Cahiliye dönemi din anlayışı

1- CAHİLİYE
a) Cahiliye Kelimesi:[1]
Cahiliye “chl” kökünden türemiş bir kelimedir. Lisanul Arab’a göre kısaca “bilgisizlik” anlamına gelir.
Ragıp el-İsfahani e- Müfredat’ında üç değişik ve geçerli anlamının olduğunu aktarır. Bunlar:
- Nefsin bilgiden yoksun olması,
- Herhangi bir konuda doğru olanın tersine inanma,
- Herhangi bir konuda yapılması gerekenin tersini yapma.
Cücani Tarifat’ında bu kelimenin terim anlamını şöyle açıklar: “İslamdan önceki devir. Bu devir, İslamın yasak ettiği, putperestlik, kan davası, haydutluk, yağmacılık, fuhuş, kız çocuklarının diri diri gömülmesi gibi kötülükler devri.”[2]
Cahiliye dönemi denilince kişinin aklına şunlar gelir. Bedeviliğin hakim olduğu, çevredeki diğer toplumlara nazaran medeniyetin geri olduğu, bilgisizlik ve gaflet içerisinde kalmış, yazılı tarihleri olmayan, göçebe, azgınlıklarını önleyici hiçbir yazılı bir kanuna sahip olmayan ve putlara tapan insanların oluşturduğu İslam öncesi çağa verilen isimdir.
b) Kur’anda Cahiliye:
Kur’an’da cahiliye dönemini anlatan dört ayet yer almaktadır. Bu ayetlerin hepsi de Medine’de inmiştir. Mekke’de Cahiliye hakkında hiçbir ayetin inmemesinin nedeni daha o dönemde Cahiliye huylarından vazgeçmemiş olmalarıdır.
ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللَّهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنْ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنْ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمْ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللَّهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ[3]
“Kederden sonra, bir takımınızı kendinden geçirecek şekilde size huzur ve emniyet indirdi; oysa bir takımınız da kendi dertlerine düşmüşlerdi. Haksız yere Allah hakkında, cahiliyye devrinde olduğu gibi inanıyorlar. «Bu işte bizim bir fikrimiz var mı?» diyorlardı; De ki: «Buyruğun hepsi Allah’ındır». Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar. «Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı, burada öldürülmezdik» diyorlar. De ki: «Evlerinizde olsaydınız, haklarında ölüm yazılı olan kimseler, yine de devrilecekleri yere varırlardı». Bu, Allah’ın içinde olanı denemesi, kalplerinizde olanı arıtması içindir. Allah gönüllerde olanı bilir.”
أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنْ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُون[4]َ
“Cahiliyye devri hükmünü mu istiyorlar? Yakınen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”
وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمْ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرً[5]ا
“Evlerinizde oturun; eski Cahiliyye’de olduğu gibi açılıp saçılmayın; namazı kılın; zekatı verin; Allah’a ve peygamberine itaat edin. Ey peygamberin ev halkı! Şüphesiz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.”
اِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُوا اَحَقَّ بِهَا وَاَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمً[6]ا
“İnkar edenler, gönüllerindeki cahiliyye çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde, Allah, peygamberine ve inananlara huzur indirdi; onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar, bu söze layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilmektedir.”
Bu dört ayette dört farklı ibare kullanılmaktadır. Bu ifadeler şunladır; ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ, حُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ, تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ ve حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ ifadeleridir. Bu tabirlerin hepsi de cahiliye adetlerini yermek için kullanılmıştır.
2- CAHİLİYE DÖNEMİNDE TANRI ANLAYIŞI
Cahiliye döneminde insanlar birden çok tanrı olması gerektiğine inanıyorlardı. Onlar bütün bu karmaşık işleri evrenin yaratılmasını ve yönetilmesini bir kişinin yapamayacağı anlayışı içerisindeydiler. Bunun için bir çok putperest toplum gibi birden çok tanrı icat ederek Tanrı olgusunu zihinde basit işleyişte daha karmaşık bir yapıya dönüştürmeye çalışıyorlardı. Zira bir tek tanrı olması insanların davranışlarını kısıtlar. Her zaman o bizi görüyor anlayışına sebep olur. Bu onların fiziksel bir tanrı icat etme zorunluluğuna itmiştir.
Cahiliye döneminde ilk putun Mekke’ye getirilişinin şöyle olduğu rivayet edilir. Mekke ileri gelenlerinde Amr b. Luhay bir deri hastalığına tutulur ve iyileşmesi için Belka denilen bir yere şifalı sulardan sıhhat bulmaya gider. Orada kaldığı süre içerisinde insanların yakuttan yapılmış bir heykele tapl-tıklarını görür. Bunun ne olduğunu sorduğunda onlar bu heykelin kendilerine yağmur yağdırdığını söylerler. Bu Amr’ın çok hoşuna gider ve bundan Mekke’de çok para kazanabileceğini düşünür ve bir tane bu puttan satın alır. Bu putun adı Hübeldir. Mekkeliler önceleri buna pek inanmasalar da zamanla bu heykele tapınmaya başlarlar. Artık Mekkelilerin bir putu vardır. Bundan sonra hem Mekkede hem de çevre bölgelerde her iş için bir put icat edilir.
Kurana göre Cahiliye Arapları aslında tek yaratıcı olarak Allah’ı görürler[7] Ancak diğer bütün putların tamamı onlar için birer şefaatçidir.[8] Aynı zamanda bundan vazgeçememelerinin nedeni olarak da babalarını bu yolda bulmalarını da bahane ederler.[9]
Mekke ve çevresinde bulunan bazı putlar şunlardır: Lât, uzza, Menat, Zülhalasa, Fels, Riam, Ruda, Nesr, İsaf, Naile, Ved, Suva, Yauk. Son üçünün Hz. Nuh’un kavminden mümin kimseler olduğu rivayet edilir.
