İSLAM DÜŞÜNCESİNDE AKLİLEŞMENİN ÖNCÜSÜ “MU’TEZİLE”

MU’TEZİLE

Etimoloji

Mutezile kelam ilminin kurucuları ve ilk sistematik bir şekilde bu ilme yön verenler olarak kabul edilebilir. Hicri II. ve III. Yüzyıllarda dini düşüncenin oluşmasında önemli bir etkileri vardır. Daha sonra da Sünni kelam ekolünün fikri temellerini atılmasına önemli rolleri olmuştur. [1] Bağdadi mutezileyi yirmi gruba ayırırken her birinin diğerini tekfir ettiğini söyler.[2]İslâm’da ilk zuhur eden ve akideleri aklin ışığında izah edip temellendirmeye çalışan büyük kelam ekolünün adın olan Mu’tezile Lügatte, “uzaklaşmak, ayrılmak, bırakıp bir tarafa çekilmek” gibi anlamlara gelen “i’tizal” kelimesinin İsm-i fail sığasından meydana gelen çoğul bir isimdir. Müfredi, “mu’tezilî”dir. Kelime, hemen hemen ayni anlamlarda Kur’ân-ı Kerim’de de geçmektedir: “Eğer bana iman etmezseniz benden ayrılın, çekilin” (ed-Duhân, 44/21); “Ben sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan ayrıldım” (Meryem, 19/48; ayrıca bk. el-Kehf 18/16, en-Nisâ, 4/90).[3]Mu’tezile’ye bu ismin hangi sebeple verildiği hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür:

Bu konuda en yaygın kanaat, devrin en büyük âlimi sayılan Hasan el-Basrî (öl. 110/728) ile Mu’tezile’nin kurucusu Vâsil b. Ata (öl. 131/748) arasında geçen su olaya dayanmaktadır. Hasan el-Basrî’nin, Basra camiinde ders verdiği bir sırada bir adam gelir ve büyük günah isleyenin bazıları tarafından kâfir olarak vasıflandırıldığını, günahın imana zarar vermeyeceğini iddia eden bazıları tarafından ise tekfir edilmeyip mü’min sayıldığını söyler ve bu mesele hakkında kendisinin hangi görüşte olduğunu sorar. Hasan el-Basrî vereceği cevabi zihninde tasarlarken, öğrencilerinden Vâsil b. Ata ortaya atılır ve büyük günah isleyen kimsenin ne mü’min ne de kâfir olacağını, bilakis bu ikisi arasında bir yerde, yani fasitlik noktasında bulunacağını söyler. Halbuki Hasan el-Basrî büyük günah isleyenin münafık olduğu kanaatindeydi. İşte bu hadiseden sonra Vâsil b. Ata, Hasan el-Basrî’nin ilim meclisinden ayrılır (bir rivayete göre de hocası tarafından dersten uzaklaştırılır) ve arkadaşı Amr b. Ubeyd (öl. 144/761) ile birlikte caminin başka bir kösesine çekilerek kendisi yeni bir ilim meclisi oluşturup görüşlerini anlatmaya baslar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, “Vâsil bizden ayrıldı (Kadi’tezele anna Vâsil)” der. Böylece Vâsil’in önderliğini yaptığı bu gruba mu’tezile adi verilir.[4] Bazı çağdaş araştırmalar aslında bu olayın isimlendirmede yeterince ciddi bulmamaktadı9rlar. Bu basit olay bir fırkayı isimlendirilmesini gerektirecek kadar önemli bir olay değildir. Bir grup bir sütunun altında toplanmıştır o kadar. Yine buradaki kişinin Vasıl mı yoksa Amr b. Ubade mi olduğu ihtilaflıdır. İsim babalığının Hasan Basrî olması da ihtilaflıdır. Bu gibi çelişkilerde bu rivayeti zayıflatır. [5]

Mutezile isimlendirilmesi ve menşei:

a- Kaderiye: Mutezile ile ilgili kullanılan isimlerin başında gelir. Kendinden önce kaderi nefyedenlerin görüşlerini benimsedikleri için bu adla anılmışlardır. İrfan Abdülhamit özellikle bazı müsteşrikleri zikrederek onların mutezileyi kaderiye mezhebinin halefi olarak zikretmelerini eleştirerek, mutezilemin onlardan farlı olduğunu söyler. [6] Şehristani eserinde kaderiye ile alakalı olarak peygamberimizden onların bu milletin Mecusileri olduğuna dair bir hadis rivayet ederek, bunlarında Mu’tezile olduğun söyler.[7]

b- Cehmiyye: Cehm b. Safvan’ın görüşlerini benimsemelerinden dolayı bu adla anılırlar.

