1400 sene önceki kanun bu günkü insan ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Bunun için Tanrı ilahi adaleti ile sosyal kanun ve manevi prensipler gönderir. Bu konuda araştırmadan karşı çıkanlar Tanrı, peygamber ve Tanrısal kitaplara karşı gelmektedir.[91] Aslında Bahâîler bu görüşleri ile kendileriyle çelişmektedirler. Çünkü hem bin yıl peygamber gelmeyeceğini söylüyorlar hem de ilerleyen dünya karşısında Tanrının ilahi kanunları güncellemek için elçi göndermesi gerekliliği üzerine duruyorlar. Mirza Hüseyin Ali “ilahi irade seması”ndan geldiğini iddi ettiği Arapça eseri Kitabı-Akdes daha önceki kutsal kitapların insanlığa yetmediği için Kitab-ı Akdes ile neshedildiğini, ileri sürmüş, eserinde Kur’an-ı Kerim’i kötü ve beceriksiz bir şekilde taklit etmiştir. [92]Ahiret:insan öldüğü zaman kıyamet kopar.[93] Ölüm Tanrı’ya doğru olan manevi yolculuğun başlangıcıdır. Ruh bedenden ayrıldıktan sonra yaşamasına devam eder ve Tanrı melekutuna ilerler. Bahâullah “Gerçek olarak bilini ki, ruh bedenden ayrıldıktan sonra Allah’ın huzuruna gelinceye kadar gelişmesine devam eder” diyor.[94]Cesetlerin yeniden dirilmesi sözkonusu değildir. İnsanlar dünyadaki ilerine göre lütfe veya azaba uğrayacaklardır. Azap ruhun ahiretteki gelişmesi ile birlikte sona erer. Lütuf ve bağış ebedidir.[95] Diğer peygamberlerin getirdiklerini insanlar yanlış anlayarak sahte bir cennet ve cehennem tasviri geliştirdiler. Bahâ bunu düzeltti. Cennet Allah’a yakınlık, cehennem bağışından mahrum olmaktır. Hayatın güzel yanları bizim zevk almamız için vardır. Yaşamın zevklerinden kaçmak bizi Tanrıya daha yaklaştırmaz. Ancak dünya hayatında bir hayvan hayatı yaşamak ve yalnız maddi refahlarımızla meşgul olmak yaratılmadığımızı bilmeliyiz. Biz bir maksatla yaratıldık. Bu dünya hayatı ana rahmindeki bir çocuğun dış dünyaya hazırlığına benzer. Bizim için asıl dünya ölümden sonrasıdır.[96]
AMELİ ESASLAR
Bahâîlikte 15 yaşından 70 yaşına kadar çeşitli mükellefiyetler bulunur.
Namaz:
Samimi bir kalple Allah’ı anmadır. Bahâ’nın kutsal kelimelerinin tekrarıdır. Akka’ya dönülerek kılınır. Abdest el ve yüzün yıkanmasıdır. Su yoksa veya bir engel bulunursa beş kez “Temizler temizi Allah’ın adı ile” denilerek abdest alınmış olur. Namaz üçe ayrılır. a- Büyük namaz: günde bir defa Allah’a yalvarış için istek duyulduğunda kılınır. Ayakta kılınır. Akka’ya dönülür. Ve Allah’ın rahmeti bekleniyor gibi sağa sola bakılır ve duası okunur. Secde ve ruku’ vardır ve her harekete mahsus dualar vardır.[97]b- Orta namaz: Sabah öğle akşam üç kez kılınır. Sadece ayakta ve rukuya varılır.c- Küçük namaz: bir ayetten müteşekkildir. Tam öğle üzeri kılınır. Bu üç namazdan birinin kılınması ile diğerleri sakıt olur. Namazda okunan duayı isteyen kendi diline çevirerek okuyabilir.[98]
Oruç:
19. ayda tutulur. 2-21Mart’a tekabül eder. 19 gün tutulur. Her hangi bir şeyi yemek içmek ve kötü fiiller den uzak durmadır. 21 mart oruç bayramı ve yeni yılın ilk günüdür.
Hac: Mali durumu iyi erkeklere farzdır. Bab’ın Şiraz’daki evi veya Bahâ’nın Bağdat’ta ikamet ettiği evi ziyarettir.
Zekat: Bahâîlerde vergi olarak alınır. Kitab-ı Akdes’te Kur’an-ı Kerim’de zekat için tayin edilen miktar ve yerler aynen kabul edilmekle beraber gelirin %19tekabül eden bir vergi mevcuttur. Bunlar umumi Adalet Evi’nin gelir kaynağıdır.
DİĞER HÜKÜMLER:
Kutsal Ayetlerin okunması:
Her sabah ve akşam yorgunluk vermeyecek kadar Bahâullah’ın sözlerini, dualarını okumak her Bahâî için vaciptir. Ayrıca günde bir defa abdest alıp kıbleye dönerek (Akka) 95 kez “Allah-u Ebha” tekbiri getirmek şerî bir görevdir.
Herkesin geçimin sağlamak için bir işle meşgul olması şerî bir görevdir.