İslamdan önce Arab yarımadasında haniflik de vardı. İnsanların çoğu bu inancı bilir ve bu inanışa sahip olan insanları sever ve sayarlardı. Peygamberler ve geçmişle ilgili bazı meseleleri onlara danışırlardı. Bunun bir örneğini bir ilk vahiy geldiğinde Hatice’nin mesleyi Varaka b. Nevfel adlı hanife sormayı uygun görmeleridir.
Bilinen bazı hanifler şunlardır. Varaka b. Nevfel, Osman b. Huveyris, Ubeydullah b. Cahş, Zeyd b. Amr, Kuss b. Saide, Ümeyye b. Ebissalt.
3- CAHİLİYE DÖNEMİNDE DOĞAÜSTÜ ÇABALAR
İslam öncesi dönemde en yaygın davranış biçimleri büyü, falcılık ve kahinliktir. Bunların hepsi de doğaüstü varlıklarla ilişki içerine girme çabasıyla ilgilidir.
a) Falcılık:
Cahiliye döneminde fal çok yaygındı. Bu faaliyetlerden en yaygını Ezlam adı verdikleri faaliyettir. Ezlam “zlm” kökünden türemiş bir kelimedir. Kesmek , inceltmek ve düzeltmek gibi anlamlara gelir. Ezlam ise ucunda demir parçası olmayan oka verilen isimdir.
Cahiliye Araplarının yolculuğa çıkma, çocuk sahibi olma, evlenme, ticaret yapma, su kuyusu açma, kumar oynama gibi riskli işlere başlamadan önce başvurdukları bir fal türüdür.
Bu falda, okların ucunda yap, yapma gibi ifadeler yer alır. Rastgele bir çekim yaparlar ve çıkan sonuca göre hareket ederler.
Tarihçiler iki tür ezlamdan söz ederler.
Fal Okları: Bu da iki türdür. Üçlü ve yedili.
Kumar Okları: On oktan oluşur. Üçü boştur. Diğerlerinde hisseler yazılıdır. Herkes çekim yapar ve hissesine düşene razı olur. Buna “meysir” de denir.
Kuranda iki yerde ezlam kelimesi geçer:
وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ذَلِكُمْ فِسْق[10]ٌ
“…fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı; bunlar fasıklıktır…”
يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُون[11]َ
“Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.”
Fal gelecek hakkında yani gayb için bilgi edinme çabası olarak da görülebilir. İslam önce si Araplarda bu faaliyetin çok yaygın olduğunu daha önce söylemiştik. Çok yaygın olmasından ötürü fal için birçok kelimeler de vazedilmiştir. Bu tabirlerin en yaygınları şunlardır:
- Tefe’ul: Gelecek hakkında iyimser sonuçlar elde etmek için başvurulan bir yöntemdir.
- Teşe’um: Gelecek hakkında kötümser sonuçlar elde etmek için başvurulan yöntemdir.
- Tıyare: Herhangi bir şeyde uğursuzluk var mı diye araştırma yapmadır.
Bu çalışmaların hepsi de gayb hakkına bilgi edinme amacı gütmektedir. Bu Araplarda çok ilgi duyulan bir meseledir. Çünkü onlar tamamen günlük yaşamayı adet edinmiştir.
Cahiliye çağında bir çok fal yöntemi ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:
- Hattu’r Reml: Toprak üzerine bir takım çizgiler çizerek bakılan fal türüdür.
- Zecr, Tıyare, Iyafe: Hayvan ve insanların hareketlerine bakılarak bakılır.
- Irafe: Su dolu bir kaba bakılarak yapılır. Bu işi yapanlara Arrâf denir.
- İhtilac: İnsan vücudundaki kasların seğirmelerine bakılarak yapılan bir faldır.
- Tark: Çakıl taşları, bakla, nohut, fasulye gibi şeylerle bakılan fala denir.
- Firaset: İnsanların fizyolojik özelliklerine bakılarak yapılan faldır.
Kurana göre gayb hakkında hiçbir kimse bilgi edinemez. Peygamberler dahi gaybı bilemezler. Bu bilgi sadece Allaha mahsustur. Kuranda gayb çok yerde geçmektedir. Ancak biz bir iki örnek vermekle yetineceğiz.
وَلِلَّهِ غَيْبُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا أَمْرُ السَّاعَةِ إِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ أَوْ هُوَ أَقْرَبُ إِنَّ اللَّهَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِير[12]
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir, kıyamet saatinin kopuşu bir göz kırpması kadar veya daha çabuk bir zaman içinde olur. Şüphesiz Allah her şeye Kadir’dir.”
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَد[13]
” Görülmeyeni bilen Allah, görülmeyene kimseyi muttalı kılmaz.”
4- SONUÇ
Kısaca sonuç için şunları söyleyebiliriz. İslam öncesi dönem kuralların pek olmadığı, güçlülerin hayatı her yönüyle idare ettikleri, günlük yaşmayı adet edinmiş insanlardan oluşur. İslam bu dönemin üstüne geldiğinde Mekke döneminde sadece Tevhid anlayışını tekrar ihdas etmeye çalışmıştır. Tekrar diyorum çünkü Cahiliyede Allah anlayışı yok değildi. Sadece bozulmuş bir tanrı anlayışı vardı. İslam bu anlayışı tekrar düzenledi.
İslamın bazı konularda ise metodu farklı olmuştur. Fal, büyü, ezlam gibi Cahiliye döneminin ritüelleri tamamen kaldırılmıştır.
Günlük hayattaki uygulamaların da bazıları aynen kabul edilmiş ve uygulanmasında herhangi bir beis görülmemiştir.
Buna göre İslam Cahiliye dönemine karşı üç tür yaklaşım sergilemiştir. Birincisi; o dönemle ilgili bazı şeyleri tamamen kaldırmaktır ki buna örnek olarak fal ve kadınlara karşı yapılan aşırı haksızlıklar gösterilebilir. İkincisi; Cahiliye adetlerini kısmen değiştirerek kabul etmesidir. Buna da tevhit anlayışı örneklik teşkil eder. Üçüncü ve yaklaşımda da Cahiliye ile ilgili bazı konularda hiç değişikliğe gitmemesidir. Buna örnek evlenme merasimleri gösterilebilir.