c- Muattıla: Allah’ın bazı sıfatlarını nefyetmelerinden dolayı bu adla anılırlar.

d- Ehlü’l-Adl ve’t-Tevhid: onlar kendileri ile ilgili bir isimlerden hiç biri kabuk etmezler ve kendileri tevhid ve adalet ehli olarak isimlendirirler.

e- Mutezile: Onlara hakkında en çok kabul gören isimdir. Mutezile de kendileri hakkında bu ismi kabul eder ve mutezileyi temellendirirken Hz. Ali döneminde siyasi olaylara karışmayıp i’tizal edenlerle ilişkilendirir.[8]

Mu’tezile ismini bu görüş etrafında temellendirmeye çalışanlara göre, bu isim onlara muarızları tarafından verilmiştir. Çünkü onlar, “Ehl-i sünnetten ayrılmışlar, Ehl-i sünnetin ilk büyüklerini terk etmişler, dinin büyük günah isleyen kişi (mürtekib-i kebîre) hakkındaki görüsünden ayrılmışlardır. Takılan bu isim onların bu tutumunu gösteriyordu”

Mu’tezile mezhebini siyâsî ve itikadî olmak üzere ikiye ayıran ve ikincisini birincisinin devamı sayan bazı ilim adamlarına göre bu isim, çok daha önceleri mevcuttu. Bunlara göre, Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra meydana gelen Cemel ve Siffin savaşlarında tarafsız kalıp, savaşlara katılmayanlar, Mutezile’nin ilk mümessilleridir. Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer, Muhammed b. Mesleme ve Usame b. Zeyd gibi bazı kimseler meydana gelen savaşlarda her hangi bir tarafı desteklemeyip, olaylardan uzak durmayı (i’tizali) tercih etmişlerdi. Bu nedenle bunlara, “ayrılanlar bir kenara çekilenler” anlamında Mu’tezile denmiştir.[9] Goldziher’e göre mutezile ilk dönemde âbid kimselerdi. İnzivaya çekilan manasındaki İbranice “ferisi” kelimesinin Arapçaya tercümesidir. Mutezilenin ilk kurucuları arasından olan Vasıl ve Amr’ın her ikisinin de züht hayatından bahseden pek çok rivayetler vardır. Diğer bir görüşe göre ise, Vasil b. Ata mürtekib-i kebîre konusunda icma-i ümmete muhalefet ettiği için, ona ve taraftarlarına bu ad verilmiştir. Mu’tezile’ye bu ismin verilmesinin sebebi, onların bu dünyadan el etek çekip, bir tarafa çekilerek zahidâne bir hayat sürmelerinde arayanlar da vardır. [10]

Mezhebin Doğusunu Hazırlayan Faktörler ve Tarihî Seyir:

a-      Siyasi Sebepler Ve Mürtekibe-İ Kebira: İslâm’da itikadî meselelerin gündeme gelip tartışılmasına sebep olan ve neticede itikadi mezheplerin doğuşunu hazırlayan çeşitli faktörler vardır. Bunlar ayni zamanda, bir itikadî mezhep ve yeni bir düşünme biçimi olan Mu’tezile mezhebinin dogmasına da zemin hazırlamıştır. Bu faktörlerin başında, Müslümanlar arasında zuhur eden ihtilaf ve çekişmeler yer almaktadır. Çok ciddi boyutlara ulasan bu ihtilaflar neticesinde bir takim yeni meseleler ortaya çıkmış ve tartışılmaya başlanmıştı. Bu meseleler için teklif edilen çözümler, itikadı fırkaların doğmasına neden olmuştur. Müslümanlar arasında hararetle tartışılan meselelerden birisi de mürtekibe-i kebîre’nin durumu idi. Haricîler, mürtekibe-i kebîre’nin kâfir olduğunu iddia ederken, Mürciîler, mü’min olduğunu iddia ediyorlardı. Vâsil b. Ata ve taraftarları ise, meseleye “el-menzile beyne’l-menzileteyn* (iki yer arasında bir yer)” prensibiyle yeni bir çözüm sekli teklif ediyordu. Yaygin olan rivayete göre, bu çözüm önerisi ile Mu’tezile mezhebi ortaya çıkmış oldu. Bu durumda Mu’tezile, Müslümanlar arasında zuhur eden yeni meselelere yeni bir bakış açısını ifade etmektedir.[11]