Herhangi bir işle meşgul olmak ibadettir. Dilenmek gibi süfli şeyler yasaklanmıştır. Çalışmanın yasak olduğu 9 gün vardır: 21 mart Nevroz, (oruç bayramı, Bahâî yılbaşı); 21 Nisan Rıdvan bayramı (Bahâî’nin emrini açıklması); 2 Mayıs Rıdvan bayramı 12. günü; 23 Mayıs Babın emrini açıklaması; 29 Mayıs Bahâ’nın ölümü; 9 Temmuz Babın ölümü; 20 ekim babın doğumu; 12 Kasım Bahâ’nın doğumu. Bahâîlerde yeni gün güneşin batışı ile başlar.[99]
Miras:
Bahâîlikte her şahsın hayatta iken bir vasiyetname yazarak mirası istediği şekilde taksim etmesi şerî bir hükümdür. Herkes servet ve mülk edinebilir. Mülkünü istediği gibi kullanabilir. Şayet şahıs hayatta iken vasiyetname bırakmamış ise taksim Kitab-ı Akdes’e göre yapılır. Mirasçısı yoksa miras Umumi Adalet Evi’ne kalır.[100]
Evlenme Boşanma:
Evlenme Akdes’te teşvik edilir. “Tanrı evlenilmesini emretmiştir ki kulları arasında beni anacak olanlar doğsun.”[101] Dünya tek bir vatan ve insanlar da onun vatandaşlarıdır. Dini farz olmamakla birlikte çok teşvik edilen bir iştir. 15 yaşından küçüklerin evliliği caiz değildir. Nişan ile nikah arası 95 günden fazla olmaz. Mehir şehirde 19 miskal altın köyde 19 miskal gümüştür. Boşanma caiz olmakla beraber hoş görülmez. Geçimsizlik durumunda mahfil bir yıllık bekleme süresi verir. Bu sırada koca kadının nafakasını karşılar. Yine geçim sağlamazsa mahfil çifti boşar. Kitab-ı Akdes’de çok evlilik caiz görülmekle beraber AbdulaBahâ tek evliliği esas kılmıştır.[102]Bahâi evliliği karı ve kocanın bedensel ve ruhsal olarak birleşmesidir. Ki böylece Tanrı tüm dünyada ebedi bir birlik içerisinde bulunup birbirinin ruhani yaşamlarını iletebilsinler. Sen birini seçmeden anne babanın karışma hakkı yoktur.[103]
Zina: Erkek para cezasına çarptırılır. Erkek Adalet Evine 9 miskal altın verir. İkincisinde ceza iki kat artar. Kadına acı verici azap vardır.[104]
Hırsızlık: Sürgün ve hapis cezası verilir. Bir kişi üç defa hırsızlık yaparsa alnına hırsız damgası vurulur.
Kundakçılık adam öldürme: Kasten adam öldürmenin cezası yakarak öldürme veya idamdır. Kasıtsız yapılırsa 81 gram altındır.
İçki: Aklı gidermeyecek kadarı caizdir. Çoğu değil.[105]
Cihad: Bahâîler cihad yasaklanmış dini bir hükümdür. Onlara göre cihat dini taassubun eseri olan gerçek bir müessesedir. [106] Bab silahlı mücadeleyi dostlarına yasaklamıştır. Cebir bir iş başarmaz. “Biz halkı iman ve ikna fedakarlık ve karşı durmazlık yoluyla terbiye etmeliyiz.” diyordu.[107]
Hükümete Sadakat: Bulundukları hükümete mutlak sadakat önemlidir. Bahâullah: “ Bahâîler ülkesinde yaşadıkları her devlete karşı emanet, sadakat ve samimiyet göstermelidirler.[108]
Ahlaki ve içtimai esaslar:
Dini hakikat mutlak değil izafidir. Tanrı zuhuru mütemadi ve müterakkidir. Bahâhullah’ın maksadı kendinden önce gelmiş peygamberlerin öğretilerinden mündemiç esas hakikatleri içinde yaşadığımız asrın ihtiyaçlarına cevap verecek, problemlerine, fenalıklarına ve karışıklıklarına tatbik edebilecek tarzda yeniden ifade etmektir. Dolayısı ile “bugün sizin dininizi tamamladım” ayeti hükümsüz kalıyor.[109]Savaş günlerinde yoksullara hizmet etmiş ve kızıl haçta çalışmış olanların hizmetleri Tanrı’nın melekutunda çok beğenilen ve onların ebedi yaşamalarının nedenidir. Bu müjdeyi onlar veriniz.[110] Abdulbahâ’ya 1920 kendisine insaniyet uğrundaki çalışmalarından dolayı Britanya İmparatorluğu tarafından asalet unvanı verilmiştir.[111]Bahâî ayındaki ziyafetten amaç, arkadaşlık ve sevgi yaratmak Tanrıyı anmak, ona bağış dileyen bir yüzle yalvarmak, hayırlı ileri yapmaya teşvik etmektir.[112]Ahdes kitabına göre adalette amaç insanlar arasında birliğin oluşmasıdır. Tanrının elinin tuttuğu ve yerde ve gökte olan herkesin tartıldığı yanılmaz tartıdır.[113] Yöneticilere Allah’ın adaleti ile muamele etmelerini söyler. Zalimin Allah’ın emirlerinin asası ile ezilmelerini ister.[114] Akdes kitabı özgürlüğün insanoğlunu görgü kurallarının sınırlarını aşmasına neden olan ve onu asıl ahlaksız düzeyine alçaltan davranışlara mazeret olarak gösterilmesini kınar.[115]Bazı gizli emelleri olduğu ve bunlara ulaşmak için bazı sloganlar kullandığını ve bunkarı insanlığın barışı için yaptıklarını söylediklerini belirten Muhsin Abdulhamid bunları şu şekilde sıralar.
- Genel din
- Milletler cemiyetler ve devletler güvenlik teşkilatı
- Hükümde “saltanat Allah’ın ayetlerinden bir ayettir” derler. Kadın erkek eşitliği[116]
Temel amaçları şu şekilde sıralanabilir.