Bütün bunlardan anlıyoruz ki İslam sanıldığının ve iddia edildiğinin aksine Cahiliye dönemini tamamen silip atmamıştır. Zaten buna gerek de yoktur. Eğer böyle bir anlayışa girmiş olsaydı sosyal yaşamda bir çok güçlüklerle karşılaşılabilir ve İslamın benimsenmesinde yavaş kalınabilirdi.
Not: Yazıyı hazırlayan Y. Lisans dönemimden bir arkadaş ama kimden aldığımı hatırlamadığım için ismini veremiyorum.. Dönem arkadaşlarımdan kim hazırlamışsa kendisine teşekkür ediyor, Hakkını helal etmesini istirham ediyorum… Şayet ben tesbit etemden yazan arkadaş kimse yazının kendia ait olduğunu ifade ederse ismini ekleyeceğimi ifade ederim…
[1]DİA; “Cahiliye”, VII, s. 17.
[2] Cürcani S. Şerif; Ta’rifat, çev: Arif Erkan, Bahar Yay., İstanbul, 1997, s. 82.
[3] Âl-i İmrân; 154.
[4] Maide; 50.
[5] Ahzab; 33.
[6] Feth; 26.
[7] Ankebut; 61.
[8] Zümer ;3.
[9] Araf; 28.
[10] Maide; 3.
[11] Maide; 90.
[12] Nahl; 77.
[13] Cin; 26.
MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?)

MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?);
Bir gün elime evladıma ait birkaç resim aldım, amacım bunları annemlere, kardeşime vs. yollamaktı. Düşündüm arklarına bazılarının birkaç satır bir şey yazayım… Sonra dedim kendi kendime kuru kuru bunları yollamak olmaz; bir iki satırlık mektup karalayayım da yad-ı cemil olsun maziye. Sonra birden mazi depreşti zihnimde. Yıl 1991-1993, Kestanepazarı Kuran kursunda talebelik ediyoruz. Bazen köyden ihtiyaç hasıl oluyor, ancak köyde telefon olmadığı –bir tane vardı ama ulaşmak çok zor, hem de rahatsızlık vermemek- için mektup yazarak meramımı anlatıyordum. Tabi bir mektubun gitmesi ve cevabın gelmesi en az bir ay ile iki ay arasında bir zamana tekabül ediyordu.
En son ne zaman bir yerlere mektup yazdım diye düşündüm. Aklıma yakın zamanda bir adres gelemdi. Teknoloji her ne kadar bir adım ötemizde olsa da; insanları bir o kadar bir birlerinden uzaklaştırıyor aslında. En önemlisi o mektuplardaki sıcaklığı bir türlü sağlayamıyor. “Sayın çok kıymetli anne babacığım nasılsınız iyi misiniz? İyi olmanızı bizleri yaratan Cenab-ı Allah’tan niyaz ederim” diye başlayan satırları özlediğimi fark ettim. Maillerdeki soğukluğun yüreklerde donan sevgiyi bir türlü çözemediğini hissettim. Mektup aldığım zamanlar ne kadar sevindiğimi hatırladım. Bir mektubu birkaç kez okuduğumu hatırladım. Bilemem şimdi nerdeler belki bir gün çıkarlarda tekrar o günleri yaşar mıyım diye düşündüm.
Artık her şey dijital dünyada. Yarına bırakabileceğimiz iki satırımız bile yok. Yüreğimizdeki sıcaklığı taşıyan satırları artık kağıda dökmez olduk. Bırakın mektubu bir iki satırı dijital ortamda yazmak, dostlara hal hatır sormak bile çoğu zaman külfet oldu bizlere. Selam yazmak yerine “slm” yazacak kadar üşenir olduk yazmaktan. Pek çoğumuz dört gözle “biz konuştuğumuzda konuşmamızı direkt word dosyalarına aktaracak” programların çıkışını bekler olduk.
Eski hatırat kitaplarını okurken mektupların çok önemli olduğunu bir kez daha müşahede ettim. Geçen sahaf bir dostun çöpten bulup tasnif ettiği belgeler arasında Fahir İz hocanın mektupları da vardı. Hoca Kimlerle yazışmamış ki?! P.Wittek,Andreas Tietze, Anna Marie Schimmel, Bernard Lewis, E.Van Dozel, J,Schacht, N.Waterson, M.C.Honey, R.Walsh… öte yandan Nermin Menemencioğlu, Şinasi-Gönül Tekin, Yusuf Akçuraoğlu, Z.Velidi Togan, Reşit Rahmeti, Hamit Zübeyr, Ali Alparslan, Niyazi Berkes, Tahsin Banguoğlu, Tarık Zafer Tunaya, Halide Edip, Ertuğrul Muhsin… Bu gün pek çoğununun kitaplarını ilgiyle okuduğumuz, düşüncelerinden istifade ettiğimiz pek çok isim erinmeden, üşenmeden bir birlerine mektup yazarak bilgi paylaşmışlar. Hatta sadece hal ve hatır sormuşlar. Ve bu gün bu mektuplar birer vesika özelliği taşıyor. 
Oysa bundan yüz yıl sonra torunlarımıza, belki bizden yazılı bir metin bile kalmayacak. Yazılarımızı, düşüncelerimizi, görüntülerimizi hatta fotoğraflarımızı bile sıkıştırdığımız dijital dünya bizi iki satır mektubumuz bile olmadan, bir iz bile bırakmadan ayrılıp gitmemize neden olacak bu diyardan. Üniversite yıllarında bir dostuma sırf yazmak için pek çok mektup yazdığımı hatırlıyorum.