b-      Fütühat:  Mutezile’nin doğusuna zemin hazırlayan amillerden birisi de, İslâm dininin fetih politikasıyla ilgilidir. Müslümanlar çok kısa bir zaman zarfında Arap Yarımadasını asarak birçok ülkeyi kendi topraklarına kattılar. Değişik kültür ve dinlere mensup olan bu ülkelerin ilhakı ile, bir takim yeni problemler ortaya çıktı.

c-      İç Ve Dış Saldırılara Reaksiyon:  yeni kültürlerin halklarından İslam’ı kabul edenler yanında etmeyenler de vardı. Kabul etmeyenler mensup oldukları dinlerin savunmasını yaparken, kabul edenler de, eski kültürlerinin etkisinden tamamen kurtulamıyorlardı. Köklü bir geçmişe sahip olan Yahudilik, Hıristiyanlık, Seneviye, Zerdüştlük gibi din ve görüşler, zaman içerisinde müesseseleşmiş ve belli bir savunma mekanizması da geliştirmişlerdi. İslâm dini için henüz böyle bir mekanizma mevcut değildi. Çok geçmeden Müslümanlarla tartışmaya dalan yabancı unsurlarla bahsedebilmek için güçlü bir diyalektik (cedel) yönteme ihtiyaç vardı. İşte bunu hisseden ve bu doğrultuda yöntem geliştirmeye çalışan ilk âlimler Mu’tezilîler olmuştur. Mu’tezile, yabancı kültürlerden de istifade ederek İslâm düşüncesine Kelâm metodunu getirmiştir. Gayri Müslimlere karşı İslam’ı savunma ve akideleri aklî bir platformda değerlendirme yolundaki takdire sayan Mu’tezilî gayret İslam düşüncesine yeni bir renk katmıştır. Bu yeni gelişmeler karşısında da içerde yan i oluşumlar ortaya çıkmış ve İslam’ın ana dinamikleri hakkında la dini fikirler ortaya atmaya başlamışlardır. Bu dini bozulmanın önüne geçilmesinde mutezile önemli bir rol oynamıştır.[12]

d-      Tercüme Faaliyetleri: Yunan klasiklerinin Arapçaya tercümesi ile birlikte mantık  ilkeleri ile tanışan İslâm bilginleri ve mutezile dini inançlarda tutarlılığın sağlanabilme4si için bunların mantık kuralları içinde yeniden yorumlanması gerektiğine inanıyorlardır. Böylece ilk kez cedel ve mantığı kelama soktular. Aklı vahyin anlaşılmasında en önemli aktör olarak kabul ettiler. [13]

Mu’tezilî düşüncenin temel esprisi; İslâm akaidini aklî tefekkür zeminine oturtmak ve akılla çatıştığı anda nassı aklin istekleri doğrultusunda tevil etmektir. Naklî düşüncenin yanında, zaman içerisinde aklî düşüncenin de teşekkül etmesi; akli rehber kılan bir zümrenin ortaya çıkması tabii bir durumdur. Bu durum, dinlerin normal seyri içerisinde tabii ve zorunlu bir merhalenin ifadesidir. İslam düşüncesinin bu merhalesinde aktif rol oynayan ve dolayısıyla felsefi düşünceye ve yeni ilimlere rağbet gösteren ilk kişiler Mu’tezilîler olmuştur. İşte bu ve benzeri şartlar altında Mu’tezile cereyanı Hicri birinci asrin sonlarıyla ikinci asrin başlarında Vâsil b. Ata ve Amr b. Ubeyd’in önderliğinde Basra’da ortaya çıktı. Genelde kabul gören görüşe göre, Mu’tezile akimi Vâsil b. Ata ile Hasan el-Basrî arasında geçen tartışma neticesinde ortaya çıkmıştır.[14] İrfan Abdülhamid mutezile ismin bu mezhebin doğuşu ve gelişmesi ile ilgili çok önemli bir faktör olmadığını belirtir. Ancak mutezilenin bir dönemde İslâm dinine yönelik fikri tehditlere karşı koymadaki öneminde bahseder.[15]