- İnsanlık aleminin birliği
- Dinlerin birliği
- Dil ve yazı birliği
- Kadın erkek eşitliği
- Gerçeğin araştırılması
- Her türlü dini ırki, milli, vatan, vs. taassupların terki
- Din-ilim ahengi
- Genel ve mecburi öğretim
- Aşırı zenginlik ve fakirliğin önüne geçilmesi
- Alemde genel barış[117]
[1] Ethem Ruhi Fığlalı, “Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri”, Şa-to Yayınları, 2001 İstanbul, s. 243
[2] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, DİA, IV, s. 465
[3] Süleyman Özkaya, “osmanlı blegleri Işığında Bhailik Hareketi”, 2000 İzmir, s.7
[4] Neyir Özşüca, Bahâî Tarihi Özeti, 1987 İstanbul, s. 9-11
[5] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 11
[6] Neyir Özşüca, , a.g.e., s. 11
[7] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[8] Süleyman Özkaya, a.g.e., s. 11
[9] Süleyman Özkaya, a.g.e., s. 12; Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 464
[10] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[11] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[12] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 15
[13] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 16
[14] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 17
[15] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 26
[16] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 27
[17] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, a.g.e., s. 465
[18] Ethem Ruhi Fığlalı, “Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri”, s. 245; Süleyman Özkaya, a.g.e., s. 13
[19] Ethem Ruhi Fığlalı, “Çağımızda İtikadi İslâm Mezhepleri”, s. 245
[20] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[21] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[22] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 39
[23] Çevr. Mecdi İnan, Bahâîliğin Bitinci Yüzyılı, 1948 İstanbul, s. 25
[24] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[25] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 50
[26] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 41
[27] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 44
[28] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 466
[29] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 53
[30] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 60-61
[31] Süleyman Özkaya, a.g.e., s. 17
[32] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 30
[33] Muhsin Abdulhamid, “İslama Yöneltielen Yıkıcı Hareketler”, terc. M. SAim Yeprem, İstanbul, 1970, s. 154
[34] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 52
[35] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 60-61
[36] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 62
[37] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 63
[38] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 63
[39] Gloria Faizi, Bahâî Didi Hakkında Açıklamalar, trc. Suna Bozkır, 1994 İstanbul, s. 35
[40] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 65
[41] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 65-66
[42] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 71
[43] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 72
[44] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 60
[45] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 61
[46] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 466
[47] Hz. AdulBahâ’nın yazılarından Seçmler, 1997 istanbul s. 55
[48] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 153
[49] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 242
[50] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 159
[51] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 179
[52] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 184
[53] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 189
[54] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 209
[55] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 85
[56] Neyir Özşüca, a.g.e.s. 19
[57] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[58] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[59] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 39
[60] Çevr. Mecdi İnan, a.g.e., s. 25
[61] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 50
[62] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 7
[63] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 13
[64] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 3
[65] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 5
[66] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 9
[67] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 15
[68] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 466
[69] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 467;
[70] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 467
[71] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 467
[72] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 15
[73] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bâbîlik ve Bahâîlik”, s. 89
[74] Çevr. Mecdi İnan, a.g.e., s. 61
[75] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[76] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[77] Neyir Özşüca, a.g.e., s. 19
[78] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bahâîlik”, s. 465
[79] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 60
[80] Gloria Faizi, a.g.e. s. 28
[81] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 61
[82] Gloria Faizi, a.g.e., s. 31
[83] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 62
[84] Hz. AdulBahâ’nın yazılarından Seçmler, s. 55
[85] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 67
[86] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 68
[87] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 11
[88] Akdes Soltani Kuçani, Ocak Başı Sohbetleri, 2001 İstanbul, s. 43-44
[89] terc. Cüneyt Can, Hz. Bahâullah, 1994 Ankara, s. 31
[90] terc. Cüneyt Can, a.g.e., s. 32
[91] Akdes Soltani Kuçani, a.g.e., s. 50
[92] Ethem Ruhi Fığlalı, “Bâbîlik ve Bahâîlik”, Diyanet Vekfı, s. 57
[93] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 66
[94] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 67
[95] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 67
[96] Gloria Faizi, a.g.e., s. 51
[97] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 68
[98] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 69
[99] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 72
[100] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 72
[101] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 13
[102] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 72-73
[103] Hz. AdulBahâ’nın yazılarından Seçmler, s. 93-94
[104] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 74
[105] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 74
[106] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 75
[107] Çevr. Mecdi İnan, a.g.e., s. 21
[108] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 75
[109] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 75-76
[110] Hz. AdulBahâ’nın yazılarından Seçmler, s. 92
[111] Çevr. Mecdi İnan, a.g.e., s. 51
[112] Hz. AdulBahâ’nın yazılarından Seçmler, s. 74
[113] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 7
[114] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 8
[115] Akdes Kitabı ve Bahâî literatüründeki Yeri, s. 10
[116] Muhsin Abdulhamid, a.g.e.s. 211-215
[117] Ethem Ruhi Fığlalı, Bâbîlik veBahâîlik, s. 76
Hazırlayan: Said Akdağ
MÜİF Mezhepler Tarihi Master Öğr.