Postacıları mektup yerine posta kutumuza faturalardan başka bir şey bırakmaz oldu. Üzgünüm ki sonraki nesil belki bu hazzı hıç tadamayacak. Bir gün bu dijital dünya çöker mi bilmem ancak şurası bir gerçek ki duygularımızı bile artık mekanik olarak ifade etmeye başladık. Unutmayalım ki hatırda kalmaz satırda kalır. Dijital dünya bir gün tüm çöplükleri ile çöplüğü boylayabilir.
İşte bunun içindir ki fotoğraflarımın yanına birer de mektup eklemeye karar verdim. Henüz yazamadığım için bir aydır gönderemedim. İstedim ki postacı mektup taşısın. Galiba yine yazamadan göndereceğim.
Evet dostlar eğer kitaplarınız arasında, yada kuytu bir köşenizde arkadaşlarınızdan veya ailenizden gelen bir mektup yoksa bir kez daha düşünün. Eğer sevdiğiniz kişiye-eşinize hiç mektup yazmadıysanız, hiç mektup okumamışsınız demektir. Dahası hayattaki en müthiş duygulardan birini hiç tatmamışsınız demektir. Postacının mektup getireceği günleri dört gözle bekliyorum.
“Bak postacı geliyor, selam veriyor, herkes ona bakıyor merak ediyor…”
Selametle…
BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ? YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.

BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ?
YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.
Son dönemin meşhur tartışması: “Başörtülü bayanlar cip’e binebilirler mi?”. Bu konuda ilk söz söyleyen Sosyolog Ümit Meriç olmuştur. Son dönemde dillere pelesenk olan bir cümle olmakla beraber aynı nesne üzerine söyleyen özneler farklı olunca ortaya muhtelif anlamlar çıkıyor. Bu cümleyi okurken söylenin nerde durduğu, cümledeki maksudu da ortaya koyuyor.
Hadis kitapları hep niyet hadisi ile başlar. Aslında her şeyde aynı durum söz konusu olduğu aşikar. Düşünün ki; Aynı dudak evladını öperken şefkat, Annesini öperken hürmet, eşini öperken şehvet olabilmektedir. Ümit Meriç konu ile ilgili ilk kez bunu ifade ettiğinde hepimiz ne kadar da haklı dedik. Halen Ümit Hanım’ın yerden göğe kadar haklı olduğu kanaatindeyim. Ümit hanımın maksudu neydi o zaman… Ümit hanım demek istiyordu ki; bunca aç sefil Müslüman varken, ülkemizde ve dünyamızda insanlar üç kuruşa muhtaç iken, bırakın 100-1000 $’ı günde çeyrek dolar bulamadığı için açlıktan ölen insanlar varken vicdan sahibi bir Müslüman sırf hava olsun, egosunun tatmin etsin diye pahalı ciplere binemez, binmemeli… Bu düşüncenin altına imza atmamak mümkün değil.
Son dönemde Anadolu sermayesinin de artık ekonomide söz sahibi olmasından sonra -daha doğru ifade ile şartlar eşitlenince- muhafazakar iş adamları da devletten, belediyelerden iş alır oldular. Artık kaymak tabaka haricinde de para kazanan bir zümre doğdu. Bu zümre para kazandılar ama peki bunun gerekliliklerini yerine getirdiler mi? Yani daha açık ifade ile “Sonradan görme” durumuna düşmekten kurtulabildiler mi? Eğer bir kişi cipe biniyor ama evinde Çin malı bir ayet levha asılı ise bunun tam adı sonradan görmedir. Gelen Paranın yanında estetik, zerafet, davranış, evindeki mobilyadan tutun da bindiği araca kadar bir tutum geliştiremiyorsa, duvarında İslâm sanatları adına bir ebru, hat bulunuyorsa bu kişi sadece cebini doldurmuş demektir. İşte bu tip zümreden de dışa açılışın en önemli göstergesi olarak ciplere binenlerin türediği muhakkak. İşte bir sosyolog olarak Ümit Meriç buna işaret ediyor ve Müslüman elitlerin para kazanırken vicdanlarını harcadıklarını ve kendi elitlerini oluştururken etraflarına kalın duvarlar ördüğünü ifade ediyordu. Buradaki cip sadece meramı anlatmakta bir araçtır. Cipin yerine paranın getirip vicdanı söndüren her şeyi koyabilirsiniz. Yoksa taksiye binip de boğazdan yalı alanlar bunu haricinde değil. Bununla ilgili başlı başına bir makale yazılabilir.
İkinci olarak son seçimlerden önce Mehmet Bekaroğlu’nun ifade ettiği başörtülülerin cipe binmemesi gerektiği, kendi çocuklarına da bindirmeyeceği-bindirmediğini yönündeki ifadelerine gelince; buradan Bekaroğlu’nun amacının siyaset olduğunu belirtmeye gerek bile yok sanırım. Bekâroğlu demek istiyor ki; Kardeşim bu AK parti zihniyeti ülkede yeni bir nesil türetti, bunlar burjuva olma yolunda gidiyor, bunlar yolsuzluk, dalavereyle para sahibi oldular sonra da gösteriş olsun diye cip alıp biniyor. Aslında tüm bunlar. Bak bunlara oy verirseniz bunlar halka değil kendi ceplerine çalışıyor. Vatanı da bir bir satıyorlar. Bir nevi aslında kedi ciğer olayı da desek yeridir. Zamanında fırsatı iyi kullanamamış olmanın verdiği bir ızdrab. Bir manda başörtülü cip kullananları Ak partili olarak itham ederken diğer taraftan bunun haksız elde dilmiş mal olduğu ima ediyor. Diğer taraftan türübüne oynayarak olayı speküle ediyor. Zira bu olayı doğan medyanın dillere pelesenk etmesinden ne anlamda söylendiği az çok belli oluyor. Elbette Saadette başta başkan olmak üzere çok değerli insanlar vicdani körelmeden rahatsız oldukları bir gerçek. Bu konuda ne kadar çok emek harcadıkları yadsınamaz. Bunu eğer başka biri söylemiş olsa idi bu anlamların çıkmayacağını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak Bekaroğlu’nun bu çıkışları İstanbul’u zaten alamayacak olduğunun bile bile olayı speküle etmesiydi. Dolayısı ile önce kendi kapını önünden başlamak gerek. Zira partinin bazı ileri gelenlerinin çocuklarının lüks arabalarla yaptığı kazalar hala hafızalarda. Buradaki söylemin de secim propagandasına kurban gittiğini söyleyebiliriz.