Mu’tezile Ekolleri

a-      Basra ekolü:  Vasıl b. Ata, (131), Amr b. Ubeyd (144), Ebu’l-Huzeyl el-Allâf (235), Nazzam (231), Cahız ( 255) mezhebin çıkış yeri de olan Basra ekolünün en önemli imsileridir. Daha orijinal ve müstakil düşünebilmiş düşüncelerini eylem sahasına intikal ettirip baskı sahası olarak kullanmadı.

b-     Bağdat ekolü: el-Mu’temir (210), murdar (226), Mübeşşir (234), Harb (236) el-Eşras bu ekolün önde gelenleridir. Mu’tezilî düşüncenin Basra’da ortaya çıkısından yaklaşık bir asır sonra Bisr b. el-Mu’temir (öl. 210/825) başkanlığında Bağdat Mu’tezile ekolü de teşekkül etti. Temel prensipler itibariyle ayni görüşleri paylasan bu iki ekol mensupları arasında teferruatla ilgili bir çok görüş farklılığı da vardır. [16]

Mu’tezile’nin Tarihi Gelişimi Ve Mihne: Tercüme faaliyetleri çerçevesinde İslâm kültür dünyasına kazandırılan yeni eserlerle birlikte, siyâsî etkenlerin de tesiriyle giderek güç kazanan i’tizal akimi kısa zamanda devlet ricalini de cezbeder duruma geldi ve daha Emevîler döneminde bile halifeler düzeyinde kabul gördü.Bu mezhep bir fikir hareketi olarak Abbâsîler döneminde gelişip yaygınlık kazandı. Abbasî halifelerinin Mu’tezile’ye karşı tutumları genelde müspet olmuştur. Harun er-Resîd döneminde (170-193/786-808) saraya kadar nüfuz etmiş olan Mu’tezilî düşünce, altın çağını el-Me’mun (öl. 218/833), el-Mu’tasim ve özellikle el-Vâsik’in hilafetleri esnasında yasamıştır. Bu halifeler döneminde Mu’tezilî görüş devletin resmi mezhebi durumuna gelmiş, Mu’tezile âlimleri de devlet ricâli nezdinde en muteber kişiler olarak saygı ve itibar görmüşlerdir.[17] Mu’tezile âlimleri, bu dönemlerde, halifeleri kendi düşünce ve kanaatleri doğrultusunda yönlendirdikleri gibi, kendileri de devletin yüksek kademelerinde mevki sahibi olmuşlardır.[18]

Mu’tezile’nin devlet otoritesi ve resmi mezhebi haline geldiği, yaklaşık 198-232/813-846 yıllarını kapsayan bu dönem, Ehli sünnet âlimleri ve Müslüman halk açısından ve ızdırabın hüküm sürdüğü bir dönem olmuştur. Mu’tezile doktrinini devletin resmi görüsü olarak benimseyen, devrin hükümdarları el-Me’mun, el-Mu’tasim ve el-Vâsik, bununla yetinmeyip resmi organlar vasıtasıyla halkı da bu görüşleri kabullenmeye zorladılar. Özellikle, Kuran-i Kerim’in yaratıldığını varsayan (Halku’l-Kur’ân’i Mu’tezîli görüsün devlet eliyle zorla kabul ettirilmeye çalışıldığı bu dönem, İslâm mezhepleri tarihinde “mihne” olarak bilinmektedir. Basta Ahmed b. Hanbel (öl. 241/855) olmak üzere, resmi düşünceye karsı çıkan pek çok İslâm âlimi, bu tutumlarından dolayı mahkûm edilip işkenceye maruz kaldılar.Bir tür Engizisyon anlamına gelen “mihne” el-Me’mun’dan sonra, el-Mu’tasim ve el-Vâsik dönemlerinde de şiddetini artırarak devam etti.[19]

Başlangıçta hür düşüncenin savunucusu olarak ortaya çıkan Mu’tezile, bu halifeler döneminde tam aksi bir pozisyonda bulunmuştur. Mu’tezile’nin parlak dönemi ve dolayısıyla “mihne” hadisesi, el-Vâsik’in ölüp yerine el-Mütevekkil (247/861)’in geçmesiyle son buldu. Mu’tezilî düşünce daha önce el-Mehdî ve el-Emîn’in halifelik dönemlerinde de hüküm giyip cezalandırılmıştı. Fakat asil darbe el-Mütevekkil’den geldi. Mu’tezile Mütevekkil’in hilafetiyle devlet kademelerinden kovuldu ve giderek gerilemeye başladı. Bu mezhep, sonraki asırlarda Büveyhoğulları ve Selçuklu sultani Tuğrul Bey dönemlerinde rağbet görmüşse de bir daha eski itibarına kavuşamamıştır [20]