İSİYİM MEZHEBİ (ESSENES)/ Esseniler
Peruşîm gibi ve hatta ondan daha çok Isiyîm’in Hristiyanlık’la ilişkili bulunması dolayısıyla konu iki dine mensup yazarlar arasında çoğu zaman polemiklere vesile olmuştur. Bu mezhebin kuralları ile ilk Kilise’nin esasları arasındaki benzerlikler yanında, kaynakların eksiklik ve kısırlıkları kesin hüküm verilmesine engel olagelmiştir. 1947′de Kumran Yazıtları’nın meydana çıkarılması ile sonsuz tartışmaların sonu geleceği sanılırken, bu yazıtların mâhiyeti üzerindeki anlaşmazlıklarla yeni tartışma konuları açılmış bulunmaktadır.[1]
İsiyîm Kelimesi:
Kelimenin etimolojisi üzerinde fikir birliği yoktur, iki anlam ileri sürülmektedir:a) Mütevazi ve dindar kişi ve bunların meydana getirdiği topluluk ki, Josephus bir defa bu anlamda kullanır.b) Sessiz, sakin ve ketum kişi ve bunların topluluğu ki Josephus bazan ve Philo devamlı bu anlamı benimserler.
Kökenleri:
M. Ö.2. yy da ortaya çıkmışlar M.S. 66-70 yahudi savaşlarında ortadan kalkmışlardır[2].Isiyîm’in kökeni hakkındaki Yahudi görüşüne göre, bunlar Makabi mücâdelelerinden önceki Hasidîm’in devamıdırlar. Yunan idarecileri ve Helenistlere (Mityav-nîm) karşı başarı kazandıktan sonra, Hasidîm’in son derece dine bağlı tutumları toplumda revaç bulmamış, onlar da “Acaip kurallar ve yeni görüşlerle, son derece müfrit bir mezhep kurmuşlardır.”Buna göre, Peruşîm ile Isiyîm’in kaynakları aynı olmak gerekmektedir. Yahudi geleneği de bu görüşü desteklemekte, yalnız Peruşîm ve İsiyîm, Hasidizmin birer şubesi mi yoksa îsiyîm Peruşîm’den mi ayrılarak ortaya çıkmıştır, belirtmemektedir. Geleneğe göre, bunlar, Tora’nın “Levililer” kitabının ortaya koyduğu kurallara son derece müfrit bir şekilde uyan kimseler olup, kendi elleriyle kazandıklarını, tam bir komünist topluluk halinde paylaşarak, kendilerini dinî yaşantı ve çalışmaya vermiş kimselerdir. Mümkün olduğu kadar evlilikten ve bedensel zevklerden kaçınarak göklerin sırlarına vâkıf olmaya ve beklenen Mesih’in ne zaman geleceğini öğrenmeye uğraşırlardı[3]. Şabat yasaklarına uymakta o kadar hassas davranırlardı ki, çocuk Şabat’ta doğarak kutsal günde çalışmak zorunda kalınmasın diye, Çarşamba günleri dışında cinsî temasta bulunmaktan kaçınırlardı.’ Aralarında kutsallığa göre üç veya dört derece vardı ki Peruşîler bunun sadece ilk derecesini teşkil ederdi.
Bazı Özellikleri:[4]
- Ölü denizin batı bölgesinde otururlar
- Züht hayatına önem verirler.
- Manastırlarda toplu halde yaşarlar.
- Bekar yaşamayı tercih ederler.
- Ticaret yapmazlar.
- Mal mülk istemezler.
- Hayvan eti yemezler.
- Beyaz elbise giyerler ve Abdestvari temizliğe önem verirler.
Eski Kaynaklarda Îsiyîm:
İsiyîm’e dâir en eski bilgiyi iskenderiyeli Philo vermektedir. ” Quod Omnis Probus Liber Sit” (Her iyi insan Hürdür) adlı eseri ile, hâlen kayıp olan fakat Keysaryalı Eusebius’un yaptığı iktibaslarla zamanımıza ulaşmış bulunan “Apologia Pro Judaeis” (Yahudileri Savunma)’de İsiyîm’i anlatmaktadır. Metinlerin kesin tarihi her ne kadar bilinmiyorsa da, M.Ö. 30 ile M. S. 40 arasındaki devrede yazılmış olduğu muhakkaktır.ikinci kaynak Flavius Josephus’tur. “Jewish War” ile “Jewish Antiquities” adlı eserlerinde konuya Philo’dan daha geniş şekilde temas eder. Kitabını M. S. 70 veya 75 yıllarında tamamladığı bilinmektedir.İsiyîm hakkında uzun bir bahis de Romalı Hippoly-tus’un “Zındıklığa Reddiye” adlı eserinde bulunmakla beraber, bu yazarın Josephus’tan iktibasla yetindiği kesinlikle bilinmektedir.Yukarıda belirttiğimiz gibi, yeni bulunan fakat Eski Ahid ve Masoretik metinlerin yazılışından daha önceki devirlerde yazılmış olması bakımından önemi büyük olan “Kumran Yazıtları” da bir kaynak olarak ele alınmaktadır. Bu yazıtların mâhiyetleri hakkında uzun tartışmaların yapıldığını belirtmiştik, konumuzu ilgilendirmediği için bunlar üzerinde durmayacağız. Yalnız şu kadarına işaret edeceğiz ki, halen Ürdün’de uzmanlarca incelenip peyderpey yayınlanmakta bulunan bu yazıtlarda adı geçen mezhebin Isiyîm olduğu anlaşılmış bulunmaktadır. Bulunan kitaplardan biri bu mezhebin kaidelerini, ikincisi tarihî, bir diğeri âhir zamanda aydınlık çocukları (yani mezhep mensupları) ile karanlık çocukları (yani fena kuvvetler) arasındaki mücâdeleyi anlatır. Mezhebe has bir dualar mecmuası da bulunup yayınlanan eserler arasındadır.[5]Şimdi kaynakların verdiği bilgileri sıra ile görelim.