Son olarak bazı medya kuruluşlarında aynı cümle tartışılır oldu. Tabi burada kimse vicdan, yardım, duyarlılık vs. gibi endişelerle bu tartışmaların yapıldığını zannetmesin. Bu kimsenin zerre kadar umurunda bile değil. Onların da güya başörtülüler böyle yapmayın, ona bineceğinize insanlara yardım edin, bu din hassasiyetinizle daha uygun derken gerçek maksud tek cümle ile “Kardeşim siz cipe layık değilsiniz, durun durduğunuz yerde, o bizim aracımız, dağdan geldiniz cipe biniyorsunuz, araba binecekseniz Anadol, reno 12, şahin, kartal neyinize yetmiyor” olarak karşımıza çıkıyor. Tüm imtiyazlarını kaybeden kaymak tabaka artık bir zamanlar iğreti ile baktıkları insanların kendileri ile aynı mekanları aynı imkanları paylaşmasından hazzedemiyor. Bunun en bariz dışavurumu Fazıl Say’ın söyledikleridir. Beş yıldızlı otellerde, uçaklarda first klass koltuklarda, önemli etkinliklerde, en önemlisi de devlet ricalinde uluslar arası organizeler ve görüşmelerde ve jeep’ini kullanırken yanına yanaşan cipte gördüğü başörtülüye hazmedemiyorlar. Bunu dışa vurumu da sanki öğüt verir, iyilik eder gibi “kardeş siz binmeyin, din bunu emrediyor, siz kazandığınızı hayır kurumlarında harcayın” şeklinde dillere dökülüyor.
Bence şehirde kimse jeep’e binmemeli. Şehirde jeep bir kovalaklıktan öte hiçbir anlam ifade etmiyor. Jeep asıl itibari ile bir arazi arabasıdır. Londra belediye başkanı jeep binenlerden iki kat fazla vergi alınması gerektiğini söylüyordu, tamamen katılıyorum. Ancak burada kastettiğim küçük taksi ayarındakiler değil büyük, arazi tip jeeplerdir. Adam çift kabin toyota, ısızu vs. ile İstanbul’un göbeğinde dolaşıyor. Daha ötesi yok maalesef.
Müslümanlar da dinî hassasiyetleriyle sadece araç için değil her türlü harcamada hassasiyetlerini muhafaza etmelidirler. Para ile beraber estetik zevklerinde gelişmesi önemlidir. Ancak bunun ne siyasete malzeme yapılması doğrudur nede hariçten gazel okunması. Kendisi jeepe binip de siz binmeyin demek çekememezlikten başka bir şey değildir. Bunu biz tartışmalıyız… bu mahalle.. Ümit Meriç’in dediklerini de dikkate alarak…
Selametle..
ÇANAKKALE’DE UYANMAK….

ÇANAKKALE’DE UYANMAK
Geçen gün (18 Mart 2009) rahat yatağıma girip yorganımı başıma çekmiş uykuya tam dalmıştım aniden büyük bir gürültü ile uyandım. Daha ne olduğunu anlayamamıştım ki biri sırtımdan öyle bir vurdu ve yere yapışıp kaldım. “Ne yapıyorsun sen? Şaşkın şaşkın ne bakıyorsun canına mı susadın kafanı eysene” diye birinin bağırdığını işittim. Her taraftan top ve tüfek sesleri geliyordu. Ben şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken Yahya çavuş dedikleri biri “Evladım sen acemisin galiba, gel yanıma yakın dur, Dikkatli ol, ben ne dersem onu yap” diyerek benim şaşkınlığımı gidermeye çalıştı. Ne oluyordu? Neredeydim… Biri bağırıyordu “Çavuşum düşman Aytepe’ye doğru harekete geçmiş kumandan savunma hattı oluşturmamızı istiyor” Yüzlerce asker taarruza geçmiş, denizden tüm ihtişamı ile Elizabeth Quin adeta ateş kusarak birliklerine yardım ederken beş on asker hiç tereddüt etmeden savunma için yerlerini alıyordu. Burada insan canının bir kurşun kadar değeri vardı. Artık ölüm korkusu diye bir şeyden söz edilmez olmuştu. Herkes biliyordu ki buradan sağ dönmek imkanı yok denecek kadar azdı. Ha bu gün ha yarın kaçınılmaz gerçek. Herkes birkaç gün daha hayatta kalabilmenin endişesi içinde idi. Bu ölüm korkusundan değil vatanı biraz daha fazla savunma iştiyakından geliyordu.
Burası Çanakkale. Nice kefensiz vatan evladının yattığı yer. Neslin özgürce yaşayabilmesi için bir neslin kendini kurban ettiği yer. Metrekareye altı bin merminin düştüğü yer. Çelik zırhlılara yüreklerdeki imanla karşı konulan yer. Burası yüreklerde buram buram ana-baba sevgili hasreti yanan nice yiğidin hasretleri ile kıvrılıp kaldığı yer. Burası bir milletin kaderini yeniden yazdığı yer. Burada yorulmak nedir? Uyumak nedir? Bir tas çorba nedir bilmeden aylarca zamanın geçmek zorunda olduğu yer. Burada toprağın döşek, taşın yastık ince bir kaputun karda kışta yorgan yapıldığı yer. Burası her köşesinde bir destanın yazıldığı her köşesinde bir hüznün yaşandığı yer. Burası 276 kiloluk demir yığınının bismillah denip kaldırıldığı yer. Burası “Yetiş ya Muhammed Kuran elden gidiyor” diyerek yalın kılıç düşmana taarruz eden binbaşı Halit’in yattığı yer. Burası sevdiğine yazdığı mektubu yollayamadan can veren Hasan Şakir’in vatanı beklediği yer. Burası dedemin gidip de bir daha dönmediği her birimizin ecdadından birinin yerimize canını feda ettiği, her birimizin canından bir can olan yer.