Mu’tezile’nin Etkisini Kaybetmesi Ve Mihnye Maruz Kalmaları:

Mezhepler tarihi kaynakları, Mutezile’nin çöküşünü hazırlayan sebepler arasında, “mihne” hadisesini, Mu’tezile’nin akla ifrat derecede önem vermesini ve bu arada el-Es’arî ile el-Matüridî’nin öncülüğünde Ehl-i Sünnet ilm-i kelâmının zuhur etmesini göstermektedirler.[21]

a-      Akla aşırı önem vermeleri: Mu’tezile nassa bağlı olduklarını iddia etmeleri ile birlikte Mu’tezile akla aşırı bir önem atfettiklerinden dolayı eleştirilmişlerdir. Pek çok konuda isabetli olsalar da akıl her şeyi açılmada aciz kalmaktadır. Semıyyât ile ilgili konuları da akıl ile izah etme çabaları gibi fazla akli omları onların sonunu getiren en önemli sebeplerden biridir.

b-      Siyasete bulaşmaları: Havas ilmi olan kelamı avamı da katmışlar ve bir karmaşa ortamı oluşmuştur. Ve siyasi desteği arkalarına alarak kendi düşüncelerini zorla hakla kabul ettirmeye çalışmışlardır. Mihne olayından dolayı halk arasında desteklerini kaybettiler.

c-      Minhe: Onlar Ahmet b. Hanbel gibi pek çok İslâm büyüğünün eziyet görmelerine ve kendi fikirlerini zorla kabul ettirmeye teşebbüslerinden, bazı ashabı kiramı ta’n etmelerinden büyük bir huzursuzluğun sebebi olmuşlardır. Sonuç olarak halife mütevekkil (ö. 247) 234 yılında Mu’tezile tezlerini reddederek mutezilenin tüm faaliyetlerin yasaklamıştır. Bundan sonra her şey tam tersine dönerek yok olma süreçleri başlamıştır.[22]

Mutezile’nin Metodu ve Kelamî Görüşleri:

İslâm’da akaide esaslarını aklin ışığı altında ele alıp değerlendiren, meselelere aklin ölçüleri doğrultusunda çözüm getirmeye çalışan ilk düşünürler, Mu’tezile ve onların selefleri olan Kaderiyye ve Cehmiyye’dir. Mu’tezile âlimleri, akait meselelerinin çözümünde, daha önceki İslâm âlimlerinin yaptığı gibi, sadece nakille yetinmeyip akla da önem vermiş, hattâ naklin yeterince açık olmadığı ve önceki İslâm âlimlerinin susmayı tercih ettiği konularda tek otorite olarak akli kabul edip te’vil yoluna gitmiştir. Selefiyye tarafından şiddetle eleştirilen bu yeni yaklaşım tarzının adi Kelâmî metottur. Mu’tezilîler, benimsemiş olduklar Kelam metodu ile, akideleri kendilerine has bir üslupla değerlendirip, Ehl-i sünnet öğretisinin dışında farklı kanaatlere ulaştılar. Bu nedenle, Mu’tezile, ehl-i bid’at fırkaları arasında zikredilmektedir [23]

Mu’tezile doktrininin esasini teşkil eden ve bütün Mu’tezile âlimlerince benimsenen beş temel prensip (elusûlü’l-hamse) vardır:

1-’Tevhid: Mu’tezile’nin en temel ilkesi olan tevhid anlayışı, bütün İslâm düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır. Sadece Mu’tezile’ye göre değil, bütün İslâm mezheplerine göre önemli bir prensip olup bu, Allah birdir, esi ve benzeri yoktur, ezeli ve ebedîdir anlamına gelir. [24]