Quod Ommis Probus Liber Sit (HER İYİ İNSAN HÜRDÜR)
“Suriye Filistini’ndeki Yahudiler arasında, sayıları dört binin üzerinde olan ve İsiyim denen bir grup vardır. Bu kelime her ne kadar Yunanca değilse de bence ‘kudsiyet’ kelimesi ile bir bağlantı kurmak mümkündür. Gerçekten bunlar kendilerini Allah’a adamış kimselerdir. Kurban olarak hayvan takdim etmezler, kurban yerine, doğrudan doğruya kendilerini Allah ‘a teslimin daha uygun olacağını söylerler.”“Bazıları tarlada çalışırlar, diğerleri de kendilerine huzur ve sükûn verecek çeşitli şeylerle uğraşırlar, hem kendilerine ve hem de komşularına karşı faydalı kimselerdir.”“Altın ve gümüş biriktirmezler, hayatları için zorunlu olanın ötesinde bir şey aramazlar. Hemen hemen bütün insanlar içinde yalnız bunlar, eşya ve mala sahip olmadan yaşarlar; bu, işlerinin ters gitmiş olmasından ötürü değil, kendilerinin böyle yaşamayı tercih etmelerindendir; böylece kendilerini daha zengin, bolluk içinde ve tutuma riayetkar sayarlar.”” Onlar arasında ok, kılıç, harbe, miğfer, zırh, kalkan kısaca savaş araçları ve savaşta kullanılabilecek nitelikte barış zamanı eşyaları yapanları aramak boşunadır. Onları sonunda hırsa yöneltecek en küçük fikirleri, hatta rüyaları bile yoktur.”“Aralarında bir tek dahi köle yoktur, ama, hepsi birbirinin yardımcısıdır. Köle sahiplerini, sadece yaptıklarının eşitlik prensibi ve adalete aykırı olması dolayısıyla değil, bunun aynı zamanda Allah’a isyan olması sebebiyle ayıplarlar.”” Tabiat felsefesinde Allah ‘m varlığı ile âlem ‘in menşei meselesi hâriç, diğer hususların insan yaratılışının ötesinde olduğu düşüncesi ile tartışmaları meydan hatiplerine terkederler, kendileri son derece dikkatle ahlâk üzerine eğilirler. İlâhî ilham ve vahy olmaksızın, kimsenin ortaya koyamayacağı nitelikteki atalardan kalma kanunları ele alırlar.”“Zâhid ve muttaki insanlar olarak nefsin kontrolü, neyin iyi, neyin fena ve neyin değişik olduğu nasıl bilinir, nasıl yapılır konularında çalışıp, Allah ‘ı, fazileti ve insanları severler. Ulûhiyetin, fenalığın değil, fakat bütün iyiliklerin sebebi olduğuna inanırlar.”“Hiçbir ev hiçbirinin değildir. Evleri, nereden gelirse ve kim olursa olsun, bütün mezhep üyelerine açıktır.”[6]Apologia Pro Judaeis: “Bunlara İsiyim denmesi dindarlıkları sebebiyledir. Yehuda şehir ve köylerinde büyük gruplar halinde buîunuyorlardı.”“Fazilet ve beşeriyet sevgisi mertebelerine ulaşmak arzusundadırlar, bu yüzden aralarında gençlere ve delikanlılara pek rastlanmaz; zira bu yaşlar, olgunluğa erişip de karaktere sahip olunmayan çağlardır.”“Bütün faaliyetleri cemiyet içindir.”“Güneş doğmadan çalışmağa başlayıp, battığında bırakırlar. “” Çok mütevaziyaşarlar, lüksü, beden ve ruh için tehlike sayarlar.”“Giyecekleri de yiyecekleri gibi basit ve mütevazidir.” Jewish War: ” Yahudiler arasında üç felsefe ekolü vardır. Birinciler Perişîm, ikinciler Sadukîm ve üçüncüler de tam azizâne bir hayat yaşayan İsiyim ‘dir. İsiyim irken Yahudidirler, evlenmeyi hor görürler, fakat yetiştirmek için başkalarının çocukları ile ilgilenirler, onları kendilerine akraba sayarlar, bu çocukları kendi âdetleri üzere yetiştirmek isterler.“Fakat bu, onlar evlilik kurumunu ortadan kaldırmış demek değildir, kadınların fâsık olup hiçbirinin erkeğe sonuna kadar sâdık kalacağına inanmamalarındandır.”“Zenginleri aşağı görürler, mezhebe giren kişi bütün servetini diğerleri ile eşit şekilde paylaşır.” “Hepsi bir şehirde değildir, her yerde birkaçı birleşip hemen bir koloni meydana getirirler.”“Seyahata çıktıklarında yanlarına hiçbirşey almazlar. Her şehirde teşkilâtın bir görevlisi bilhassa misafirlerin giyim ve diğer ihtiyaçlarını karşılamakla sorumludur.”“Elbise ve ayakkabı giyilemeyecek kadar eskimeden çıkarıp atmazlar.”“Aralarında asla alış veriş yapmazlar, ihtiyacı olan, bulunandan istediği kadar alabilir.”“Allah huzurunda davranışları özel bir şekildedir. Güneş doğmadan dünyevî kelam etmeyip, sanki güneşin doğması için yalvarıyormuşçasma kadîm dualar okurlar.”“Bu duadan sonra herkes kendi işinin başına döner, ara vermeden, beşinci saate (yaklaşık sabahın ll’e kadar çalışırlar, beli bağlı keten elbiseler içinde, aynı yerde tekrar toplanırlar, o halde iken soğuk su ile yıkanırlar. Bu temizlenmeden sonra, yalnız kendi inançlarından olanlarla özel bir binaya girerler.”” Yemek zamanı fırıncı herkese bir somun dağıtır, herkes bir çanak yiyecek alır. Yemekten önce birisi dua okur, duadan önce yemeği yemek yasaktır, yemeği de bir dua takip eder, başta ve sonda, hayat veren Allah ‘a şükredilir. Yemekten sonra, biraz dinlenip sonra akşama kadar yeniden çalışmaya girişirler.”“Akşam yemeği de aynı şekilde olur, varsa misafirler de sofraya alınır, konuşmalarda sıraya uyulur.”[7]
Faziletleri:
“Kendilerini bağladıkları iki şey vardır: Yardım ve şefkat. Yardıma muhtaç herkesin yardımına koşmak isterler.”“Kızgınlık ve öfkelerine hâkim olurlar, yemin etmekten sakınırlar. Kendisine inanılmayan kimselerin Allah ‘ı şâhid göstermesini çirkin gördüklerinden yemin etmeyi, yalan söylemekten kötü sayarlar.”“Beden ve ruh münâsebetlerinden bahseden eski kitaplara üstün bir ilgi gösterirler. Buralardan, hastalıklardan korunmayı, tedavi yollarını ve taşların şifalarını öğrenirler.”