Vatan kurban istemişti, Anneler de evlatlarına kınalar yakarak uğurladı. Gül yüzlü gonca misali sevgililer sevdiğini “senden de bu beklenir, daha ne duruyorsun” diyerek bir daha dönmemek üzere gönderdi.
Az ilerde Oğuz amca tüfeğine yaslanmış düşünüyordu. Kendinden yana kaygısı yoktu. Lakin kendini cephede iken iki oğlu Sarıkmış’ta bir çılgınlığın mı, talihsizliğin mi neyin kurbanı olduklarını bilmeden hakka yürümüştü. Hanımı ve küçük kızı Nadiye köyde yalnızdı. Daha on altısındaki Mustafa’nın da Çanakkale’ye gönderildiğini öğrenmiş ancak henüz oğluna ulaşamamıştı. Kim bilir hala yaşıyor mu? Bir daha onu görebilecek miydi. Siperlerin 15 metre gerisine düşen mermiyle yorgunluktan ayakta zor duran adam bir anda aslan olup tüfeğini kaptığı gibi fırladı.
Murat dedikleri bir asker dikkatimi çekti. durmadan zıplayarak siperden dışarı fırlıyor sonra geri dönüyordu. Tam sağnak gibi merminin arasında “Ne yapıyorsun” diyecektim ki; benim yerime bir kumandan soruyu ağzımdan aldı. “komutanım el bombası atıyorum” cevabıyla tatmin olmayan kumandanına açıklama gereği hissetmişti. “komutanım, eğer siperden atarsam tam isabet ettiremiyorum. Vatan malı bunlar zâyî olmasın, her attığım isabet ettireyim diye siperden çıkıp hedefi görerek atmaya çalışıyorum” dedi. Komutan çok duygulandı. Sonradan öğrendim ki komutan üstlerine yazı yazarak bu vatan evladının taltif edilmesin istemiş. Daha sonra merkezden murat’ın ödülünü alması için karagaha gelmesi istendiğinde o çoktan rabbine yürümüştü. Komutanın dudaklarından belli belirsin “Demek onu Allah bizden önce taltif etti” cümlesi döküldü.
Nusret mayın gemisi ile karanlık koya gittik. Ben onlara yardım etmek istedikçe onlar bana “sen acemisin kendini koru yeter” diyordu. Sonra sisli bir gecede düşman botlarının arasından geçerek yüzde bir ihtimali başardık. Ben “acaba sağ salim geri dönebilecek miyiz?” arkamdan Hasan kısık bir sesle bana “Geri dönmemiz önemli değil görevi yerine getirmek önemli” diyerek candan daha değerli şeyler olduğunu anımsattı.
Bir ara sargı yerlerine uğramıştım ki isimin Bekir olduğunu öğrendiğim biri kesik bacağı ile kalkmış, tüm engellemelere rağmen “görev emri geldi” diyerek dolaşmaya başladı. Sonda takati kesildi gözleri son kez fani dünyaya açılmışken dudaklarından iyi kelime döküldü. “görevi yerine getiremedim”. Görev neydi diye soramadım. Ama içimden siz vazifenizi fazlası ile yaptınız demek geçti.
Hava soğuk, kar ve tipinin ilikleri titrettiği zamanların birinde ön cepheleri takviye için gönderildiğimiz yerde arka cephelerden bir yanık ses yükseliyordu “yükseğinde nemli nemli dağlar var / eteğinde ala gözlü yarim var/ yardan ayırana intizarım var/ yol ver dağlar ben sılaya gideyim…. Bu gün çay bulandı yarın durulmaz/gurbette ölenin gözü yumulmaz/ anadan ayrılır yardan ayrılmaz/yol ve dağlar ver sılaya gideyim… ve bir baba aylardır aynı cephede savaşıp da göremediği oğlunun sesini duyduğu için rabbine şükrediyor bir yandan da kaynayan yüreğinden gözlerine ulaşan figanlar göz yalı olarak yanağından süzülüyordu.
Artık son raddeye gelinmiş ölüm kalım savaşı yapılmakta idi. Kumandan Hamilton hala cephelerin düşmemesinden kaynaklanan çaresizliğini not defterine kaydederken, sahildeki zırhlıdan atılan bir top mermisi çok yakınımızda patladı. Önce göğe doğru yükseldiğimi zannetti. Sonra soğuk toprağa düşerken sımsıkı battaniyemi kavramış bir halde sabah namazı için çalan saatin zili ile gözlerimi araladım.
Rabbime şükrettim. Sonra sıcak yatağımızın hesabını nasıl vereceğimizi düşünerek ızdırap hissettim. Çanakkale’de insan üstü bir çaba ile mücadele eden ecdadı şükranla fatihalar ile yad ettim…
Çanakkale ruhunun devam etmesi gerektiğini düşünerek, onlara layık olamamanın verdiği eziklikle abdest almaya başladım… Rabbim sen milletimize şuur nasip eyle…
Selametle….
ABDULKERİM YATKIN
HAYAT’IN NİRENGİ NOKTLARI(ında DİN)

“Bir insanın hayatında din hiç olmasa bile…
Din ve Din adamı hayatın nirengi noktalarına temas eder…”
Bu hayatımdaki en önemli ilk noktaydı: “doğum”.