a- Sıfatullah: Mu’tezile Allah’ın varlığından ayrı sıfatları olduğunu kabul etmez. Bu konuda Mu’tezile’yi diğerlerinden ayıran husus, Allah’ın sıfatlarına dair tartışmalarda ortaya çıkmaktadır. Mu’tezile’ye göre Allah’ın en önemli iki sıfatı “birlik” ve “kıdem”dir. Mu’tezile Allah’ın sıfatlarını kabul eder, fakat bu sıfatlara Allah’ın zatinin dışında bir varlık hakki tanımaz. Onlara göre “Allah âlimdir” demek doğru; “Allah ilim sahibidir” demek ise yanlıştır. Çünkü ilim, sem’, basar gibi, sıfat-i mânînin kabulü, kadim varlıkların çokluğuna (taaddüdü kudemâ) delâlet eder. Hâlbuki tek kadim varlık vardır. O da Allah’tır.[25]

b-  Kelamullah (halku’l-Kuran): Mutezileye göre Allahın zatından ayrı olarak kadim bir Kelam sıfatı yoktur. Dolayısı ile incik kuran gibi insanlara yansıyan yönü itibari ile kelamı mahluktur. [26] Bunun aslında arka planındaki diğer bir yönü kuranda Hz. İsa’dan bahsederken Allahın kelimesi olarak bahsetmesi ve Hıristiyanların Hz. İsa’nın rab olduğuna dair iddialarını red maksadı vardır.[27]

c- ruyetullah’ın reddi: Yine onlar Allah’ın hiçbir mahluka benzemeyeceği ve varlığının sınırı olmayacağında hareketle ruyetullahın mümkün olmadığını savunmuşlardır. Mu’tezile, sıfatlar konusunda kendisini ehlu’t-Tevhîd olarak isimlendirirken, Ehli sünnet âlimleri tarafında da Muattila (Allah’ın sıfatlarını inkâr edenler) olarak vasıflandırılmıştır.[28]

2- Adalet (el-Adl):

a- efal-i ibad- (kul kendi fiilinin halikidir) Mu’tezile’ye göre, insan tamamen hür bir iradeye sahiptir ve fiillerinin yegâne sorumlusu odur. Yapmış olduğu iyilik de kötülük de kendisine aittir. Bu nedenle yapmış olduğu iyi amellere karşı mükâfata, kötü amellere karşı da ceza görecektir. Eğer kulun fiillerinde Allah’ın bir müdahalesi olsaydı, o zaman kul yapmış olduğu fiillerden mesul olmazdı. Çünkü bu durumda bir zorlama (cebr) söz konusu olurdu. İnsani, zorlama altında yapmış olduğu fiillerden sorumlu tutmak ise zulümdür. Bu, Allah’ın adaleti ile bağdaşmaz. Çünkü Allah en âdil varlıktır.[29]

b- Aslah: Kulun yararına olan güzel şeyleri yaratmak Allah’a zorunludur. Onun hikmeti kullarının yararına olan şeyleri yaratmasıdır. Allah kötülüğü yaratmaz. O kişinin kendisinden sadır olur. Allah kötülüğü yaratsa işdi bunu yapan kulu cezalandırması adil olmazdı.[30]

c- Husn kubuh: Kişi kendi aklı ve iradesi ile iyi ve kötüyü bulabilir. O peygamber gelmese b ile Allah’ı bilmem ve iyi şeyleri yapıp kötü şeyleri yapmamakla mükelleftir. Vahiy sadece buları destekler[31]

d- şefaat: Mutezileye göre herkes yaptıklarının tam karşılığını ahirette bulacaktır. Şefaat adalet ilkesi ile çelişir. Allah’ın bir kısım kullarına şefaat edip diğer bir kısmına etmemesi düşünülemez. Eğer herkese aynı şekilde ihsanda buyurursa zaten bu sefer şefaatin bi anlamı kalmaz.[32]

3- el-Va’d ve’l-Va’îd (İyi amellerde bulunanların mükâfatlandırılması, kötü amellerde bulunanların cezalandırılması):

Güzel amellerin mükâfatla kötü amellerin de ceza ile karışık görmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle Allah, adâletinin bir gereği olarak, iyi amellerde bulunan kullarını cennetle mükafatlandıracağını (el-va’d); kötü amellerde bulunan kullarını ise Cehennemle cezalandıracağını (el-va’îd) bildirmiştir. Allah’ın, bunun aksini yapması, bu sözünden vazgeçmesi mümkün değildir. [33]

a- Mürtekibe-i Kebire:  Mümin, mutlaka Cennete; büyük günah isleyişte tövbe etmeden ölen kimse ise mutlaka Cehenneme gidecektir. Allah’ın adaletinin gereği budur. Mutezile, bu görüsü ile şefaati reddetmiştir.[34]