Mezhebe Giriş:
“Mezhebe girmek isteyenler derhal kabul edilmezler. Aday bir yıl bekler. Aynı tarzda hayat yaşaması teklifinde bulunurlar, kendisine bir balta, peştemal ve bir beyaz elbise verilir.”“Bu süre içinde yeterliliğini isbat eden aday, biraz daha kendilerine yaklaştırılır, temizlik yıkanmasına iştirak ettirilir, fakat henüz tamamen kabul edilmiş değildir. Yeterliliğini isbattan sonra iki yıl kontrol altında tutulur, eğer bunda iyi not almışsa gruba girer.”
And:
“Mezhebe kabul edilen kimse, müşterek yemeğe el sürmeden, kardeşleri huzurunda dinî and içer. Önce Allah’a karşı sadâkatle hizmet edeceğine, sonra insanlara karşı adaleti gözeteceğine, hiç kimseye ne kendi arzusu ve ne de başkasının emri ile fenalık etmeyeceğine, kötülükten nefret edip hep beraber adalet için mücâdele edeceğine yemin eder.”“Herkese daima doğru davranacağına, Allah rızâsı olmaksızın, sırf iktidar uğruna kimse ile mücâdele etmeyeceğine, ödevinde uygunsuzluk yapmayacağına, giyiminde ihtişam ve gösterişe kaçmayacağına yemin eder.”“Daima gerçeği sevip yalancıları reddedeceğine, ellerini hırsızlıktan, ruhunu kötü kazançlardan uzak tutacağma, mezhep mensuplarından hiçbir şeyi gizlemeyip, ölüm tehdit ve baskısı da olsa dışardakilere hiçbir şey açıklamayacağına yemin eder.” [8] Kehânetleri:“Aralarında bazıları kendilerini kutsal kitapları, peygamberlerin sözlerini incelemeye vermişlerdir. Bunlar, gelecek hakkında bazı kehânetlerde bulunur ve nadiren yanılırlar[9]. Evlilik Nizamı:“isiyim ‘in bir kolu diğerleri ile âdet ve geleneklerinde müşterek olmakla beraber, yalnız evlenme konusunda ayrılmıştır. Bunlar şuna inanırlar: Evlenmeyen kimseler kendilerini hayatın çok önemli bir bölümünden mahrum ederler, yeni nesil üretmekten geri kalırlar. Buna uyanlar ise, insan neslinin, dolayısıyla İsiyim mezhebinin ortadan kalkmasına sebep olurlar.”“Kadınları üç ay süresince gözlem altında tutarlar, üç defa aybaşı halinden kurtulduklarını ve böylece çocuk yapmaya muktedir olduklarını görür sonra evlenirler. Kadınlar hâmile kaldıklarında cinsî temasta bulunmazlar, böylece de zevk için değil, çocuk doğması zorunluluğu sebebi ile evlendiklerini göstermiş olurlar.”“Kadınlar ketenlere sarınarak, erkekler peştemal giyerek yıkanırlar. “[10]
Jewish Antiquities:
“İsiyim mezhebi mensupları herkese, Allah’a güvenmeyi öğretmekten hoşlanırlar. Keza, ruhun ölümsüz olduğunu beyan ile doğruluğun mükâfatı için mücâdelenin zorunlu olduğunu söylerler.”“Bütün faziletleri arasında doğrulukları övülmeye değer. Benzerleri ne Yunan ne de barbar dünyasında vardır. Bütün kazançlarını bir yere koyarlar. Yaşayışları arasında en küçük fark yoktur. Dört binden fazla insan böyle yaşamaktadır.”“Kadın almaz, köle edinmezler, köleliği adalete aykırı bulurlar.”