Bu fani dünyaya yeni gelmiştim daha… En çok yaptığım şey ağlamaktı. Henüz daha keşfedilecek çok şeyin olduğunu yeni yeni anlıyordum. Derdimi anlatmanın tek yolu olmuştu ağlamak. “Ben neyim?” diye sorarken herkes bana “bebek” diyordu. Bu “adım” dedim. “Benim adım bebek”.
Daha çok geçmemişti ki bir gün biri geldi evimize. Mütebesssim bir çehreyle. Daha önce hiç görmemiştim. Zaten daha ne görmüştüm ki. Daha bir hafta anca oldu geleli. Evdekiler hürmet ettiler. Baş köşeye oturttular. Gelen önemli biri olmalıydı. Evin büyüğü desem, değildi. Sonra bir şeyler konuştular aralarında.
O adam kalktı, beni kucağına verdiler. Oysa daha önce hiç yabancı birinin kucağına böyle rahat vermemişlerdi. Sanki beni güvenli bir kucağa ve kişiye verir gibi rahattılar. Sonra bu kişi bir yöne doğru döndü, hafif beni sola döndürdü. Sağ tarafımı ve kulağımı kendine yaklaştırdı. “Ne oluyor, yoksa doktor mu gelen, muayene mi ediyor beni?” diyecektim ki; yumuşak, etkileyici bir sesle bildiği her şeyi unutturdu. “Allah-ü Ekber, Allah-ü Ekber” Gayri ihtiyari söylenenleri tekrarladım içimden. “Allah ne kadar da büyüktü, ondan başka ilah yoktu, Muhammed as. O’nun elçisiydi” Sonuna kadar diledim… Sanki bu dünyadan sıyrılıp o beş dakikalık başka bir aleme yolculuktu. Sonra bu güzel nağmeler sona erince bu sefer beni sağa çevirdi, sol kulağımı kendine yaklaştırdı. Bir öncekini hemen hemen aynısını biraz daha hızlı tekrarladı. Sonra kulağıma hafifçe bir şeyler fısıldadı. “Abdullah, Abdullah, Abdullah”. “Neydi bu, Ne anlama geliyordu?” Ve bu ses, bu tını hayatım boyunca kulağımda yankılandı. Artık bana bebek değil Abdullah diyorlardı. Artık adımın Abdullah olduğunu öğrenmiştim.
Sonra hayat devam etti, ailemden din hakkında hiçbir şey öğrenmedim, Doğrusu öğrenmek için gayret de sarf etmedim. Hayat dünya hayatı idi benim için.
Hayatımdaki en önemli ikinci nokta: Evlilik.
Bir gün dediler ki, “Artık zaman evlenme vakti, yuva kurma vakti.” “Daha gencim, gerek yok, illa resmi bir şeye ne hacet, beraber de yaşarız” desem de, “olmaz ananemize aykırı, buyur nikâh masasına” dediler. Zaten beş yıldır çıktığım, sadece adı konuşmamış bir evlilik yaşadığım kızla nikâh masasına oturduk. Sonra “hadi biz evimize gidiyoruz. Eyvallah” demiştik ki, “Durun nereye böyle, daha nikâh kıydıracağız” dediler. “Şimdi nikahtan çıkmadık mı biz.” soruma “Olmaz dinî nikâh kıydıracağız” cevabını verdiler. “Ne gerek var, sanki dinin diğer bütün şartlarına uyduk da bir nikâh mı kaldı” demem bir anlam ifade etmedi. Eve vardık. Biri geldi. “Ben bu geleni daha önce bir yerlerden tanıyorum ama nerden” diye düşünürken. Kulağımda bir ses aksi seda oldu soruma. “Allah-ü Ekber, Allah ne büyük” Abdullah, Abdullah Abdullah”. Evet bu oydu bana ismimi veren kulağıma o hiç unutamadığım sözleri söyleyen. Bir anda “Ben nerdeyim, yolum ne, din ne?” diye soracak oldum kendime. Nüfus cüzdanında “Müslüman” yazıyordu ama neydi, hiç öğrenememiş, yaşamamıştım. Ben bunları düşünürken o mütebessim çehre karşımıza oturdu, bize biraz güzel şeylerden bahsetti. Dualar etti. Aramızdaki sevgiyi, Ademle Havva, Hz. Peygamberle Hatice, Aliyle Fatıma sevgisi gibi olmasının diledi. Asında şimdi gerçek manada evlendiğimi hissettim. O soğuk nikâh merasiminden öte bu küçücük sıcak merasimde aslında gerçekten evlenmiş olduğumun farkına vardırdığımı düşündüm. Sonra bize hayırlı güzel geçimler ve yaşam dileyerek, Herkesin saygısı arasında büyük bir vakarla ayrıldı. Artık evlenmiştim…
Hayat ne kadar da kısa, daha dün girdik de bu iki kapılı hana bu gün çıkış kapısındayız. Hayat Bu gündür dedik hep. Ölümü hiç düşünmedik. Hiç ölmeyeceğimizi zannettik.
Hayatımdaki en önemli üçüncü-son nokta: Ölüm
Bedenim soğuktu. Kıpırdamak istedim ama nafile. Eşime, anneme, çocuğuma, kardeşime seslenmek istedim ama duyuramadım. “Yardım edin de kalkayım” dedim ama kimsenin oralı bile olmadı. Sonra dolapta en güzel takım elbiselerim dururken, -Hele birini daha yeni Paris’ten bir çuval para verip almışken- Ne olduğu belli olmayan, Tasarımını hangi modacının yaptığını bilmediğim bembeyaz bir şeyi eski yunan filozofları gibi giydirdiler üzerime. Kendimi çok komik buldum. Oysa her zaman modayı takip etmiştim, en güzelini giymiştim. Bu yeni bir trend de benim haberim mi olmamıştı acaba.