b- Amel İmandan bir cüzdür: Mu’tezile amelin imandan bir cüz olduğunu söylemiştir. Ameller imanın derecesi üzeride etkilidir. Bu görüşü ile mürcie ile farklı düşüncededir.4- el-Menziletü beyne’l-Menzileteyn (Iki Yer Arasında Bir Yer):Mürtekibe-i kebire: Büyük günah işleyen Müslüman dinden çıkmıştır. Ancak o kafir de değildir. küfür ile iman arasında bir noktadadır. Bu prensip, büyük günah isleyen kimsenin imanla küfür arasında bir yerde, yani fasihlik noktasında bulunacağını ifade eder. Bu görüş, büyük günah isleyeni kâfir sayan Hâricîlerle, mü’min sayan Mürcie mezhepleri arasında mutavassıt bir görüsü temsil etmektedir.[35]5- El-Emr-İ Bi’l-Ma’ruf Ve’n-Nehyi Ani’l-Münker (İyiliği emretmek kötülükten Nefyetmek): Mutezile, toplumda hak ve adaletin sağlanması ve ahlâkî yapının sağlıklı olabilmesi için, her Müslüman’ın iyiliği emredip, kötülüğü yasaklamasını gerekli görmektedir. Mutezile kişinin gücü yettiği müddetçe iyiliği emir kötülükten sakındırma kişiyi vacip olduğunu söyler. Amaç sosyal hayatın tanzimidir.[36]


[1] İrfan Abdülhamid, islam’da itikadi Mezhepler, trc. M. Saim Yeprem, İstanbul 1994 s. 93;

[2] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, Beyrut 2003, s. 112; Bağdadi’nin zikrettiği bu yirmi fırka şunlardır; Vasıliyye, Amraviyye, Hüzeyliyye, Nazzâmiyye, Üsveriyye, Me’meriyye, İskâfiyye, Ca’feriyye, Bişriyye, Murdârıyye, Hişâmiyye, Sümâmiyye, Câhıziyye, Hâbıtıyye, Hımâriyye, Ashab-I Salih Gubbe, Merîsiyye, Şehâmiyye, Ka’biyyr, Cübbâıyye, Behşemiyye,

[3] İrfan Abdülhamid, islam’da itikadi Mezhepler, trc. M. Saim Yeprem, İstanbul 1994 s. 93; Bekir Topaloğlu, Kelam ilmine giriş, İstanbul , s. 169; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 136; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, İstanbul 2006, s. 478; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 59;

[4] Bekir Topaloğlu, Kelam ilmine giriş, İstanbul , s. 169; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 93; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 136;

[5] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 94-95; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, s. 478; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 59

[6] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 96;

[7] Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 65

[8] Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 65; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 170; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 136; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 60

[9] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 99; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 60

[10] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 99

[11] Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 141

[12] Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 141

[13] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 171-172; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, ter. Sıbğatullah Kaya, İstanbul Şura yay. S.140-141; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 102-104

[14] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 170; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 95-103; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 135-136

[15] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 104

[16] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 178-180; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 123-125

[17] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 126

[18] Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 143

[19] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 181-182; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 127; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 143

[20] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 184

[21] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 184-285; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 128

[22] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 184; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 124-126; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 144-148

[23] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 173; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 124; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 148-152

[24] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113; Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 67; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, s. 479; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 63;

[25] Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 65; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 137; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 63

[26] İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 115; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 175

[27] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113

[28] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 174; İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 115; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 138; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 64

[29] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113; Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 66; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 175;  Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 117; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 138; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, s. 479

[30] Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 64

[31] Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 66; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 138

[32] Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 118; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 175

[33] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113; Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 66; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, s. 479; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 65

[34] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 176; Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 108; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 139

[35] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113; Şehristanî, el-Milel ve’n-Nihal,  I, s. 68; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 176; Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 106; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 139; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, s. 479; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 66

[36] Badâdî, el-Fark beyne’l-Fırak, s. 113; Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, s. 177; Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler, s. 108; Muhammed Ebu Zehra, İslam’da İtikadi Siyasi Ve Fıkhi Mezhepler Tarihi, s. 140; Salim Kılavuz, Anahatları ile İslam İkaidi, s. 479; Şerafettin Gölcü, Kelam Tarihi, İstanbul 2000, s. 66

Bir Yanıt

  1. hacı bu ne yaa ödv yapcam hiç ii anlatamamısnz kine..

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.