Pliny:
M.S. 79 yılında ölmüş olduğu bilinen Pliny de “Tabiî Tarih” adlı eserinde Isiyîm’den bahsetmektedir. M. S. 70′de sona eren Yahudi Savaşları sırasında Titus’a refakat ettiği muhtemel bulunan bu yazar, İbranîler’in “Tuz Denizi”, batılıların “Ölü Deniz” dedikleri “Lüt Gö-/ü”nden bahsederken şöyle demektedir: “İsiyim, Denizin batısında, kendileri ile sahil bölgesi arasında biraz mesafe bırakmışlar; bunların kendilerine has müstesna bir durumları vardır; kadınsız, parasız, hurma ağaçları altında yaşamaktadırlar. Engada (bugün Ayn Gedi) onların kasabasıdır.”Josephus’un, bu mezhebin M. Ö. 146 yılında Peruşîm ve Sadukîm ile beraber varlığını bildirmesi1370‘ ve Pliny’nin de yerlerini söylemesi, diğer taraftan Kumran mağaralarında bulunan ve M. Ö. 150 ile M.S. 50 yılları arasına tarihlenen yazıtlarda adı geçen mezhebin İsiyîm olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Josephus’un aynı yerde anlattığına göre, mezhep, meşhur I. Aristobulos (M. Ö. 104)’un zamanında M. S. 66-70 yıllarındaki Yahudi Savaşları’na kadar faaliyet göstermiş, dağılmaya zorlanması ile ortadan kalkmıştır.
Kumran Yazıtları:
” Onlar cemaat halinde yiyecekler, ibâdet edecekler ve beraber düşüneceklerdir. Mürid, ruhu ve bedeni ile tamamen topluma aittir.Josephus’un anlattığı mezhep sâliklerinin her gün ve çeşitli zamanlarda yıkanmaları zorunluluğu aynen anla-tılmaktadır.,Philo ve Josephus’un anlattığı doktrine ait hususlar, tamamen ” Kaideler Kitabı”nda yazılıdır.Kumran yazıtlarının çeşitli yerlerinde geçen “Goral” (Kader) kelimesinin kullanılışından da anlaşılıyor ki, bunlarda koyu bir “kadercilik” görüşü hâkimdir, insanlar daha doğmadan bile aydınlık veya karanlık taraflardan birine aittir. Kaderleri ebediyen tesbit edilmiştir, bu, yıldızlarda da yazılmıştır. Kader herşeyin başıdır. Kaideler ve Dua Kitapları’nda Allah’ın “Kâdir-i Mutlak”hgı yanında insanın hiçliğini belirten pek çok pasaj vardır. İnsanın kaderi tamamen O’nun elindedir. Bununla beraber mezhep mensubu bir “Aydınlık Oğlu’dur, bu da Allah’ın onu seçmesi sayesindedir.Philo ve Josephus tarafından hiç zikredilmeyen, vücudun yeniden dirileceği inancı yanında, “Nihâi mahkeme”, “Dünyanın ateşle tahribi ve sonu” temaları sık sık görülür.’273‘Melek inancı bakımından Peruşîm’den pek ayrılmamakla beraber görüşleri daha teferruatlıdır. Meleklerden “kutsal yaratıklar”, “şerefliler”, “göklerin oğulları”, “semâvî varlıklar”, “ebedî varlıklar”, “kutsallar” şeklinde bahsettikten sonra onları yaptıkları işlere göre de isimlendirirler: “Işıklar Prensi”, “Karanlık Meleği”, “Gerçeklik Meleği”, “Tahrir Meleği”, “Mastemah” (Şeytan) gibi. Bunlardan ayrı bir sınıfı “Muhafız Melekleri”, “Himaye Melekleri” (ki bunlar ismen de sayılır: Gabriel, Mihael, Rafael, Suriel veya Uriel). isimlerinden anlaşılan ödevlerinden başka, meleklerin dünyanın sonunda kötülükle açılan savaşta iyilerin yanında yer alacakları da zikredilir.Önemli bir yeri de “Mesih” inancı tutmaktadır. Tesniye’de geçen “Onlar için kardeşleri arasında senin gibi bir peygamber çıkaracağım, sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim, her şeyi onlara söyleyecek.” emrinden hareketle bu konu üzerinde çok dururlar. İfâdelerinden Mesih’i her an bekler gibi bir durumları vardır.Kısaca ifâde etmek gerekirse diyebiliriz ki, gerek Philo ve gerekse Josephus’un bu mezhep hakkında verdikleri bilgilerle Kumran yazıtlarından öğrenilenler arasında pek büyük fark bulunmamaktadır. Bu bakımdan “Kumran Mezhebi” ile İsiyim”in aynı şey olduğu hususundaki görüşe katılıyoruz. Bunu belirttikten sonra bu mezhep üzerindeki aktüel tartışmaları kısaca nakledelim.