İnsanlar siyah gözlükleri ile sanki bir gözlük defilesinde gibiydiler. Reybon, Versace, Gucci, Carriera, execc, Vogue vs. Biraz hüzün esiyordu havada. Ama işte orada kuzenim yeni bir iş bağlama uğraşında idi. İş ortaklarım şirketten ve hisselerden bahsediyorlardı. Biri bir espri yaptı yanındakiler kısık sesle güldüler, ama sanki yaptıkları ayıp da utanmış gibi etrafını kolaçan ettiler. Beni bir şeye koyup insanlar elleri üzerinde taşıdılar. Dedim ki “Ben çok kötü hastayım, beni hastaneye götürecekler” Ama hayır beni yıllardır yanında geçtiğim ama içine girmek bir türlü naip olmadığı caminin bahçesine getirip öndeki yüksekçe bir taşın üstüne koydular. Artık çırpınmaya çalışmaktan vazgeçtim, etrafımı izlemeye karar verdim. Sonra bir ses işittim. “evet bu sesi tanıyorum, bu kulağımdaki o ses beni kendine çağırıyor, bu sefer kulak verip gideceğim” ama nafile sanki beni çivi ile çatkıları bir santim bile kıpırdayamadım yerimden. Birileri geldi camiye girdi. Sonra içerden biri çıktı başında beyaz sarığı, üzerinde beyaz cübbesiyle. Evet bu yüzü bu sefer kesin hatırlıyorum. Bu benim hayatımın en önemli ilk noktasında benim kulağıma ezanı okuyan, sonra yine en önemli ikinci noktada nikahımı kıyan kişi. Çocukken adının arkadaşlarımdan duyduğum galiba adı Muhammed Hoca idi. İnsanlar benim arkamda sıra sıra olmaya başladılar. Hayatımda pek çok konuşması yaptım “Acaba bir iş görüşmesi mi?” Ama hiç böylesi olmamıştı. Sonra Muhammed hoca bana döndü ve “Ve Abdullah işte yine beraberiz, Ama ne yazık ki bu sefer geç kalmış bir beraberlik” dedi. Ne dediğini anlayamadım. Bir yandan biri bağırıyordu. “Allah için salata, Peygamber için Salavata, Meyyit için duaya” Ama yine de tam olarak ne olduğunu anlayabilmiş değildim.
Anne-babam, akrabalarım ve arkadaşlarım caminin bir köşesinde toplanmışlar ağlıyorlardı. Hoca dua okuyordu. İnsanlar ellerini kaldırım indiriyor, sonra bağlayarak bir şeyler mırıldanıyorlardı. Sonra beni yine ellerin üstüne aldılar bir arabaya koyup mezarlığa getirdiler. “Ne işim var burada Allah’ım?” Ortalıkta bir ölen mi var da ben göremiyorum. Sanki her şey bir rüya da ben müdahale edemiyordum. Sonra beni yere koydular. Üzerime bir şeyler atmaya başladılar. “Yapmayın etmeyin” dedim duyuramadım. Işık azalıyordu. Her şey, her yer karanlık oldu. Ayak sesleri duydum. Sonra bütün sesler gitti. Ve bir ses duydum. Bu dünyaya ilk geldiğim en önemli günde, ve yine evlendiğimde hayatımdaki en önemli günde ve yine önemli bir gün müydü yoksa. Muhammed Hoca bir şeyler söyledi. Bir o kalmıştı. Tekrar emek istedim ama bir türlü hatırlamıyordum. Dilim dönmüyor muydu… “Aman Allah’ım yoksa ben …..”
Din ve Din adamı bir insanın hayatında hiç yoksa bile hayatının en önemli üç noktasında mutlaka vardır. Bu noktalar belki de bir insanın hayatın dönüm noktası olabilir. Her kim olursanız olun dinin ve din adamının bir kişinin hayatının en önemli noktalarına temas ettiğini unutmayın.
-
Yeni
- Cahiliye dönemi din anlayışı
- MEKTUNUZ VAR!!! (MIYDI?)
- BAŞÖRTÜLÜ BAYANLAR JEEP’E BİNEBİLİR Mİ? YA DA HANGİ ARACA LAYIKTIRLAR.
- ÇANAKKALE’DE UYANMAK….
- HAYAT’IN NİRENGİ NOKTLARI(ında DİN)
- MESEL-Ü A’LÂ (Kelam İlmi üzerine bir değerlendirme)’
- Çocuk Eğitiminde Tedricilik…
- AHLAKİ YOZLAŞMA II.
- AHLAKİ YOZLAŞMA I.
- Hz. Hüseyin; Bir Başkaldırı mı, Hilafet Arzusu mu?
- KÛTU’L-KULÛB (EBU TALİB el-MEKKÎ)
- MESEL-Ü A’LÂ
-
Bağlantılar
-
Arşiv
- Mayıs 2009 (1)
- Nisan 2009 (4)
- Mayıs 2008 (5)
- Temmuz 2007 (5)
- Haziran 2007 (27)
- Mayıs 2007 (2)
- Mart 2007 (2)
- Şubat 2007 (4)
-
Kategoriler
- Bahailik
- Bir dünya dini oluşturma projesi
- Bir demet güzellik (Secki yazılar-siirler)
- BİYOGRAFİLER
- Cüneyd Bağdadî
- Düşünceler Düşünce…
- Ebu Talib el-Mekki
- Ehli Sünnet ve Kulların fiileri (ef’âl-i ibâd
- Gönül bahcesinden
- Hariciler
- Harputî
- Hızır Bey
- Kûtu’l-Kulûb
- KELAM KONULARI
- Kelam Problemi olarak “Kadın”
- Literatür-önemli isimleri-eserleri
- Maturidî Literatürü
- Mihrab Dergisi
- Mu’tezile Literatürü
- Mu'tezile
- MZHEPLER TARİHİ
- Selefî Literatürü
- Tahavî
- Uncategorized
- Yahudi Mezhepleri
- Yeni ilmi kelam tanımlası
- Yeni İlm-i Kelam Literatürü
- İbn Tufeyl
- İsiyim
- İslâm Düşüncesinde Yenilik Arayışları
-
RSS
Yazılar RSS
Yorumlar RSS