İsiyim ile Hristiyanlık Arasındaki Münâsebetler:
[11] Kumran’da bulunan metinlerle ilk Hristiyan Kilisesi teşkilâtı arasında “heyecan verici” paralellikler bulanlar vardır. Hristiyanlıgın ilk devirlerinin ne kadar mutlak karanlık içinde bulunduğu hatırlanacak olursa, tesbit edilen paralelliğin bu din mensubu ilâhiyatçı ve bilginleri ne kadar heyecanlandıracağı kolaylıkla anlaşılır. Bulunan paralellikler şöyle sıralanabilir:1- Filistin’deki ilk Hristiyanlar ile bu mezhep mensupları topluluklarını aynı kelime ile adlandırmaktadırlar: Eda (topluluk)2- Mezhebi idare eden oniki kişilik idareci grubu ile, oniki havari arasında benzerlik vardır.3- Oniki kişilik idarecinin üçü daha yüksek mevkî sahibidir; bu, kilisenin üç direği Yakob, Kifas ve Yohanna’yı hatırlatmaktadır.4- Mezhepte düzenli bir teşkilât halinde “Mevakrim” (Müfettişler) vardır ki bu, Grekçe “Episkopoi” yani Bi-şopların tam karşılığıdır.5- Mezhep mensupları kendilerini “Çöldeyol hazırlayanlar” diye tarif ederler ki aynı kelimeleri Vaftizci Yahya da Ahd-i Atik’den alarak kendi vazifesini tarif ederken kullanmıştır.6- Bu güne kadar Yunanca metinler halinde ulaşan ilk kilisenin apostolik kuruluşuna ait dokümanlar tekrar İbrani veya Arami dillerine tercüme edilecek olursa ifâdeler arasında büyük benzerlikler ortaya çıkmaktadır.’Bulunan yazıtların M.Ö. II. Yüzyıl’a tarihlenmesine rağmen mezhebin kurucusu ile isa’nın aynı şahıs olduğunu ileri sürenler dahi çıkmıştır. Bununla beraber tartışmalar ve asıl önemlisi yazıtların tasnif ve okunması henüz bitmemiş olduğu için bu mezhebin Hristiyanlık’la ilgisinin ne olduğu, daha doğrusu Hristiyanlığa olan etkisinin ne derecede bulunduğu hususunda hüküm vermege imkân yoktur. Esas olan şudur ki, ilk kilise Isi-yîm’den çok şey almıştır.[12] İsiyim’in Sonu:Titus’un 70 yılında son Yahudi direnişini de kırarak Mabed’i tahribine kadar Lût Gölü kenarında varlıklarını devam ettirmekte olduklarını bildiğimiz İsiyîm’in, bundan sonraki tarihi karanlıklar içindedir. 1897 yılında Kahire’de Geniza adlı Karaî sinagogunun mahzeninde bulunan bazı dokümanlarda, Şam’da oturan, teşkilât veya yaşayışları Isiyîm’e benzeyen bir mezhepten bahsedilmektedir. Mabed’in tahribinden sonraki devirde Filistin’deki Yahudiler dünyanın dört bucağına sürülürlerken, bunlar da Suriye’ye gönderilmiş olabilir fikri hatıra geliyorsa da, Rabbinik Yahudiliğe mensup olanlar, bulunan dokümanların sahte olduklarını, Karaîler tarafından uydurulduklarını iddia ile sıhhatlerini kabul etmemektedirler.
[1] İslam ve Yahudi Mezhepleri, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[2] Dinler Tarihi,Günay TÜMER, Abdurrahman KÜÇÜK,Ankara ,1988,s. 128
[3] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[4] Dinler Tarihi,Günay TÜMER, Abdurrahman KÜÇÜK,Ankara ,1988,s. 128
[5] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.237
[6] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[7] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[8] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[9] Josephus ve kehânetlerden bazılarını, doğru çıktıkları kaydı ile sayar. Bak. Ant. XIII, 11; XV, 10; XVIII, 13. Josephus, Isiyîm’den Yuda’yı anlatırken onun Mabed’de müridleri ile otururken istikbâle âit haberler verdiğini, o sırada geçmekte olan An-tigonus isimli biri için “ani bir ölüm” diye fal açtığını ve bu falın hemen çıktığını anlatır. Aynen buna benzer bir kehâneti Isiyîm’den Şimon için (XVII, 13) anlatır ki, bu şahıs muhtemelen Luka Incili’nde adı geçen Şimon ile aynı kimsedir.
[10] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[11] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
[12] Age, Doç Dr.Yaşar KUTLUAY, 2001,İSTANUL, ANKA YAY, s.236
-
Yeni
- ALLAH’IN CAMİLERDEKİ KÜÇÜK MİSAFİRLERİ VE DİN GÖREVLİLERİ…
- Cahiliye dönemi din anlayışı
- MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?)
- BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ? YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.
- ÇANAKKALE’DE UYANMAK….
- HAYAT’IN NİRENGİ NOKTLARI(ında DİN)
- MESEL-Ü A’LÂ (Kelam İlmi üzerine bir değerlendirme)’
- Çocuk Eğitiminde Tedricilik…
- AHLAKİ YOZLAŞMA II.
- AHLAKİ YOZLAŞMA I.
- Hz. Hüseyin; Bir Başkaldırı mı, Hilafet Arzusu mu?
- KÛTU’L-KULÛB (EBU TALİB el-MEKKÎ)
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Ekim 2009 (1)
- Mayıs 2009 (1)
- Nisan 2009 (4)
- Mayıs 2008 (5)
- Temmuz 2007 (5)
- Haziran 2007 (27)
- Mayıs 2007 (2)
- Mart 2007 (2)
- Şubat 2007 (4)
-
Kategoriler
- Bahailik
- Bir dünya dini oluşturma projesi
- Bir demet güzellik (Secki yazılar-siirler)
- BİYOGRAFİLER
- Cüneyd Bağdadî
- Düşünceler Düşünce…
- Ebu Talib el-Mekki
- Ehli Sünnet ve Kulların fiileri (ef’âl-i ibâd
- Gönül bahcesinden
- Hariciler
- Harputî
- Hızır Bey
- Kûtu’l-Kulûb
- KELAM KONULARI
- Kelam Problemi olarak “Kadın”
- Literatür-önemli isimleri-eserleri
- Maturidî Literatürü
- Mihrab Dergisi
- Mu’tezile Literatürü
- Mu'tezile
- MZHEPLER TARİHİ
- Selefî Literatürü
- Tahavî
- Uncategorized
- Yahudi Mezhepleri
- Yeni ilmi kelam tanımlası
- Yeni İlm-i Kelam Literatürü
- İbn Tufeyl
- İsiyim
- İslâm Düşüncesinde Yenilik Arayışları
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS



