SAMİRİLER

wwwm1784.gifwwwm1853.gifwwwm1829.gifwwwm1782.gif

Tarihçe:

Samirilerin menşei hakkında farklı görüler bulunmaktadır.

İlk olarak Samirilerin aslında Yahudi olmadığını savunan Yahudiler bulunmaktadır. Onlara göre“Samirî” kelimesinin İbranice karşılığı olan “Şomronim”, “Şomronim şehrinde oturanlar anlamında kullanılır. Bu şehir İsrail krallarındna kral Omri tarafından (MÖ. 885) kurulmuştur. Daha sonra Asurlular burayı yıkıp yok etmiş ve buradaki Yahudileri Asur topraklarına sürerek Asurluları yerleştirdiler. Bunar arasında Kuta’dan getirilen “Kutîm” denen kavimde vardır. (II. Krallar 17:26) İşte Samirileri bu gruplar oluşturur. Bundan dolayı Samirîler utîm diye de anılır. [1] Yahudileir göre Samirîler yarı putperest bir kavimdir. [2]

Eski ahidin II. Krallar kitabında belirttiğine göre Samirîlerin gerçekte Yahudiliği benimsemedikleri ancak aslanlarda korktukları için Yahudiliği öğrenmiş oldukları ancak yine putlara tapmaya devam ettikleri kabul edilir..[3] Yahudiler ile Samiriler  arasında ilk ayrım I. Sürügünden sonra mabed inşaatında olur, Yahudiler onları inşaata almazlar.[4]

her ne kadar bazı Yahudiler Samirileri tam Yahudi saymasa da Babil sürgününden sonra bölgede kalan Yahudilerle samirîler arasında iyi ilişkiler kurulmuştur. MÖ 538 de Persliler ile Babillilerin savaşından galip çıkan Persliller Yahudilere geri dönme ve mabedlerini yeniden inşa etmelerine izni vermişlerdir.Bu dönemde Samirîler de mescidin inşasında göreva almak istemişler ancak Yahudiler bu teklifi kabul etmemişlerdir. [5]

Yahudilerle ayrışma ve Gerizm Dağı.

Yahudiler ile Samirîler arasında en kesin ayrılıklar Ezra zamanında vuku bulmuştur. Ezra önce Samirileri ile karışık evlenmeyi yasaklamış, sonra onlarla olan bağı tamamen koparmak için Yahudi tevatının yazı dilini İbraniceden Asur yazı karekteri ile değiştirmiştir. Ezradan sonra Nehamya da aynı yolda devam etmiştir.[6]

Tarih boyunca Yahudiler Samirilieri hep dışlamışlardır. Halen günümüzde Ortodox Yahudiler samirileri dini mirasın meşru varisleri olarak kabul etmemekle beraber İsrail Devleti onları tanımaktadır. Samirîler ise Yahudilerin bu görüşünü şiddetle reddetmişlerdir. Onlara göre gerçek isimleri “görü, gözetmek, bir şeyi dikkatle izlemek” anlamındaki İbranice “ŞaMeR” sülasi fiilinin ismi faili olan Şomer kelimesinin çoğulu “Şomerim”dir. Bu isim onlara eski dini geleneklerine bağlı kalmalarından  ve dinlerini gözettiklerinden dolayı verilmiştir.. Onlar İsrail’in büyük kabilelerinin kalınıtları olup Yakup oğullarının soyundandır. Kohenler sınıfı Yakup’un oğlu ,Levi’den, Layikler sınıfı ise Efraim ile Menasseh kabilelerindendir.[7] Mö 420 yılında Geriz Dağnı Kendilerine mabed yapmışlardır. [8]

Kelimenin bie diğer menşei olarak Ebu’l-Feth şunu belirtir. Samirî tarihçi Ebû’l-Feth samirilerin ayrımın Kohen Eli zamanında olduğunu söyler. Kohen Eli Yeşu zamanında Gerizm dağinda kurulan toplanma çadırını (Ohel Moed) Şilo denen yere taşımış ve bir mabed inşa ederek kurbanlarını burada takdim etmeye başlamıştır. İsrailoğullarından bir grup Eli’ye muhalefet ederek orada kalmışlardır.  Oradan ayrılanlar hak yoldan ayrılmış orada kalanlara ise Allah’ın Tevratını gözetenler anlamında  “Şomrim” olarak anılmışlardır.[9]

Tarihleri:

İskender istilası

Mö 420 Garizm dağındaki mabed inşa edildi. Yüz yıl sonra  (332 ) İskender istila etti. Yahudiler teslim olurken onlar savaştılar. İskender on yıl sonra ölünce burası Ptolome’nin oldu. Samiriler ona da isyan ettiler. Bu sefer Yahudiler ile  beraberdiler ama yenilip Mısıra sürüldüler. İşte bu sırada Yahudi Tevratı ortaya çıktı.[10] Mö 150

Yahudi devleti hakimiyeti:

MÖ 135 yılında Yahudi devleti kuruldu ve MÖ 120′de Samirîlere saldırdılar. 109 yılında Samirîler isyan etti ama kaybetti ve Garizm dağında ne varsa hepsi yerle bir edildi ve sürüldüler.[11]

Roma devri:

MÖ 56 Roma valisi Yahudilere cepha aldıkları için mabetleri yeniden inşa edildi. Daha sonra ms. 80 civarı Romaya isyan ettier ve mabetleri yerle bir edildi. sonr aromalalıar tekrar nmabeterini yatılardıysa da 484 yılındaki isyanlarından sonra tamamaen yıkıldı bi daha da yaılamadı.[12]

Pek ok kez isyan ettiklerinden ve yularınd sürüldüklerde dolayı yazılı kaynkları ms 4 yy. sonra vardır. Öncekilier tahrib edilmiştir.

Hırıstiyhnalra karşı tutumları

Hırıstiynları tuttulükları hatta isayı m,safir edip çoğunu saya bait ettiğine dair işaretler vardır. Ancak herne kadar bazıları hırıstiyanlığı kabul etselerde sonralrı karşı çıkmış bizasa isyan etmiş kiliseleri yakmışar 6 yy. isyandan sonra jüstinyen amme vasfesşne kabul edilmeyeceğini, miras ve mal sahi olamayacaklarını ve tam bir istibdata maruz kalmışlar Müslümanlar akadar bu böyle devam etmiştir. Müslümanlar onları Yahudilerden ayrı kabul etmemişler. Aynı haklara sahip olmuşlardır.

Tevrat:

Yahudiler ile en önemli farklardan biri tevratın sadece torayı kutsal kitap kabul ederler. İman esalarnı tora oluşturur. Nevim ketuviim mişna talmut geçersizdir. [13]

İki tarafta farklı açılardan olaya yaklaşmışlardır. Konu ile ilgili ilk araştırmacılardan olan Moses Gaster Samirelerin iddialarını daha tutarlı olduğunu belirtir.[14]

Samirîler kapalı toplum olarak uzun yıllar varlıklarını devam ettirdiler XVII yuzyılın ikinci yarısında hırısityanlar yeni ahit kitaplarında zikri geçen samirî mezhebinin (matta 10:5 Luka 10;33, yuhanna 4:7-40, resullerin işleri 8:9) varlığındna haberdar oldular.[15]

Kutsal kitaplarını yabancılar vermek istemezerdi hatta hatta ibn hazm da onlaın kitaplarına ulaşamadığını söyler. Ancak 1616’da İbranice bir metin ile talgumunu Valle elde etmeyi başardı. [16] samirî tevratının tevratın yunanca tercümesi olan Septuagint ile pek konuda uzlaştığı gözükmetteddir. Bu da yunanca tercümede samirî metnine yakon bir metin kullandıklarını gözetir. Yahudi massoratik metin ile aralarında büyük farklar vardır.

Bu kkitapşardaki farklar hırıstiyan dünyasına da yansımıştır. Katolik kilisesi samirî tevratını diğerlerine karı bir silah olark kullanmıştır. Massoratik tevratı otoratisini pek sahih görmez. Protestanşar ise Yahudi massoratik tevratı esas kabul edel ilk dönemde bazı araştırmaılar bı samirî metninin Yahudi tevratından acemice yapılan bir kopya olduğun söyleselerde bu daha sonra yanlışlığı ispat edimiştir. [17]

1920lerde moses goster samirilerin tevratınınn daha eski olduğunu ortaya koymştur.

İki evrat arası farklar:

1- kıblegah: Yahudilerde Kudüs samirilerde nablustaki garizm dağı. Nedeni rabbin “geçeceği yer” kudusü yahudile  “geçtiği yer” garizm dağı olark samirilerin metinlerinde yer almasındadır.[18]

2- 10 emir samirî nüshalarında bu maddeer halindedir. Benden aşka Tanrı yok şelinde iki tevratta aynı başlar. komşunun evne tmah etmeyeceksin emrine kadar ufak farklılıklar olmakla beraber aynıdır. Yahudi tevratında iki emir olan karşımda başka ilahların olmayacakve kendin için put oymayacaksın emri samirilerde tek bir madde olara k zikredilmiştir. Onucu emir garizm ağı ile alakalıdır.

3- Yahudi etvratında tnrı yaratılışı 7 günde bitirdiği yazar oysa altı gnde bitirmesi gerek bu ayet siyak ve sıbakı ile elişir. Samirilerde daha tutarlıdır.

4- Tarihi veriler Yahudi tavratında mısırda kalma zamanı 430 yıl olarak yazarken samirileirde Kenan ve mısırd kalmanın bu kadar olduğu yazr bu daha tutarlıdır.

5- Öc günü ile alakalı öç ve intikam benimdir cnlesi samirilerde öç ve intikem gününde şeklinde yazımış ve farlı bir ahiret inancına neden olmuşur. [19]

SEPTUAGİNT

Tevratın yunanca tercümesi konusunda samirîler ve Yahudiler arasındaki tartışma yunan kral flatmaya kadar gelir o da 70 tane mütercime ayrı ayro odalarda tevratı tercüme ettirir. (MÖ 270)[20]

İman esasları:

-Tanrı birdir; eşi benzeri yoktur. İninsna mahsus his ve sıfatları yoktur. Tekvin ile yaratmıştır. Çok eskiden kendi öz milleitne örünmüştür. Geriz dağı onun meskenidir.

-Musa yegane peygamberdir. Bütün devirler için peygamberdir. O nübüvvetin şerefidir. Vahy onunla son bulmuştur.  O herkesten üstündür.

-Tora mükemmel ve tadır. Bütün zamanlar için geçerlidir. Hükmü nesedilemez. Bu kitap altı günde ve iğe şeylerden -önne yaratıldıd. Onu okuyan ebedi hayata erişebilir.

- (cennet geriz dağındadır. Ebedi ikamet yurdudur.) kıpble geriz dağıdır. Nuh tufanıda sadece bu dağa su basmadı.

-Tahep ehir zamanda gelecek ve yeniden  hak dini ikame edecektir.

Ölülerin diriltileceği ve ödül ve mükafatın verilerceği öç ve mükafat günü olacaktır.[21]

- İnsan geriz dağının toprağından yaratıldı. Melekler ruhi alemin gözle görülemeyen varlıklarıdır.

- Mesihe intizar.ileride bir mesihin geleceğini yine tora dayanarak iddia ederler. Bu gelecek peygamberin ismi “m” harfi ile başlayacak. Bin yıl yaşayacak. Mabeid inşla edecek. Ne zaman geleceğini sadec Allah bilir. [22]

İbadet:

Samirileirn ibadeti Müslümanlarınkine çok benzer. Müslümanlar gibi abdest alırlar ve tevratten bölümler okurlar. İbadet dili aramcadır. Sinagogları müslümnlarınki gibidir. Masa sandelye yotur. İbadetlerinde ruku secde vardır. Bazıları bunu uzun süre müslümnlardal beraber kaldıklarından dolayı bir etkilerşi olarak kabul eder. [23]

Bu günkü durum:

İslamdan etkilendi kabul edilir. Sadce toraya inanır. Pek çokları dinelini değiştirmiştir. Sayıları çok azdır geriz dağı civarında yaşarlar.şam mısır gibi bölgelerde zaman zaman varlık alanına çıksalarda yok olup gittiler. Asimile oldular. Esenler, Sebiiler, Gorteniler, Dostiler gibi gruplara ayrılırlar.[24]


[1] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 97; Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 196

[2] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 197

[3] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 97

[4] İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü, s. 155

[5] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 98; Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 198

[6] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 199

[7] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 98-99; Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler tarihi, Ankara 2002, s. 246

[8] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 155

[9] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 99

[10] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 202

[11] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 203

[12] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s.204

[13] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 155

[14] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 99

[15] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 100

[16] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 100

[17] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s.101

[18] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 102

[19] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 103

[20] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 109

[21] Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, İstanbul 1997, s. 157; Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler tarihi, Ankara 2002, s. 247; Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 207

[22] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 211

[23] Günay Tümer, Abdurrahman Küçük, Dinler tarihi, Ankara 2002, s. 248

[24] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, s. 211

RECAT

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

REC’AT

YENİDEN DOĞUŞ İNANCI


A- REC’AT YENİDEN DOĞUŞ İNANCI

Dünya üzerinde ilkel veya modern pek çok toplumda görülen yeniden bedenlenmenin kaynağı ile alakalı farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre  rec’at ve türevleri eski totemlerin bir inancının neticesinde ortaya çıktığı söylenmektedir. Buna göre eski toplumlarda doğan çocukların yeniden vücuda gelen atalar olduğuna inanılmaktaydı. Bazılarına göre kadınların hamile olması için evlenmesi gerekmemekte, kadın ölen bir atanın yanında geçerken atanın ruhu o kadının kaba etine bir çocuk tohumu olarak girerek, ölmüş atalar yeniden dünyaya çocuk olarak dönmektedir.[1]

Her dönemde ve toplumda taraftar edinen yeniden bedenlenme (transmigration) tarzı inançlar Yeni Gine, Kuzey ve Güney Amerika’da eski dönemlerde de yaygın olarak gözlemlenmiştir. Bu örneklerde çoğunlukla insan ruhları, hayvanlara geçmiş olarak düşünülmüştür. Güney Afrika’nın Bartu kabilelerinde, ölenlerin ruhları kabilenin totemine dönüşür, hatta onda yeniden bedenlenmektedir. Zulular’da ölenin ruhu bir yılana dönüşmekte,  Madagasgar’da da benzer inançlar gözlemlenmektedir. Bu inancın buraya Endonezyalılar vasıtası ile geldiği düşünülmektedir. Orta Avustralyalılar çocuklarına atalarının ruhunun geçtiğini inanırlardı. Bazı durumlarda ise ölen totem atanın bizzat doğduğuna (Ribirth) inanılırdı. Bu inançta bir kişinin yeniden doğumu ifâde edilmekte ve artık bundan başka bedene girmediğine inanılmaktaydı. Batı Afrika’da İbolar arasındaki yeninde doğan kişi Agoi yeniden doğuma da İvago alarak adlandırılırdı.[2]

Rec’at inancı hemen hemen tüm düşünce sistemlerinde benzer şekillerde olan bir anlayış olarak gelişmiştir. Genel itibari ile Hintlilere izafe edilen bu düşünce aslında İranlılar, Mezopotamya medeniyetleri, Mısır, Yunan vb. pek çok toplumda var olagelmiştir. Mısırlılar bu inancın gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuşlar, kötü ruhların arınıncaya kadar reenkarne olacağını, iyi ruhların ise ebedî olarak, binlerce yıl, bir cennet yaşantısı sürdükten sonra dünyaya geri döneceğini ifâde etmişlerdir. Mumyalama yönteminin de bu geri dönüşle yakından ilişkisi olduğu, zira mumyalamada kişi dünyaya döndüğünde vücudunu bozulmadan bulması amaçlandığı bilinmektedir.[3]

1- İslâm Tarihinde Rec’at Düşüncesinin Doğuşu

İslâm tarihinde rec’at düşüncesinin ilk nüveleri özellikle İslâm’ın doğu kıyıları boyunca Mecûsîlik, Maniheizm, Zerdüştlük, Budizm gibi dinlerden ihtida eden kimseler arasında görülmüştür. Bu düşünce Asya’da pek çok düşünceden etkilenerek gayri İslâmî bir düşüncenin İslâm’a duhûludür.[4]

İslâm alimlerinin bir kısmı rec’at akîdesinin iki menşei olduğunu söylemişlerdir. Bunlardan bir tanesinin Yahudi ve Hıristiyan etkisi ve mevcut siyasî ve ictimâî durum ile ortaya çıktığı söylenirken, diğerinin Müslümanların arasındaki ortaya çıkan siyasî ve ictimâî sürtüşmeler neticesinde olduğu kabul edilir. Ancak daha çok ilk neden üzerinde durulurken bu düşünceyi ilk dillendirenlerin Yahudi asıllı olduğu vurgulanır. Zira Yahudi dininde de İlya peygamber semaya kaldırıldığı, ölmeyip yaşadığı ve adaleti tekrar tesis etmek üzere ahir zamanda rec’at edeceği düşüncesi mevcuttur. Bu düşünce Şîa düşüncesindeki gaib imamın tarifiyle tam bir paralellik arzeder.[5]

İslâm coğrafyasının genişlemesi ile birlikte fethedilen topraklardaki eski akîdeler muzaffer Müslümanlar karşısında sindirilmiştir. Toplumlar yeni dine intisap ederken eski alışkanlıklarını da kolay kolay bırakamadıkları aşikârdır. Bazıları İslâm’ın emirlerine karşı duydukları nefretin de bir tezahürü olarak bu düşünceleri dinileştirme yoluna gitmişlerdir. İşte bunun neticesinde Babil’in, İran’ın, Maniheizm’in vs. eski nazariyeleri zamanla zihinlere geri gelmiş, pek çok şey ancak tevil ile kendine yeni dinde yer bulabilmiştir. En önemlisi de bu en uç düşünceler çoğu zaman Hz. Muhammed’in ve onun ehlinin adının hemen yanı başında meşruluk kazanmış, bu isim adeta bir kalkan olarak kullanılıp  tevillerde uç sınırlar zorlanmıştır.[6]

Tantâvî Hindistan’da tenâsühü ilk ortaya atanın M.Ö. 4800 yıllarında Krişna olduğunu, bu inancın M.Ö. 4500 yıllarında mumyalama geleneği ile Mısır’da gelişerek etkisini gösterdiğini ifâde eder.[7]

Çok yaygın olmasa da İslâm öncesi Arap toplumlarında atalarının mezarlarına aşırı saygı gösterir ve sıkıntı anlarında onların ruhlarından yardım isterlerdi. Onların inancına göre vefat eden bir kişinin ruhu insan veya insan olmayanların bedenine geçebilme gücüne sahipti. Çok yaygın olmamakla birlikte eski Araplarda da rec’at inancının izlerini görmek mümkündür.[8]

Rec’ati çağrıştıran bir başka anlayış da ilâhî ruhun yaşayan varlıklar arasında yayılıp taksim edilmesidir. Buna göre tüm ruhlar bir bütünün parçalarıdır, bir müddet bedenlerde kaldıktan sonra asla rucû ederler. Bu inanca Hintliler, Mezdekiler, Tibetliler Çinliler gibi genelde uzak doğu kültürlerinde görülür.[9]

İbn Cevzî Telbis-ü İblîs adlı eserinde iyi insanların ruhlarının iyi bedenlere kötülerinin de kötü bedenlere geçmesi ile ilgili Ebû Kasım el-Belhî den naklederek, bu inancın Hz. Musa döneminde firavunların ülkesi Mısır’da ortaya çıktığını ifâde etmiştir. Kişi iyi işler yaparsa iyi bedenlerde rec’at ederken kötü şeyler yaparsa hayvan şeklinde rec’at edecek ve bin yıl faklı hayvan şekillerinde hayat sürecektir. Sonra yine insan şeklinde rec’at edebilecektir. [10]

Eski Yunanlılarda çok önceden hatta Pisagor’dan da önce yeninde bedenlenme anlayışı mevcut olduğunu varsayılmaktadır. Yeniden doğma fikrinin ilk kez nereden neşet ettiği hakkında net bilgiler yoktur, ancak Eski Yunan ya da Mısır’dan neşet ettiğine dair güçlü deliller mevcuttur. Ancak Yunan düşüncesinde tenâsüh fikrini şekillendiren Pisagor olmuştur. O ağaçlar da dahil ruhun tüm varlık kategorilerine idhâlinin söz konusu olduğunu söyler.[11]

Rec’at Düşüncesini Etkileyen Faktörler

Az ya da çok bütün dinlerde izleri görülen rec’at inancının dinî kaynaklı olması yanında sosyo-politik ve psikolojik bir alt yapısının olduğu da gözlemlenmektedir. İnsanlar zulüm, istila ve sürgünler karşısında bir ümide muhtaçtırlar. İnsanlar zor şartlarda ancak bu şekil inançlarla dayanabilme gücü bulmuşlardır. Bu düşünce insanları bu tür zor zamanlarda dağılmalarının önüne geçmiştir. Toplumun bu tür olaylar karşısında  sarıldıkları en önemi nedenlerden bir tanesi liderin ölmediği, geri dönüp kendilerini kurtaracağı düşüncesidir. Neredeyse Şîa’nın tüm fırkalarında imamlarının ölmediği ve geri döneceği düşüncesi mevcuttur. Resmi otoriteye karşı çok defa isyan eden ve isyanları genelde kanlı bir şekilde bastırılan Şiî gruplar, liderlerinin ölmediği ve rec’at edeceği düşüncesine sarılarak dağılmaktan kurtulmaya çalışmışlardır. Bu düşünce defalarca isyan etmelerine sebep teşkil etmiştir.[12]

Bilim çağındaki insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini en güzel şekilde özetleyen Daya Shanker şöyle diyor: “Bilim çağında yaşıyoruz. Bilim evren güçlerini yenmekle kalmadı, onları insanların hizmetine sunmayı da başardı. Aya çıktık, güneşin güç ve enerjisini kontrol edebiliyoruz. Güneş, ay, okyanus vb. hepsi hizmetimizde. İnsanlığı yok edecek, yer yüzünde hayat izi bırakmayacak silahlar geliştirdik. Bilimin yardımı ile insanın acı ve dertlerini en aza indirdik. Köre göz, sağıra kulak, lâla dil, kötürüme bacak taktık. Hayat üretiyor, bedeni asırlarca koruyabiliyoruz. Fakat ölümü yenebîliyor muyuz?[13] İşte aslında insanın içindeki ölümsüzlük arzusu, yok olma korkusu insanı reenkarnasyon düşüncesini vazgeçilmez kılıyor. Ölüm geçmişte olduğu gibi bu gün ve gelecekte de insanın en büyük korkularından biri olacaktır. Ölümsüzlük arzusunun nasıl üstesinden gelinmesi gerektiği ile ilgili pek çok görüş ortaya çıkmaktadır. Dinler genel mânâda ölümün bir son olmadığı ve ölümden sonra dünyada yaşanılan hayata bağlı olarak ödül ve cezaya endeksli bir öte dünya tanımlaması yapmaktadır. Fakat insan tecrübî olarak bilmediği, algılamadığı bu öte dünya hakkında tam bir tatmin duygusundan mahrum olabilmektedir. Onun için en ideal düşüncelerden biri tecrübî olarak yaşadığı dünyada var olmak, bir ideal haline dönüşebilmektedir.

Ölüm  ötesi hayat ile tekrar bedenlenme arasındaki ilişkiye bakıldığında dört düşünce grubu karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan birincisi tekrar bedenlenmeyi kabul edip, ölümden sonra ötedünya anlayışının reddetmektedir. Bu düşüncede her şey bu dünyada vuku bulmaktadır. Ödül ve ceza dünyaya tekrar dönüşlerde gerçekleşecektir. İkinci görüşe göre ise yeniden bedenlenme yoktur; öte dünya gerçektir. Bu düşünce de genel anlamı ile dinî literatüre uygun bir anlayış arz etmektedir. Üçüncü olarak hem tekrar bedenlenme hem de öte dünyanın kabulü vardır. Burada insan ruhu, diğer bir ifâde ile insan şuûru belli bir kemâle erişmek için dünya mükerrer olarak rec’at etmekle beraber, arzu edilen seviyeye ulaştıktan sonra artık kemâle eren ruh ulvî bir öte dünyada varlığına devam ettirecektir. Ancak burada öte dünya sadece pozitif anlamda kullanılmıştır. Son olarak ise hem tekrar bedenlenmeyi hem de öte dünyayı reddeden bir anlayıştan bahsedilebilir ki, bu materyalist bir bakış açısını göstermektedir. Hayatı sadece bu dünyadan ibaret görmektedir.[14]

Mehdînin tekrar rec’at edeceğine dair inanca baktığımızda iki psikolojik ön kabulün olduğu görülmektedir. Bunlardan bir tanesi “mehdî gelmeden önce de dünya zulüm ile dolacak” düşüncesidir. Bu düşünce sahipleri en zor zamanlarında mehdî beklentisi ile zorluklara göğüs germiştir. Zira mehdî gelmeden önce zulüm had safhaya çıkacaktır. Dolayısı ile bir baskı ve zulüm ortamı rec’at edecek mehdîye gebe olabilir. Böylece mehdînin rec’atini bekleyen gruplar dağılmadan bir arada durabilmişler, zorluklara göğüs gerebilmişlerdir. Bu durum fiili bir durumdur. Tarihte nice kere baskı ve zulme uğrayan gruplar, henüz ortam oluşmadığı için mehdînin gelmediği kanâatine varmışlardır. Bu fiili durumu takip eden diğer bir ön kabul de “Gelecek mehdînin zulmü ortadan kaldırarak, adaleti tesis edeceği” düşünce ve umududur. Bu düşünce de görüş sahibi fırkaların her zaman ve mekânda düşüncelerini taze tutmalarına olanak sağlamıştır. Zira gelecek mehdî onları bu zulümden kurtararak mağlup durumdan muzaffer duruma geçeceklerdir.

2- Günümüzde Ruhçu Akımlar:

Çağımızda ruhların tekrar bedenlenmesinin gerçekliğine inanan pek çok grup vardır.  Bu konudaki araştırmaları ile tanınan Ian Stevenson tekrar bedenlenmeyi doğrulayan bine yakın vakıa tespit ettiğini ifâde etmektedir.  Bu tespitlerin bir kısmı da ülkemizde vuku bulmuş olaylardır. Bu tür vakıalar genel olarak buna inanan gruplar tarafından araştırılmaktadır. Bu örneklerden biri Enis Behiç Koryürek’tir. 1112 senesinde Trabzon’da öldüğü söylenen Çedikçi Süleyman Çelebi adında birisi, 1946-1949 yılları arasında Enis Behiç Koryürek’e gelerek ona eski devrin ifâdesi ile ve düşünmeden bir takım Şiirler yazdırmıştır. Hatta âyetler ve hadisler ezberletmiştir. Ona Farsça kıtalar söyletmiştir. Bazı kehanetlerde bulunmuştur.[15]

Günümüz ruhçu düşüncesi mensupları tarihin ilk dönemlerine ait bazı kalıntılarda insanların çocuğun anne karnındaki pozisyona benzer şekilde gömüldüğü, yanında çeşitli silah ya da eşyalar konulduğu tespitine dayanarak, burada ölünün gömüldüğü çukur ana rahmini temsil ederken ölümden sonra hayatın varlığı ya da kişinin tekrar dirileceği simgelemekte olduğunu ifâde etmektedirler.[16]

Türkiye’deki reenkarnasyon öğretisinin önde gelen isimlerinden Bedri Ruhselman, reenkarnasyona karşı daha önceden kendisinin sahip olduğu tutumu şu şekilde açıklıyor. “Önceleri derdim ki, bu insanın tekrar dünyaya gelip gitmesi nasıl mümkün olabilir? Böyle bir iddiâda kuşku ile karşılanan geçmiş hayatlardan hiç birine ait en küçük bir anın var olmamasını düşünüyor, insanların koskoca bir insan halini aldıktan sonra tekrar çocuk olarak dünyaya gelmelerini, hatta babanın kız, kızın baba veya dayı halinde  yeniden doğması gibi aklın, mantığın ve bilimin ilk elde kabul edememeği bir takım fikirleri acayip buluyor ve bir türlü hazmedemiyordum. Bunlar olsa olsa eski zamanların batıl inançlarından kalmış bir takım hurafelerdir diyordum.” Ancak Ruhselman daha sonra kendisinin yanıldığını öğrendiğini ve gerçekleri kabul ettiğini belirtiyor.[17]

Reenkarnasyon ile ilgili yaptığı çalışmalarla dünyaca maruf Ian Stevonson’un  Türkiye’deki çalışmalarını organize eden Can Polat reenkarnasyon olaylarını neden daha çok (hatta tamamen) Akdeniz bölgesi Adana çevresinde görülmesini şu şekilde açıklamaktadır. “Çünkü etnik açıdan aynı düşünüyorlar ve hoşgörülüler. Çoğunluğu Arap Alevîsi, kesinlikle yobazlık yok. Diğer Anadolu köylerinde görmediğimiz açık, rahat bir sosyal yaşam var. Toplum bunları yıllardır çok duyduğu ve inandığı için bir çocuk, iki üç yaşında konuşmaya başladığında onu susturmuyorlar ve bilinçaltı kapanmıyor. Çocuk ‘sen benim babam değilsin, ben şu eve gideceğim burası benim evim değil dediğinde bu onlara saçma gelmiyor. Başka bir yerde ise çocuk hemen susturularak fikirleri bilinç alına itiliyor.”[18]

Dr. Can Polat’ın yaptığı araştırmalar sonucunda ortaya çıkan tablo reenkarnasyon olaylarının tümü Akdeniz bölgesinde Antakya-Mersin arasında görüldüğünü gösteriyordu. Erkekler kadınlara oranla iki kat daha fazla önceki yaşamlarını hatırlamaktadır. Vakıaların %87’si konuşmaya başladığı dönemlerde yani 4 yaşından önce geçmiş yaşamlarını hatırlamaktadırlar. Polat incelenen 48 vakıânın verdiği 220 bilgiden sadece 21’nin yanlış çıktığını ifâde etmektedir. Türkiye’deki olayları diğerlerinden ayıran bir nokta da %35’inde ailede birilerinin haberci niteliği taşıyan rüyalar görmüş olmalarıdır. Önceki yaşamla ilgili fobiler, doğum işaretleri, ilginç beceri ve davranışlar yeni  hayata taşınmaktadır. Bu konuda en ilginç davranışlardan biri, bir çocuğun daha önce hiç duymadığı bir dili konuşuyor olmasıdır. Olayların tümünde önceki yaşamda ölüm şekli hatırlanmakta ve ilk sırada cinâyet gelmektedir. Önceki  kişilerin yaşadığı bölge sıralanmasında ilk sırayı Antakya almaktadır. [19]

Yine yeniden doğanların çoğu ünlü kişiler olduğunu söylemektedirler. Tarsusta bir çift dünyaya gelen çocuklarının Ayhan Işık’ın ruhunu taşıdığını kendilerine haberci rüya ile haber verildiğini söylemişlerdir.[20] Kendisini Cleopatra olarak tanıtan bir genç kız da 24 Haziran 1990 tarihli Bugün gazetesinde yer almıştır.[21]

Yıllar önce Amerika’da öldüğünü iddiâ eden ve İngilizce konuşan üç yaşındaki bir bebek olayı 7 Mayıs 1985 tarihli Bulvar gazetesinde haber konusu olmuştur.[22] Bir doktor olan Mevlüt Gül Toran kendinin dünyaca ünlü heykeltıraş Mikelanj olduğunu, hatta Karacaoğlan, Mimar Sinân ve Mehmet Akif Ersoy olarak da dünyaya geldiğini iddiâ etmiştir.[23]

Bazen beden doğum esnasında ruhu kabul etmeyebilir. Bunun sonucunda çocuk ölür. Ruhun bir yaşından yedi yaşına kadar peyderpey reenkarne olacağı da kabul edilmektedir. Bu dönemde ruh çocuğa gelerek çocuk ile görünen alem arasında bağlantıyı kurar. [24]

Günümüzde insanın rec’at edeceğine inanan kimseler, insanın tekrar dünyaya gelmesi ile insan aklının olgunlaşacağını ifâde ederler. İnsanlığın devamlı bir ilerleme içinde olması, yeni şeyler keşif ve icât etmesi önceki hayatlarındaki birikimlerini bu hayatlarına taşımaları ile anlam kazanmaktadır.[25]

Rec’at düşünce mensupları, düşüncenin adaletin bir gereği olduğu savunulur. İnsanlar arasındaki yaşamlarındaki haksızlıklar ancak bu şeklide giderildiği kanısındadırlar. Onlara göre ana rahminde ölen, veya çocukken ölen ile bir ömür yaşayanlar arasındaki denge sonraki yaşamlarındaki yaşam süreleri ile dengelenecektir.[26]

a- Günümüzde Rec’at Düşüncesinin Kaynakları:

Rec’at inancı taşıyan toplumlardaki bireylerin genelde birbirlerinden etkilendikleri gözlemlenmiştir. Çocuk etrafında buna inanan ve buna göre davranan bir toplum içinde yetişerek bunu özümsemektedir. Bu inanç tahkîkî değil taklîdî olarak süregelmiştir. Yine bu toplumlarda ödül ve cezaya endeksli ölüm sonrası hayat ve sağlam bir ahiret inancının olmadığı göze çarpmaktadır. Bu toplumlar mezkur inanca dogmatik olarak sahip çıkmaktadırlar. Yine bu toplumlarda siyasî görüş farklılıkları inanca da yansımıştır. Yapılan bir araştırmada buralarda yaşayanların kendilerine tarih boyunca haksızlık yapıldığına inandıklarını gösterir. Tarihte Hz. Ali’nin hilafetinden başlayarak devam eden hak ihlalinin sürdüğünü ve bugün dahi kendilerine gerekli hak verilmediğini savunarak, içe kapalı bir inanç anlayışını, mistisizmi geliştirmişlerdir. Dolayısı ile psikolojik bir muhalif olma durumu ortaya çıkmıştır. Ancak özellikle eğitim seviyesi yükseldikçe bu inançların sorgulandığı gözlemlenmektedir. Türkiye’de bu tür inançların görüldüğü bölgelerde farklı Alevî gruplar olmakla beraber, bu topluluklar akîde olarak yeterli bilgiye sahip olmadıkları görünmektedir. Araştırmalar inanç sistemlerinin genel hatlarını dahi bilmeyen pek çok kişinin varlığını göstermektedir. Oluşan akîdevî boşluğu bu tarz kültürel inançlarla doldurdukları gözlemlenmiştir. Bu bölgelerde yaşayan Alevîlerin şeyh ve dede diye anılan ileri gelenlerinin reenkarnasyon ile tenâsüh arasındaki ayrımı dahi bilmedikleri saptanmıştır. [27]

b-Ruhçuların Delilleri:

Ruhçular şu nedenlerden dolayı yeniden bedenlenmenin bir zaruret olduğunu ifâde etmektedirler.

a- Eğer ruh bedene girmese idi beden hareketsiz kalırdı bir anlamı olmazdı.

b- Ruhlar reel olarak var olduğundan sınırlıdır. Sonsuz beden için ruh yaratılamazdı.

c- İnsanın farklı tarzdaki hayatları önceki hayatlarının delildir. Yoksa haksızlık olmuş olurdu.

d- Kuran’da hayvan Sûretine dönüşümlerden bahseder ki bu reenkarnasyondur.[28]

Bu düşünceye göre cennet ve cehennem bu dünyadadır. İnsanın bir sonrakin hayatında yaptıklarına karşılık reenkarne olduğu beden onun cennet ya da cehennemidir.[29]

B- İSLAM DÜŞÜNCESİNDE REC’AT

Psikolojik olarak gizli iken zuhûr edecek veya ahir zamanda yeniden hayata dönecek bir kimsenin fiziki olarak düşünülmesi çok kuvvetli dinî ve siyasî bir liderin mevcudiyetine bağlıdır. Sağlam irâde ve düşünceden mahrum olan halk toplulukları bu liderin çekici ışığına şuûrsuzca kapılıp, onun etrafında pervane olurlar. Ona boyun eğip tam bir teslimiyet sergilerler. Artık bu derece bağlılık o kişinin normal bir insan olabileceği düşüncesini mensuplarına unutturur ve ona bazı olağanüstü durumlar yüklerler. Fakat ölüm efendilerini yakalayınca bir panik bir bocalama yaşarlar. Ve efendilerinin ölmüş olabileceği gerçeğini göz ardı ederek önce onun ölmediği düşüncesini zan olarak düşünürler. Bu düşünce daha sonra kuvvetlenir ve bu bir inanç halini alır. Onun öldüğüne inanmazlar. Efendilerinin bir müddet sonra geri döneceği düşüncesini geliştirirler. Bu düşünce onların yüreklerine su serper. İlk tasavvurlarına göre onun dönüşü çok kısadır. Ancak daha sonra bu gerçekleşmeyince rec’at müddetini tevil ederler. Bunu da Kuran’a dayandırırlar.[30] Kuran’da zamanın Allah katındaki hesabına dayanarak izâfî olduğunu, kendi hesapladıkları tarihin yanlış olabileceğini ifâde ederler.[31]

Rec’at Pisagor tarafından  felsefi olarak eşyanın aynı özelliğini koruyarak belli bir zaman sonra tekrar var olması şeklinde tarif edilmiştir. Bu tekrar var oluş için çeşitli süreler takdir edilse de, net bir zaman üzerinde karar kılmak söz konusu olmamıştır. Hemen olabileceği gibi dünyanın sonunda da olabilir.[32] Felsefi anlamdaki bu rec’atten başka, bu düşünce başka bir menşe olarak eski ve çok yaygın olan docetizm nazariyesine bağlanmaktadır. Docetizm İsa Mesih’in çektiği ıstırapların ve ölümün gerçekte vaki olmadığını, sadece göze öyle görünen bir hayal olduğunu söyleyen bir doktrindir. Buna göre onun ölümü dünyadaki görevinin sona ermesi nazariyesi ile geçici bir kesinti sayılmalıdır. Onun bu hayali şehitlikten sonraki durumu  ölüm değil, bir gözden kaybolmadır. Yarıda kalan ödevini tamamlamak ve zafere ulaşmak onun rücû’una, yeniden zuhûruna bağlıdır. Bu kavramlar silsilesi bazı muğlak Hıristiyan fırkaları aracılığı ile İslâm’ın ilk devirlerinde kendini kabul ettirip yayılmıştır. Bu düşünce İslâm fırkalarının şekillenmesinde de önemli bir rol oynamıştır.  İmamın rec’ati ile başlayan unsur Şîa’nın en önemli ideali olmuştur.[33] Eski Şark’ın ilâhî nur ile ilgili inançları da bu düşünceyle mezcedilerek, Hıristiyan gnostisizmi ve Yeni Eflatuncu fikirlerden yeni bir sentez oluşturulmuştur.[34] Muhsin Abdulhamid docetisizmin İslâm dünyasına bu bâtıl inancı alarak kendine göre belli bir şekil veren Maniistler aracılığı ile girdiğini ifâde eder. Bu düşünceye göre mesihin tüm hayatı zahirî şeylerden ibarettir. Mesihin çarmıha gerilmesi de zahiridir, onun yerine çarmıha gerilen mesihi durdurmaya çalışan şeytanın adamıdır. Onu yaptıklarından dolayı bizzat mesih cezalandırmıştır. Mesih kendisi ise gizlenmiştir ileride tekrar gelecektir.[35]

İlk çağ filozoflarından Pisagor’un öne sürdüğü tenâsüh fikri eflatun tarafından sistematize edilmiştir. Eflatun ölen insanların tekrar dirileceğini ifâde eder. Şâyet kişiler üstün vasıflara, insanı kâmil mertebesine ulaşırsa bütün cehaletten ve noksanlıklardan münezzeh olan lâhûtî aleme yükselir. Eflatun tenâsüh fikrini orijinal tanımlamalarla felsefî bir temele oturtmuştur.[36] Rec’at de eşyanın aynı ile muayyen bir zaman sonra tekrar vücuda gelmesi nazariyesi olarak Pisagor taraftarlarının benimsedikleri bir görüştür. Bu itikad menşe olarak kadîm ve çok yaygın olan docetisizme bağlanmaktadır. Bu düşünce İsa mesihin çektikleri çilenin gerçek olmadığını, sadece göze görünen bir hayal olduğunu varsayar. Onun ölümü gerçek değil nazarîdir. Yarıda kesilen görevini tamamlamak için tekrar geri dönecektir. [37]

Marko Polo’nun eski Türklerle ilgili bir ifâdesinde Türkler’in ruhun ölümsüz olduklarına inandıkları, iyilerin daha iyi, kötülerin daha kötü bir bedenle yeniden hayat buldukları, sonunda Allah tarafından kabul edilmeye müsait bir duruma gelinceye kadar bunun bu şekilde devam ettiğini belirterek reenkarnasyon imasında bulunmuştur.[38] İbn Hazm da bazı Türk sûfîlerin Hızır ve İlyas’ın diri olduklarını ve rec’at edeceklerini iddiâ ettiklerini ifâde etmiştir. [39]

Rec’at düşüncesinde, ölen kişinin tekrar dünyaya dönmesi ile ilgili 40 gün ile dünyanın son gününe kadar değişen bir süre takdir edilmiştir. Bu inanç bir çokları tarafından köken olarak kadîm docetizme bağlanmaktadır. Hasan Hanefî rec’atin esas mânâsının cezalandırma ve mükâfâtlandırma maksadıyla dünya hayatına geri dönme olduğu görüşündedir.[40] Goldziher’e göre rec’at düşüncesi genel olarak İslâm’ın veya İslâm fırkalarının içinde neşet eden onlara has bir düşünce değildir. Bu düşünce Yahudi ve Hırıstiyanlar’ın tesiri ile İslâm’a girmiştir. Onlara göre İlya Peygamber ölmemiş semaya ref’ edilmiştir. Kıyamete yakın bir zamanda dönecek, hak ve adaletin direğini dikecektir. Şüphesiz onlardaki İlya Peygamber; Şiîler’in gaib, gizlenmiş imamlarının ilk versiyonudur. Bu imamları hiç kimse görmemiştir. Günün birinde alemi kurtarmak üzere geri döneceklerdir.[41] Gayri İslâmi düşüncelerde görünen ve İslâm’dan önce de var olan docetizmde ölüm yoktur, insanın sonsuzluğuna inanılır. Hint düşüncesinde var olan bu düşünce diğer dinlere de sirâyet etmiştir. Hıristiyanlar’ın bir fırkasında kralları Teodor’un, mehdî inancından olduğu gibi ahir zamanda dünyaya gelerek adaleti tesis edeceği inancı mevcuttur.[42] İslâm tarihinin çeşitli dönemlerinde Şiîler başta olmak üzere pek çok İslâm beldesinde rec’at inancı baş göstermiştir. Semerkand’da bazıları evliyalarının rec’at edeceğini bile iddiâ etmişlerdir.[43]

Her ne kadar rec’at düşüncesinin Yahudi inançları ile paralellik arz edip, rec’atin Yahudi kaynaklı olduğu yaygın bir inanç olsa da, bunun aksi istikametinde görüşler de mevcuttur. Bazı araştırmacılara göre Şiîlerce benimsenen gaybet ve rec’at inancı pek çok bakımdan Yahudilikteki mesih-mehdî inancına benzememektedir. Çünkü Şiî fırkaların kabul ettiği mehdîlerin hepsi belirli kişilerdir. Yaşamışlar, mücadele etmişler yahut bir kenarda durmuşlar, ölmüşler ya da öldürülmüşlerdir. Bu manda rec’atinden söz edilen tüm mehdîler reel kişilerdir. Bu öldürme veya ölme olayının kabul etmeyenler onun görünürde öldüğünü, öldürülenin onun Sûretine girmiş şeytan olduğunu, kendisinin bulutlarda, gökte, ayda veya yer yüzünün herhangi bir yerinde bulunduğunu söylemişlerdir.[44] İbn Esir de rec’atin Cahiliye dönemi Araplarının bir geleneği olduğunu söyler. Şîi düşünceye mensup pek çok fırka imamlarının bu dünyada iken rec’at edeceğini söylemişlerdir. Bazı gruplar da imamlarının ölümünden sonra rec’at edeceğin ve gaybete girdiğini söylemişlerdir.[45]

Hayyât el-İntisâr adlı eserinde rec’at konusunda Şîa’nın rec’ati, tevhid, adalet, kudret gibi usûliddinden olan şeyleri nakzetmediğini söylediklerini ifâde eder. Eğer durum Şîa’nın iddiâ ettiği gibi usûliddine herhangi bir halel getirmiyorsa, bunun yaratıcının uhdesinde olduğunu ve bunu yapmaya kâdir olduğunu, Allah’a imkânsız olmadığını ifâde etmiştir. Bir bakıma bunu tam mânâsı ila kabul ettim demek yerine bunun aklen mümkün olduğunu eğer nakille destekleniyorsa da vuku bulabileceğini ifâde etmiştir.[46] Mu’tezile’den Ka’bî de maktûlün ölü olmayacağını iddiâ etmiştir. Buna da Âl-i İmrân Sûresinin 185. âyetini[47] delil olarak sunmuştur.[48]

Yeni selefi akımının öncülerinden İbn Cevziyye rec’atle ilgili görüşleri naklettikten sonra, bunun meâdı inkâr edenlerin görüşü olduğunu ifâde eder. Öldükten sonra rec’atin mümkün olmayacağını söyler.[49]

Guluv –Rafıza içinde- ise kıyamet ve ahiretin olmadığını iddiâ etmişler, ruhun bedenden bedene geçerek rec’at ettiğini söylemişlerdir. Eğer kişi iyi şeyle yapmış ödülü hak etmişse bir sonraki rec’ati elem ve ızdırap duymayacağı bir beden ve yaşam olacaktır. Şâyet cezaya müstahak ise sonraki yaşamındaki elem ve zararlarla bunun karşılığını görecektir. Dolayısı ile dünya ebedî olarak devam edecektir.[50]

İmâmiyye Râfizîleri’nden bir grup da Musa b. Ca’fer’in ölmediğini adaleti sağlamak için döneceğini söylerler. Bir grup aynı şeyi Ca’fer b. Muhammed için, bir başka grup da İsmâil b. Ca’fer için söylemiştir.[51]

Bazı gruplar da bir imam üzerinde durur ve imameti ondan öteye geçirmezler. Bazılarına göre durulan ve imam olarak kabul edilen son kişi ölmemiştir hayattadır. Şu kadar ki insanların gözünde gaiptirler. Buna delil olarak Hızır kıssasını gösterirler. Bunlardan yine bazıları Hz. Ali’nin ölmediğini bulurlarda olduğunu iddiâ etmişlerdir. Gök gürlemesinin onun sesi, şimşeğin de onun kamçısı olduğunu söylemişlerdir.[52] Vâkıfiyye’den bazı gruplar gerek Ashâb-ı Kehf, gerekse konu ile ilgili kurandaki diğer kıssalara dayanarak ölen mehdînin dünya hayatına rec’at edeceğini söylerler. [53]


C- KIYAMETTEN ÖNCE TOPLU DİRİLME MÂNÂSINDA REC’AT

İsnâaşeriyye Şîa’sının müstakil bir fırka olarak gelişmesiyle, rec’at ayrı bir anlam kazanmış ve “imamlar ile onlara zulmedenlerin kıyamet kopmasından önce diriltilip yeniden dünyaya gelmesi” şeklinde tanımlanmıştır.[54] Bu mânâda rec’atin ilk kez ne zaman ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte bunun hicrî IV (X.) yüzyılın ikinci yarısında sonra neşet ettiği belirtilmektedir. Çünkü mezhebin dört temel hadis külliyatından ilki olan  Küleynî’nin el-Kâfî’sinde buna dair bir rivâyete yer verilmemiştir. Rec’ati bir inanç şekli olarak ortaya koyan Şeyh Sadûk fırkanın inançlarına dair yazdığı risalesinde rec’ati kıyametten önce dünyaya toplu dönüş olarak açıklamış, ve bunun tenâsühle ilgisi olmadığını ifâde etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de rec’atle ilgili deliller olduğunu söyleyerek bunu âyetlerle açıklamaya çalışmıştır.[55] Şerif Murtazâ rec’at konusunda Müslümanlar ve muvahhidler arasında fikir ayrılığının söz konusu olmadığını ifâde eder. Ona göre rec’atin mümkünlüğü konusunda da bir problem yoktur. Çünkü yoktan yaratan Allah, cevheri hayli hayli vücuda getirebilir. Bu konuda olabilecek yegâne ihtilâf ancak bedenlerin tekrar var edilmesinde ayniyetin vacip olmamasındandır. O da zorunlu değildir. Allah kişiyi istediği şekilde tekrardan var edebilir.[56]

Rec’at Şîa’nın en önemli akîdelerinden biridir. Hatta Şiî imamlar rec’ate inanmayanın kendilerinden sayılmayacağını ifâde etmektedirler. Şîa’nın önemli isimlerinin pek çoğu bunun hak olduğunu ve insanların kıyametten önce rec’at edeceklerini ifâde etmişlerdir.[57]

İmâmiyye’nin rec’at ile ilgili olarak bu dirilmenin bedenî olup olmayacağına dair pek bilgi olmamakla beraber, bazı düşünürler bunun bedenî bir dirilmeyi kapsamadığı görüşündedir. Bunun bir tür rûhânî bedenlenme olduğu ifâde edilmiştir. Bazıları da ruhun her şekli alabildiği ön kabulü ile, bu bedenlenmenin de bir şekle müntesip vuku bulacağını ama bu şeklin keyfiyetinin bilinmediğini vurgulamıştır. Bu dirilmede iyilerin ruhları isterlerse dünyada sahip oldukları eksiklikleri hâvî bir şekilde bedenlenirken, isterse kemâl bir şekilde bedenlenebilecektir. Ancak bu bedenlenmede kendilerinden hesap sorulacak kötüler ise son derece çirkin bir vaziyette ya da alçak hayvanlar Sûretinde görüneceklerdir.[58]

Şeyh Müfîd  de hocasının risalesi üzerine kaleme aldığı eserinde bu görüşleri teyit ederek bir adım daha ileriye götürmüştür. Mehdînin hükümranlığı sırasında daha önceden vefat etmiş en değerli insanlarla en aşağı insanların dünyaya döneceğini, birincilerin bundan memnun kalırken diğerlerinin bundan hoşnut olmayacağını ifâde etmiştir. Bu rec’atte haksızlık yapanların cezalandırılacağını söylemiştir. O bu cezalandırmanın ilâhî kudrete aykırı düşmediğini de söyler. Bu görüş daha sonradan kelam kitaplarına da intikâl etmiştir. [59] İsnâaşeriyye’ye göre rec’atte üç sınıfın  tekrar diriltilmesi söz konusudur.

a- On iki imam, beklenen mehdînin gaybetten geri dönmesi ile rec’at edeceklerdir.

b- Hilafeti gasp eden ilk halifeler ve onu intisap edenler diriltilecektir. Hz. Ali’ye haksızlık yapan, hakkını gasp eden ve ona karşı savaşan, imamlara zulüm edenler hakkı hak sahiplerine iâde etmek için geri döneceklerdir. Bunun yanında İslâm tarihi içinde haksızlık yapanlarla haksızlık yapılanlar rec’at ederek hesaplaşacaklardır. Hz. Ali hâricînde Hz. Peygamber, Hasan, Hüseyin ve diğer imamlar ile onların düşmanları olanlar, Ebû Bekir, Ömer, Osman, Yezid, Muâviye gibiler hesaplaşmak üzere geri dönecektir.[60]

c- İnsanların genelinden bir grup rec’at edecektir. Bunlardan da birinci grup dünyada sıratı mustakîm üzere olup haksızlığa uğrayan kimselerdir. Tabi ki bunlar Şîa taraftarlarıdır. Bunun karşısında ise insanlara (yani Şîa’ya) haksızlık yapan zulmeden kimseler gasbettikleri hakları sahiplerine ödemek üzere rec’at edeceklerdir.[61] Dünyaya dönecek olan gruplardan birincisi yüksek derecelere sahip olup, ameli salih  üzere yaşayan, zulümden kaçınan kimselerdir Allah onlara izzeti ikramda bulunmak için diriltecektir. Diğer grup ise fesat ve fısk-ı fücûr içinde olan zalim kimselerdir. Bu kimseler hakka muhalefet etmiş, insanlara zulmetmiş kimselerdir. Allah bunların zulmüne maruz kalanların haklarını hak sahiplerine iâde edecektir. [62] Şîa’ya göre Allah bir kavmin ölülerini aslî Sûretleri halinde dirilterek fakirleri azîz, bazılarını zelîl kılarken hak sahipleri haklarını zalimlerden alacaklardır. Bu durum mehdînin kıyamı ile olacaktır. Dünyaya dönenler iki gruptur. Birinci grup iman üzere olan, amelleri çok olan, dünyada büyük günahlardan kaçınan kimselerdir ki bunların dereceleri ulvî olacaktır. Ve Allah onlara dünyada her türlü arzu ettikleri şeyi verecek, anları izzetli kılacaktır. Diğerleri ise hayatlarını bozgunculuk içerisinde geçiren hak ve hukukun tersine iş yapan, Allah’ın sevdiği kullarına zulmeden, günah içinde yüzen kimselerdir. İşte bu iki grup yaptıklarının karşılığını görecek birbirinden olan haklarını alacak ve tekrar öldükten sonra da bu ödüllendirme ya da cezalandırma devam edecektir. Şeyh Müfîd  Kur’ân-ı Kerîm’de bu durumun sarih bir şekilde ortaya konduğunu ve İmâmiyye’nin şaz fırkaları dışında akalan fırkalarının bu inancı paylaştığını ifâde eder.[63] Şiî imamların Allah ve Hz. Peygamber tarafından rec’atin varlığına dair bazı bilgilerin kendilerine aktarıldığını iddiâ ederler. [64]

Şîa’ya özel olarak rec’at mehdî kâimin kıyamından sonra vuku bulacaktır. Dünyada iken mehdînin izinden giden ona uyan onun gittiği yoldan gidenler ile ona zulmeden kimseler o gün rec’at edeceklerdir. Şeyh Sadûk’a göre ehl-i iman ve ehl-i küfür rec’at edeceklerdir. Bunun dışında kalanlar hakkında herhangi bir hüküm verilmemiştir.[65]

Şiî düşünceye göre sadece bir kereye mahsus ölümden sonra mehdînin zuhûrunun akabinde vuku bulacak olan rec’at Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerin şehadeti ışığında bu İmâmiyye’nin zarurat-ı diniyyesinden sayılır. Hatta bazıları rec’ate inanmayanın Şiî düşüncesinin dışına çıkacağını ifâde ederler. İslâm’da cumhur ulemâ rec’atin varlığını kabul etmemişler, Ehl-i Sünnet ulemâsı ise tamamen reddetmiştir. Rec’at düşüncesini cahiliyye döneminden kalma bir Arap adeti olarak kabul edenler olduğu gibi, Rafızîler’den olan bir takım ehl-i bida ve hevânın bu görüşü devam ettirdiğine inanlar da mevcuttur.[66]

Şeyh Sadûk rec’atin gerçek olduğunu ifâde ettikten sonra Bakara Sûresi’ndeki 53, 56, 243, 259 vb. âyetleri buna delil olarak gösterir. Ona göre Allah nasıl ki Kuran’da bazı kişi ya da kavimleri öldürüp tekrar dirilttiyse, kıyametten önce de bunu tekrar etmekten aciz değildir.[67]

Şîa’dan bazı gruplar Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi, yine Kur’ân’da haşr gününe benzer şekilde bazı insan ve canlıların öldükten ve âzâlarının dağıldıktan sonra tekrar diriltilmesi örneklerinden yola çıkarak dünyada rec’atin mümkün olduğunu iddiâ etmişlerdir. Onlar genel rec’atten önce dünyada tüm toplulukların rec’at edeceğini söylemişler. “O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevk edilirler.[68] âyetine dayanarak kıyametten önce insanların rec’at ederek hesaba çekileceklerini söylerler. Genel haşre ise “(Düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.”[69] âyetinin delalet ettiğini söylerler.[70]

Kıyametten önce toplu dirilme ve haşr mânâsında rec’at, İmâmiyye  fırkasına has bir görüş olmakla beraber Muhammediyye gibi İmâmiyye’nin alt grupları da kıyametten önce vuku bulacak rec’atin hak ve gerçek olduğundan bahsederler.[71]

Bazı kaynaklar mehdînin zuhûru mânâsındaki rec’at ile kıyametten önce insanların dirilmesi mânâsındaki rec’at arasındaki ince bir fark olduğunu ifâde ederler. Zira Şîa inancına göre mehdî, ölmüş değildir. O hayattadır ancak sadece gaibtir. Dolayısı ile imamın geri dönüşünü rec’at olarak değil de ortaya çıkma –zuhûr olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifâde ederler. Rec’at ölümden sonra hayata geri dönmek mânâsında olduğundan imam için rec’at değil zuhûr söz konusu olduğunu ifâde ederler.[72]

1- Şîa’nın Kullandığı Naklî Deliller

Şiî kaynaklarda rec’atin aklen ve naklen desteklendiği belirtilir.

a- “Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin insanların çoğu şükretmez”[73] âyetini delil göstererek rec’atin varlığını iddiâ ederler.

Yine “Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; “Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!” dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. “Bir gün yahut daha az” dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.”[74] âyetini rec’atin varlığına delil olarak kullanırlar. Yine Bakara Sûresindeki 56. âyet[75] ve Hz. İsa’nın Allah’ın izni ile ölüleri diriltmesi ile ilgili Mâide Sûresindeki 110. âyeti[76] delil olarak kabul etmişlerdir.

b- Ashabı Kehf ile ilgili el-Kehf 18/25[77] gibi âyetleri rec’atin varlığına delil olarak kabul ederler. Rec’ati kabul etmeyenlerin Hz. İsa’nın rec’atini kabul etmelerini haklı bir delil olarak sunarlar. “Onlar: “Allah ölen bir kimseyi diriltmez” diye olanca güçleriyle Allah’a and içtiler. Aksine, bu O’nun bizzat kendisine karşı gerçek bir vâdidir. Fakat insanların çoğu bilmez.”[78] şeklindeki âyette rec’atin bahse konu olduğunu vurgular.[79]

“Hakkında ihtilâf ettikleri şeyi onlara açıklaması ve kâfir olanların da kendilerinin yalancılar olduklarını bilmeleri için (Allah onları diriltecek)”[80] âyetinde açıklama bu dünyada yapılacaktır. Şeyh Sadûk eserinde rec’ati bu şekilde açıklarken “ruhların bedenden bedene geçişi (tenâsüh) hakkındaki görüş batıldır ve tenâsühe inanan kâfirdir. Çükü tenâsüh cennet ve cehennemin inkârını gerektirir.” demektedir.[81]

c- “O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler.”[82] âyeti de genel haşirden önce imamlarla birlikte özel bir haşrin ve rec’atin olacağına delil olarak sayılmıştır. İmam Ca’fer’den naklen Neml Sûresindeki değil de Kehf Sûresi’ndeki “(Düşün) o günü ki, dağları yerinden götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları (tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.”[83] âyetinin rec’ate gerçek mânâda delalet ettiği belirtilmiştir. [84]

d- “En büyük azaptan önce, onlara mutlaka en yakın azaptan tattıracağız; olur ki (imânâ) dönerler.”[85] ayetindeki azabın Şîa alimlerince rec’at sonrası zalimlerin göreceği azap olduğu belirtilmiştir.

e- “Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.”[86] âyetiyle ilgili Ca’feri Sâdık’tan gelen bir rivâyette, bu iki dirilmenin birinin rec’at ikincisinin de kıyamet olduğu belirtilmiştir.[87]

f- “(Resûlüm!) Kur’an’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir.”[88] ayetiyle ilgili olarak Muhammed Bâkır bunun rec’ate delil olduğunu söylerken, Ca’fer Sâdık aynı görüşte değildir. [89] Konu hakkında delil olarak farklı âyetler de sunulmuştur. Ayrıca konu ile ilgili iki yüz hadisin var olduğunu belirtmişlerdir. [90]

Şeyh Sadûk rec’atin gerçek olduğunu ifâde ettikten sonra Bakara Sûresi’nin 240 numaralı âyetine[91] dayanarak o gün dirileceklerin sayısının 70 bin ev olduğunu ifâde eder. Hak yerini bulduktan sonra tekrar onlara bir ses “ölün” diyeceğini ve onların kıyamet zamanı tekrar dirilmek üzere öleceklerini ifâde eder. [92]

İmâmiyye  alimleri hadis ve tefsir kitaplarını tarayarak rec’at düşüncesini çeşitli görüşler ile delillendirilmeye çalışılmıştır.[93] Rec’at hakkında kısmen müphem olan ifâdeler kendi aralarında da bir bütünlükten yoksundur. Bazı kaynaklar rec’ati imamlarla sınırlı tutarken bazıları Hz. Peygamber’i, hatta tüm peygamberleri bu rec’atin içine dahil etmişlerdir. Rec’atte ilk kalkacak kişinin Hz. Hüseyin olduğunu iddiâ etmişlerdir. Bazı rivâyetlerde on ikinci imam zamanında on bir imamın hepsinin dirileceği, Allah için öldürülen herkesin dünyaya döneceği, derecesi en yüksek olanlarla en düşük olanlar, ayrıca imamlara zulmeden ve imanda samimi olanlarla küfürde aşırı gidenlerin de dirileceği belirtilmiştir. Burada imanda en üst derecede olanlar ile peygamberler ve imamlar kastedilmekte, en alt olarak da ilk üç halife, bilhassa Muâviye, Yezid ve Mervan b. Hakem kastedilmektedir. Bu rec’at on ikinci imamın rec’atinden sonra vuku bulacaktır. Zira rec’atin bir amacı Allah’ın on ikinci imama bir lütfu, bu lütfu dostlarına göstermesi ve düşmanlarından intikam almasıdır.[94] Bir takım gruplar da bu birinci küçük haşr olarak tanımladıkları olayın, gaybetteki imamın rec’ati öncesinde mi sonrasında mı olacağı ile ilgili olarak gaib imamın rec’at etmeyeceğini onun zaten yaşadığını, dolayısı ile onun sadece gaybetten çıkacağını ifâde etmişlerdir. Ancak bu haşrin İmam Hüseyin’in rec’atinden sonra olacağını söylemişlerdir.[95]

Ebû Ca’fer Hz. Hüseyin şehit edilmeden önce etrafında bulunanlara Hz. Peygamber’in bir hadisini nakletmiştir. Hz. Peygamber bu hadiste Hz. Hüseyin’e Kerbela’da onun ve onunla beraber olanların öldürüleceğini söylemişti. Ancak Hz. Peygamber gün gelip bunun intikamının alınacağını da eklemişti. Kıyametten önce Hz. Peygamber, Hz. Ali, kâim mehdî ve imamların rec’at edeceğini ve onlara eziyet edenlerin de rec’at ettikten sonra zalimlerden intikam alınacağını söylediği rivayet olunmuştur.[96]

Günümüzde bazı Şiî alimler rec’at inancını tevil etme yolunu seçmektedirler. Onlar rec’ati mehdînin zuhûru ile birlikte siyasî ve toplumsal gücün Şîa’nın eline geçmesi olarak açıklamaktadırlar. Ayrıca rec’atin temel itikâdî bir inanç olmadığını ve buna inanmayanın imanına halel gelmeyeceği görüşünü benimsemektedirler. [97] Abdulkerim Ha’irî Yezdî rec’at ile alakalı kendisinin buna inandığını ancak bunun usûlüddinden olmadığını ifâde etmiştir. Bu tarz görüşlerin geleneksel ulemâ tarafından da ciddi bir eleştiriye tabi tutulduğu görülmektedir. [98] Yine de Şîa içinde büyük bölüm buna inanmakta, bu mânâda rec’atin sorumluluklar (teklif) açısından bir problem teşkil etmediğine inanmaktadırlar. Rec’ati telif etmeye çalışan Şiîler’in, bu mânâda yaptıklarının doğru olmadığını söylemektedirler. Bunun akîdeye herhangi bir halel getirmeyeceği savunulmuştur. Çünkü onlara göre rec’at zannî ve tevil edilmiş deliller üzerine bina edilmiş değildir. Bilakis bu konuda imamlar arasında icmâ vardır.[99]

Mu’tezile ve Ehl-i Sünnet Şîa’nın rec’at görüşünü şiddetle reddetmişlerdir. Mu’tezilî alim Ebû’l-Hüseyin Hayyât Şîa’nın rec’atinin akıl bakımından imkân dahilinde olduğunu söylemekle beraber, bunun âyet ve hadislerde yer bulmamasından dolayı bir gerçeklik ifâde etmeyeceğini söylemiştir. Ehl-i Sünnet alimleri rec’at anlayışının imamet düşüncesinin bir mahsulü olduğunu söylemişler ve dinî bir temeli olmadığını belirtmişlerdir. Her ne kadar Kur’ân-ı Kerîm’de geçmiş ümmetlerin diriltildiğine dair bazı âyetler mevcutsa da bunlar, Şîa’nın bahsettiği tarzda bir anlama hamletmek pek mümkün değildir.[100] Şîa içinde de bazı gruplar bu tarz bir rec’ate mesafeli durmuşlardır. Her ne kadar İmam Müfîd  rec’atin kuranda sahih olarak var olduğunu ve Şîa’da bu konuda bir icmâ oluştuğun, bunu sadece şâz grupların reddettiğini söylese de Şîa’nın içinden bazı müellifler bunun gerçeği yansıtmadığını belirtirler. Bununla beraber bu düşünceyi reddedenler şaz olarak kabul edilse de bu düşünce büyük bir kesim tarafından destek görmemektedir. Bunların hepsini de şaz olarak tanımlamak problem teşkil etmektedir. İsnâaşeriyye Şîa’sı içinde rec’ati daha çok Ca’feriler kabul etmektedir.[101]

Bazı şarkiyatçılar da Şîa’nın kabul ettiği rec’at düşüncesinin onlara Hıristiyan ve Yahudilerden geçtiğini iddiâ etmişlerdir. Onlar Kitabı Mukaddes’te bu görüşü destekler bölümler bulunduğu kanaatindedirler. Tevrat’ta ve İncil’de İlyas’ın Elişa ile birlikte yürürken ateşten yapılmış, ateşten atlar tarafından çekilen bir arabanın gelip onları ayırdığı ve İlyas’ı gökyüzüne çıkardığı yer almaktadır. Aynı kaynak  İlyas’ın gök yüzüne çıktığını Rabbin korkunç ve büyük günü gelmeden önce peygamber olarak yeryüzüne döneceğini bize aktarır. Bu ve benzeri bazı bölümlerin rec’ate kaynaklık teşkil ettiğini söyleyenler mevcuttur.[102] Her ne kadar bu tür geçişler batınî ve gulat fırkaları için gerçeklik payı içerse de Şîa için bunun iddiâsı çok da isabetli durmamaktadır. [103]

Şîa şekli olarak bu rec’atin hangi Sûrette olacağı konusunda öncelikle insanların aslî bedenleri ile rec’at edeceklerini söylerken, bazıları da bu rec’atte bazılarının köpek veya domuz gibi hak ettikleri gibi iğrenç Sûretlerde olacağını söylerler.[104] Rec’atte ana gaye Şîa’nın düşmanlarından intikam alması olacağından bu karşılaşmanın oldukça kanlı olacağı aşikârdır.

Şîa’nın içinde değerlendirilen Rafızî bazı fırkalara rec’at konusunda ikiye ayrılırlar. Bunların bir kısmı hesap gününden önce ölülerin dünyaya döneceğini iddiâ ederler. Bu aslında İsrailoğulları’nın başından geçen bir durumun bu ümmet için de gerçekleşmesinden ibarettir. Yani akîdevî anlamda bir sorun teşkil etmemekte olduğu görüşündedirler.[105]

Ignaz Goldziher Şîa’daki bu inancın, Şîa tarafından ortaya atılmış veya onlara has bir fikir olmadığını ifâde ederek, bunun Yahudilik ya da Hıristiyanlık’tan geçtiğini söyler. Zira bu dinlerde Peygamber İlya göğe yükseltilmiş olup ahir zamanda hak ve adaletin savunucusu olarak dünyaya geri dönecektir.[106] Ehl-i Sünnet alimleri de Şîadaki bu inanca kesin bir ifâde ile karşı çıkarlar. Bunun mümkün olmadığını ifâde ederler.[107]

2- Şiî Düşüncesindeki Rec’at’e Yapılan İtirazlar

Şîi düşüncesinde rec’at gaybî bir konudur. Rec’atten kasıt imamlar ile onların takipçileri ve buna karşı onların, bir başka ifâde ile düşmanların yani iman ve ehli küfrün rucûudur. Burada geri dönecek olanlar dünyada azaba uğramadan ölenlerdir. Zira Allah Kur’ân-ı Kerîm’de dünyada helak edilenlerin bir daha geriye dönemeyeceklerini ifâde eder.[108] Kummî’den rivâyetle burada geri dönmeyeceklerden kastın rec’atle geri dönemeyecek olanlar olduğunu belirtmektedir. Muhammed Bâkır da aynı şeyleri söyledikten sonra, dünyada öldürenler ile öldürülenlerin dirilerek, öldürülenler kendilerini öldürenleri öldüreceğini ve haklarının geri alacaklarını söyler. Sonra onlar otuz ay daha yaşadıktan sonra öleceklerdir. Buna haşr-i evvel diyen Bâkır buna delil olarak da Neml Sûresindeki bir âyeti[109] gösterir. [110]

Şiî alimler rec’atle ilgili bazı sorulara açıklık getirmeye çalışmışlardır.  Öncelikle rec’at subût-i teklif ile çeliştiği ifâde edilmiştir. Zira kişinin tekrar dirilmesi ikinci teklife muhatap olması mânâsına gelir. Şiî alimler bu konuda tam bir görüş birliği içinde değillerdir. Bazı gruplar her iki grubun da teklife muhatap olmadığını söylemekle beraber bir kısmı da teklifin ehl-i rec’atin iyi işler yapması anlamında mümkün olduğunu ancak ceza için rec’at edenlerin teklife muhatap olmayacağı ya da bir şekilde, onların durumlarında pozitife doğru bir hareketin söz konusu olmayacağını ifâde etmişlerdir.[111] Yine rec’atte cezanın ahiret inancı ile çeliştiği ifâde edilmiş, cezanın yalnızca ahirette ve ceza günlerinde olacağı vurgulanmıştır. Bu itiraza karşı Şiî alimler cevap olarak, öncelikle ikinci kez hayata gelen kimsenin teklifinin devam ettiği ve teklifin inkıtâ’a  uğramasının sona ereceği anlamına gelmediğini ifâde etmişlerdir. Onlara göre zaten Allah kişinin rucû edeceğini ezelî bilgisi ile bilmektedir. Aynı zamanda aklen, naklen ve vicdanen cezanın muhtelif vakitlerde vukû bulduğu âşikârdır. Kişi yaptığı bir davranışın karşılığını dünyada görebildiği gibi, berzahta veya ahirette de görebilir. Dolayısı ile rec’at esnasında zalimlerin zulmünden dolayı ceza görmeleri uhrevî cezaları kaldırmaz.

İkinci olarak  rec’atin tenâsüh olduğu, kişilerin kabirlerde fena bulduğu ve tekrar dünyaya gelindiği takdirde aslî bedenlerini taşımadıkları itirazı yapılmaktadır. Rec’at latif cismin bir bedene bürünmesi olarak kabul edilirse bunun tenâsüh olduğu ve küfrü gerektirdiği iddiâsı da söz konusu olmuştur. Şiî alimler buna cevap olarak ise, bu dönüşün kıyametteki dirilme ile bir farkının olmadığını söylemişlerdir. Orada nasıl kişiler asli bedenleri ile dirileceklerse ve bu tenâsüh mânâsına gelmeyecekse kıyametten önce dirilme mânâsındaki rec’atin de tenâsüh anlamı taşımadığını iddiâ etmektedirler. Onlara göre zamanı geldiğinde kabirlerdeki toz ve zerrecikler ete kemiğe bürüneceklerdir.

Üçüncü itiraz noktası olarak ise insanın bu dünyada eceli gelmeden ve rızkı kesilmeden ölmeyeceği ve Kur’ân-ı Kerîm’e de uygun olanın bu olduğu görüşüdür. Zira bu durumda ecelleri ve rızıkları olmadan rucûları muhaldir denebilir. Bu itiraza Şiî ulemâ, onların ecelleri ve rızıklarının kesilmesi ile öldüklerini söyleyerek cevap vermiştir. Onlar rucûlarında rec’atlari için yazılmış ecel ve rızıkları kararınca yaşayacaklardır. Kasabalarından çıkıp Allah’ın önce öldürdüğü sonra dirilttiği[112] topluluğa benzediği ifâde edilmiştir. Şîa bunun da muhal olmadığı kanâatindedir.

Dördüncü olarak; şâyet dönüş olsa Yezid ve Şa’mer gibileri tekrar dünyaya geldiklerinde, tövbe edip tövbeleri kabul olabilir itirazı gelmektedir. Onların imama intisab ederek yaptıklarından pişman olabilecekleri iddiâ edilmiştir. Bu takdirde Şîa şimdi onlara haksız yere lanet etmiş olacak ve berzahta çektikleri azap da haksız olacaktır. Tövbe ettiğinde ise kabul olmayacak olsa bu da haksızlık demek olacaktır itiraz olabilir. Cevaben; onlar her ne kadar dirildiklerinde bu mümkün olsa da kibir ve inatlarından dolayı yaptıklarından vazgeçici olmayacakları ifâde edilmiştir. Allah zaten Kur’ân-ı Kerîm’de onların her ne kadar “dünyaya tekrar dönsek de müminlerden olsak” demelerine rağmen dünyaya döndürüldüklerinde inkârlarından vazgeçmeyeceklerini bizlere bildirmektedir.

Bu konuda Şîa’ya yapılan altıncı itiraz noktası olarak da “Eğer böyle olup da rec’at hak olsaydı imanın şartlarında sayılması gerekmez miydi?” sorusu olduğunu yine Şiî kaynaklar aktarmaktadır.

Onlar Şîa’nın bunu imanın bir şartı olarak kabul etmediğini söylemektedirler. Bunun kâmil imanın bir şartı olduğu kanısındadırlar. İman için mükemmeliyâtın İslâm’ın şartlarında sayılması gerekmediğini düşündüklerini ifâde ederler.

Böyle bir şey mutlak olsaydı, bunun sahih sünnet ve sahabeden vârid olan haberlerde kesin olarak belirtilmesi gerektiği, oysa bunun ancak ahâd haberle sabit olduğu,  Mehdî hadisi gibi Hz. Peygamber’in bunun ayrıntıları ile bildirmesi gerektiği yönündeki yedinci itiraz noktasına ise cevaben; bu konuda ehl-i ismetten pek çok haber vârid olduğu ve bunun mütevâtir derecesine ulaştığı kanâatini taşımaktadırlar.

Hz. Peygamber’in kişi ölünce kıyameti gerçekleşmiş olduğuna dair hadisine binâen yapılan itiraza  ise bunun mecâzî bir kullanım olduğu, dolayısıyla rec’ate engel olmadığı şeklinde cevap verirler.

İnsanın öldüğü gün dünyadaki son ahiretteki ilk günü olduğu ve rec’at edecek kişiyi hangi kategoride değerlendirileceği yönündeki soruya da yine Şiî ulemâ, bu durumun mecâzî olduğunu söyleyerek cevap verir.

Her ne kadar Şîa rec’ati imanın bir şartı olmadığını kabul etse de rec’at Şîa’nın en önemli ilkelerinden biridir. Şeyh Müfîd ’den nakledilen bir hadiste Şeyh Müfîd  rec’ate inanmayanın kendilerinden olamayacağını ifâde eder. Buna da Kuran’dan pek çok delil olduğunu ifâde eder.[113]

Şîa haşrin iki tane olduğunu ve birinin genel diğerinin ise özel olduğunu söyler. Özel haşirde diriltilecekler bellidir, bu zaman herkes diriltilecek değildir. [114]

3- Şîadaki Rec’atin Değerlendirilmesi

Rec’at düşüncesi çoğu düşünür tarafından Şîa’ya sonradan giren bir akîde olarak kabul görmektedir. Delillerden sonuca gitmek yerine burada, sonuç ortaya konduktan sonra sonuca uygun deliller oluşturulmaya çalışılmıştır. Yapılan bu çabalarda genelde âyet, hadis veya önceki imamların sözleri tevil edilerek duruma uydurulmuştur. Her ne kadar zorlama tevillerle bir hükme varılmışsa da Kur’ân-ı Kerîm’de bunu nakzeden pek çok âyet de mevcuttur.

Delil olarak öne sürdükleri âyetler Allah’ın kudretine delalet eden mucize kabilinden âyetlerdir.[115] Zira bu âyetler rec’atin gerekliliğini ortaya koymaz. Bu ayetler Allah’ın ibret için ortaya koyduğu ve Kur’ân-ı Kerîm’de misal verdiği olay ya da haberlerdir.

Şîa’nın kendi içinden de rec’ata muhalif gruplar olmuştur. Bunlar rec’atin Şîa’nın genel mânâda anladığı şekilde vukû bulmayacağını ifâde ederek rec’ati tevil etme yoluna gitmişlerdir. Onlara göre rec’at insanların ve ölülerin dirilmesi mânâsında değil, İslâm devletinin kurulması emir ve nehyin rucû’u şeklinde olacaktır. Ancak bu gruplar Şîa içinde rec’ati idrâk edememekle, bunu anlayamamakla şiddetli bir şekilde tenkit edilmiştir. Zira rec’at düşüncesi zâhir haberlerde tevil edilemeyecek kadar açık ve nettir. Dolayısı ile bunları tevil etmek mümkün değildir.[116]


D- İTİKÂDÎ İSLÂM MEZHEPLERİNDE REC’AT

E. Kohlberg tarafından kaleme alınan The Encyclopadia of İslâm’ın rec’at (Redj’at) maddesinde, rec’atin dört farklı mânâsı olduğu vurgulanır. Bunlardan ilki ruhun sadece insana değil tenâsüh anlamında bir hayvana da reenkarne olabileceği anlamına gelen rec’attir. İkincisi ruhun kutsallık atfedilerek bir imamdan diğer imama intikâli mânâsında kullanılmıştır. Bu ikisi aynı zamanda tenâsüh mânâsında da kullanılmakta ve daha çok gulat fırkalar tarafından kabul görmektedir. Üçüncü olarak otoritenin Şîaya geri dönmesi anlamında kullanılır. Son olarak da gaybetten geri dönmek mânâsını içerir. Her ne kadar rec’atle ilgili ilk iddiâ Abdullah b. Sebe tarafından ortaya atılsa da aslında bazı Arapların bu düşünceye çok da uzak olmadığı, Hz. Ömer’in Hz. Peygamber öldüğü zaman gösterdiği refleks ortaya koymaktadır. Zira İslâm öncesi Araplar’da benze düşünceler olduğu bilinmektedir.[117]

Rec’at ilk etapta karizmatik liderin ölümü ile gösterilen refleksif bir davranıştır. Nitekim Hz. Ömer de Peygamberimiz öldüğünde “Resûlullah ölmemiştir, o ölmez, ancak Musa gibi Allah’la buluşmak üzere kaybolmuştur. Dönecektir. Onu öldü diyenin ayak ve ellerini keserim” şeklindeki çıkışı da buna örnek olarak gösterilebilir. Ancak Ebû Bekir Zümer Sûresi 31. âyeti okuyarak onu sakinleştirebilmiştir. Bir rec’at düşüncesi olmamakla beraber, bu konuda ilk refleks Hz. Peygamberin ölümünden hemen sonra vukû bulmuştur. Başka bir rivâyette şöyle ifâde edilir: Hz. Ömer kılıcını çekerek “Musa b. İmrân kırk gün kavminden uzaklaşarak O’nun yanına gidişi gibi Muhammed’de O’nun yanına gönderilmiştir. Allah’a andolsun ki o dönecektir. Kendine öldü diyenlerin ayaklarını kesecektir[118] şeklinde ya da “Kim onun öldüğünü söylerde onu kılıcımla öldürürüm, o ölmedi Hz. İsa gibi göğe yükseltildi” şeklinde tepki göstermiştir. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir devreye girerek, “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kimde Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir ölmez” dedikten sonra Âl-i İmrân Sûresi’nin 144. âyetini okumuştur.[119] Ancak Hz. Ebû Bekir’in bu hareketinden sonra başta Hz. Ömer olmak üzere Müslümanlar sakinleşmiş ve Hz. Peygamber’in ölümünü kabul etmek durumunda kalmışlardır. Buradaki olay elbette Müslümanlar’ın rec’at fikrini benimsediklerini göstermez ancak bu rec’at fikrinin temel mantığı ile orantılı olarak insanların bu olguyu benimseme meyillerini göstermesi açısından önemlidir.[120] Hz. Ömer’in burada kastı her ne kadar bir rec’at fikri değilse de bu düşüncenin ne olduğuna dair bilgi sahibi olduklarını gösterir. Özellikle komşu coğrafya ve kültürlerden bu konuda bir etkilenme söz konusudur.[121]

Rec’at akîdesinin menşe itibari ile iki kaynaktan geldiği kabul edilmektedir. İlk görüşe göre İslâm düşüncesine dışarıdan gelen bir tesirdir. Yahudi menşelidir. İlyas Peygamberin semaya kaldırılması ve onun yeryüzüne adalet, getirmekle için tekrar döneceği inancı ile paralellik arz eder. [122] Yahudiler’deki İlyas Peygamber’in geri döneceği inancı Hıristiyanlar’da İsa’nın geri döneceği şeklinde yansımıştır. İslâm dünyasına ise buradan girdiğini kabul edenler mevcuttur. Bu konuda ilk kez konuşan Yahudi dönmesi Abdullah b. Sebe’nin olması bu kanâati güçlendirmektedir. İkinci bir görüşe göre ise Sıffin Savaşı ve ardından Hz. Ali’nin öldürülmesi, Kerbelâ vakıası gibi olayların ardından Şîa hilafetin elden gidişi karşısında çıkış yolu olarak Ümeyyeoğulları’na karşı ciddi bir muhalefet çabası içine girmişlerdir. Grubun dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmasının ardından insanları etrafında toplayacak karizmatik liderlere ihtiyaç hissedilmiş ve imamet müessesesi bina edildi. Ve bu lidere dini bir takım vasıflar yüklediler. Bu liderler gerçek halifelerdir, masumdur, imamdır. Emevî saltanatın geçici olduğunu telkin ettiler. Daha sonra bu imamlara daha pek çok üstün vasıflar yüklediler. Nihâyetinde bu imamlar ölünce topluluğu dağılmaktan korumak için imamın tekrar döneceğini telkin ettiler.[123]

Şîa’nın da referans aldığı  rec’at düşüncesini ilk ortaya atan kişi Abdullah b. Sebe’dir. Her ne kadar bu konuda bir ihtilâf söz konusu olmasa da Abdullah b. Sebe’nin aynı iddiâyı birkaç farklı kişi için dile getirmesi, ya da Abdullah b. Sebe’nin kimliği hakkındaki belirsizlikler bu iddiâların hangisinin daha önce dillendirildiği konusunda bir belirsizlik doğurmaktadır. Kaynaklara göre İbn Sebe Hz. Ali’nin de hazır olduğu bir mecliste Hz. Peygamber’in de rec’at edeceğini şu şekilde ifâde etmiştir; “Garip şey! İnsanlar İsa (as)’nın döneceğine inanıyorlar da Hz.Muhammed’in geleceğine inanmıyorlar. Halbuki Cenâb-ı hak, ‘(Resûlüm!) Kur’an’ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: Rabbim, kimin hidâyeti getirdiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir.’ [124]âyetinde bunu açıkça ortaya koyuyor.” [125]

Bazı kaynaklar ilk olduğunu söylemekle beraber bazıları Hz. Peygamber’e rec’at istinadından sonra Abdullah İbn Sebe’nin Hz. Ali hakkında da rec’at iddiâsında bulunduğunu ifâde etmektedirler. İbn Sebe ona beşer üstü bir rol biçmiş ve ölmediğini öne sürmüştür. Daha sonra aynı düşünce Muhammed İbn Hanefiyye için ortaya atılmış, onunda ölmediği ve daha sonra mehdî olarak rec’at edeceği iddiâ edilmiştir.[126] Hicri II. Asrın başlarında İmam Azâm Ebû Hanife’nin hakkında yalancı olmakla nitelediği Câbir b. Yezid el-Cafî, Abdullah bin Sebe’ye uyarak Hz. Ali’nin rec’at edeceğini ileri sürdü. Buna delil olarak da “O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe (mahlûk) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir iman getirmemiş olduklarını söyler.” [127]âyetini delil gösterdi.[128] Bu daha sonra Şîa’nın temel inancı haline gelmiş ve Şiî ayaklanmalarında önemli bir rol oynamıştır.[129]

Rec’at türü düşüncelerin İslâm’a sonradan girdiği anlaşılmaktadır. Zira Abdullah b. Sebe, Muhtar es-Sakafî, Şair Kuseyyir, Hamza b. Ammâre, Şair es-Seyyid gibi rec’at fikri savunucuları bu tutumları ile sonraki dönem Şiîler’in habercileri olmuşlardır. Yine aynı devirde yaşayan ve Şiî olmayan İbrahim en-Nehâî gibi isimler de bu meyanda zikredilebilir. [130] Şîa’nın çeşitli kollarında rec’at hakkında farklı görüşleri vardır. Gurâbiyye, Temîmiyye, Sebeiyye gibi gulat fırkaları Hz. Ali’nin ilah olduğunu iddiâ edecek kadar işi ileri götürmüşlerdir.[131]

İlk dönemde Hz. Ali’nin ölmediğini söyleyen bazı gruplar onun bulutların üzerinde olduğunu ve rec’at zamanını beklediğini iddiâ etmişlerdir. Sebeiyye gök gürültüsünü Hz. Ali’nin sesi, şimşeği ise kamçısı olarak kabul eder.[132] Rec’at düşüncesi ilk gulat fırkaları olan Sebeiyye, Keysâniyye ve diğerlerinde sadece imam mehdînin rec’at edeceği şeklinde ifâde edilirken, bu düşünce daha sonra  İsnâaşeriyye Şîa’sı tarafından tüm imamları ve insanlardan da pek çoğunu kapsayacak şekilde tevil edilerek değiştirilmiştir. Şîa’dan bazı fırkalar rec’at görüşlerinden dolayı Rac’ıyye diye anılmışlardır.[133]

Rec’at düşüncesi bir bütün olarak ilk kez Keysâniyye’de görülmüştür. Muhammed b. Hanefiyye’yi imam ve mehdî olarak kabul eden Keysâniyye, onun 81 yaşında vefatından sonra bazı kollara ayrılmıştır. Bu gruplar rec’ati ‘gaib imamın veya mehdînin tekrar zuhûru’ anlamında kullanmışlardır. Onlar Muhammed b. Hanefiyye’nin ölmediğini Radvâ dağında yaşadığını yanında bir aslan ve kaplan tarafından korunduğunu, sabah akşam yiyeceğinin verildiğini bir gün geri döneceğini söylerler.[134] Yine bazı gulat fırkalar, gaib imamlarının ayda, gök yüzünde, herhangi bir gezegende ya da yer yüzünün herhangi bir yerinde olduğunu ve tekrar yeryüzüne ineceğini söylerler. Rec’at konusunda en çok ismi geçen bir diğer isim olan Hz. Ali,kendi döneminde kendine alenen bazı ulvî vasıflar isnât edenleri ya tevkîf ettirip sürdürmüş ya da onları idam ettirmiştir. Hz. Ali’nin küçük oğlu Muhammed Hanefiyye de Muhtar b. Ebû Ubeyd’in kendisi hakkında bu tarz ulvî ve mehdîlikle alakalı şeyler söylemekte olduğunu duyduğunda ona gadap etmiş, lanetlemiş ve ondan teberrî etmiştir.[135] W. Montgomery Watt’a göre Muhammed İbnü’l-Hanefiyye’ye kadar herhangi bir rec’at düşüncesi dillendirilmemiş ve bu zamana kadar da mehdilik iddiâsı izhâr edilmemiştir. Ona göre mehdîlik hareketleri bu dönemde İslâm’ın gündemine girmiştir. Bu dönemden sonra rec’at düşüncesi özellikle Şiî fırkalar arasında hızlı bir şekilde yayılmıştır. İstikbalde gelecek ve yeryüzündeki adaletsizliği düzeltecek olan mehdî tasavvuru dinî bir ilke halini almıştır.[136]

Hz. Ali’nin şehit edilmesi, Hz. Hasan’ın hilafeti Muâviye’ye bırakması ve ardından Hz. Hüseyin’in hilafet arzusu ile çıktığı yolda şehit edilmesi, Şîa’nın ilk oluşumu esnasında mensupları üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Muhtar es-Sakafî İbnu’l-Hanefiyye’yi mehdî olarak takdim etmiş, onun ölümünden sonra ölmediği ve rec’at edeceği düşüncesini bu karamsar ortamda bir çıkış yolu olarak sunmuştur. Şîa bu düşünce sayesinde sonraki dönemde umudunu hep canlı tutmuş ve bu fikri devam ettirmiştir. [137]

İslâm düşünürleri Şîa’daki rec’at akîdesinin temelinde Şiîler’in giriştiği isyanların tamamına yakınının bastırılmış ve  baskı altında tutulmuş olmalarının yattığını ifâde etmektedirler. Rec’at düşüncesi bu toplumları imamların ölmediklerini kabul etmeleri sayesinde, karizmatik bir imam etrafında toplayıp dağılmaktan kurtarmıştır.[138] Bu düşünce ile isyan eden ama başarısızlığa uğrayan gruplarda bugün olmasa bile mutlaka bir gün başarının geleceği düşüncesi hakimdir. Mehdînin bir gün nihâî başarı için geleceği düşüncesi, başarısızlığa uğrayan fırkaları dağılmaktan korumuştur.

Rec’at düşüncesini menşe olarak Hıristiyan etkisine bağlayan düşünceler de olmuştur. İbn Hazm Keysâniyye’den bahsederken onların şu görüşüne yer verir: “İsa;  dönecek ve altın çağ başlayacaktır. Aslanlar, develer, kaplanlar sığırlar, kurtlar, kuzular bir arada yaşayacaktır. Çocuklar da yılanlarla korkmadan oynayacaktır” demektedir. Bu düşünce İşaya XI. babta zikredilen kehanet ile örtüşmektedir. İşaya’da “kurt kuzu ile beraber oturacak, kaplan oğlak ile beraber yatacak, buzağı ve genç aslan ve besili sığır bir arada olacak ve onları küçük bir çocuk güdecektir”[139] İrfan Abdulhamid de gulat fırkalarındaki rec’at inancının temellerinden birinin var olan Mesih inancından kaynaklandığını ifâde eder. Şîa’nın gulat fırkaları mesih düşüncesindeki mesihin yerine Ali’yi ya da imamlarını ikâme etmişlerdir. Her iki düşüncede de zahiri ölüm söz konusudur. Mesih de aynı şekilde gizlenmiştir ve bir gün geri dönecektir.[140]

Goldziher  çok yakın zaman kadar geri dönüş düşüncesinin Şiîlik dışındaki İslâm fırkalarında da var olduğunu belirtmektedir. Kafkas Müslümanlar’ı, Şamil’in öncüsü olan İstiklâl kahramanları Eliya Mansûr’un, Moskovalılar tarafından sürülmesinden (1791) yüz sene sonra kendi aralarına döneceğine inanmakta olduklarını ifâde eder.[141]

Şîa mehdîlik ve rec’at düşüncesini tamamen içselleştirdikten sonra bu düşünce ile İseviyye, Yudgâniyye ve Yemin gibi Yahudi mezheplerini de etkilemişlerdir.[142] Rec’at’e inanan Şiîler İbn er-Rûhî’nin ölmediği ve Yahudileri uçarak Kudüs’e götürecekleri konusunda ikna etmişler ve pek çok kişinin surlardan atlayarak ölmesine sebep olmuşlar netice itibari ile bu yıla tayyarân yılı denmesine neden olmuşlardır.[143] Bu şekildeki bir mehdî düşüncesinin daha önce Yahudilikte olmadığı ancak VIII. Yüzyıldan sonra aynı vasıflara sahip mesihler birbirini takip ettikleri, bu sahte mesihlerin Yahudiler’in Kudüs’e dönmesi için çaba harcadıkları ve sonuçta öldürülmekte oldukları görülür.[144] Mesih tabiri ile Yahudiler M.Ö. 220 yılına kadar yaşayan hükümdarları kastederken bundan daha sonra mehdî İsrail hükümranlığını yeniden kuracak ve adaletli bir toplum meydana getirerek insanlığı kurtaracak bir krala ve zamanın sonunda ortaya çıkacak eskatolojik bir karaktere bürünmüştür.[145] Dolayısı ile Şîa dışardan ithal ettiği bu düşünceyi kendine göre harmanladıktan sonra bunu etrafındaki topluluk ve düşüncelere de ihraç etmiştir.

Bazı Şiî gruplar kendi imamlarından başka bir grubun da toplu olarak  rec’at edeceğine inanırlar. Ancak bunların rucu’u faziletlerinden değil bir zamanlar Ali’ye yaptıkları zulümden ötürüdür. Ali’ye reva gördükleri zulmün cezasını çekeceklerdir. Şerif el-Murtazâ Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in ahir zamanda rec’at edeceklerini ve bunların bir ağaca asılacaklarını söyler.[146] Kohlberg, Abbâsîler döneminde özellikle Zeydîler içinde rec’at düşüncesinin yayıldığını ve sonraki dönem on iki imam Şîası için de basamak teşkil ettiklerini söyler.[147]

Şiîler’in mehdî ve onun rec’ati konusundaki düşüncelerinin kaynağı ne olursa olsun eski dinlerdeki mesih inancına benzemektedir. Mehdîlerin hepsi belirli kişilerdir; yaşamışlar, mücadele etmişler yahut bir kenarda kalmış sonuçta öldürülmüşlerdir.

Şarkta pek çok topluluk mutlak otoriter rejimler ile idare edilmişlerdir.  Bu topluluklar daima baskı altında olmuş ve hiçbir zaman haklarını talep edememişlerdir. Bu da baskı medeniyetinde yaşayanların kendi elleri ile kurtulacakları bir kurtarıcı düşüncesinin doğmasına neden olmuştur. Kurtarıcı düşüncesi eski şarkta hemen hemen tüm toplumlarda yerleşmiş bir düşüncedir. Habeşistan Hıristiyanları kralları Teodor’un kurtarıcı olarak geri döneceği günü beklerken, Moğollar Cengiz Han’ın ölümünden önce dokuz asır sonra dünyaya tekrar döneceği ve milletini   Çin’in baskısından kurtaracağını vaat ettiğini söylemişlerdir.[148]

Zeydiyyye’nin ilk dönem fırkalarından olan Carûdiyye ise rec’at’i gaib imamın zuhûru olarak yorumlamıştır. Onlara göre Muhammed b. Nefsüzzekiyye gerçekten öldürülmeyip, gaybete girmiştir bir gün dönecektir.[149] Şiî fırkalar Muhammed el-Bâkır’dan sonra hemen hemen her imamın vefatından sonra mensupları fikir ayrılığına düşmüş ve çeşitli fırkalara ayrılmışlardır. Bu ayrılıkların en önemli nedeni de imamın ölüp ölmediği meselesi olmuştur. Bazıları öldüğünü kabul ederken bir kısmı ölmediğini gaybete girdiğini iddiâ etmişlerdir. Bazı aşırı fırkalar da imamın tenâsüh ettiğini iddiâ etmişlerdir. Mesela Bâkıriyye’den bir grup el-Bâkır’ın, Nâvûsiyyeden bir grup Ca’fer es-Sâdık’ın, Museviyye’den bir grup Musa el-Kâzım’ın, İsmâilîyye’den bir grup İsmâil b. Ca’fer’in, Hasan Askerî’nin ölümünden sonra ortaya çıkan bir grup da Hasan el-Askerî’nin ölmediğini birgün beklenen mehdî olarak rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir.[150] Burada rec’at ile zuhûr arasındaki ince farka da değinmekte fayda vardır. bazı düşünürler aslında rec’at ile zuhûrun farklı şeyler olduğunu ifâde etmişlerdir. Şîa içerisinde imamın ölmediğini gaybette olduğunu söyleyenlerin imamlarının rec’at değil zuhûr edeceği ifâde edilmiştir. Çünkü rec’at ölen bir kişinin geri dönmesini ifâde eder. Oysa zuhûr kelime mânâsı olarak ortaya çıkmaktır ve gayb halindeki imamlar için daha doğru bir kullanımdır. Bunun yanında rec’at zuhûru da kapsayan bir terimdir.

Mehdîlerin ölümünden sonra ne zaman rec’at edeceği konusu da tartışmalıdır. İlk olarak 200 yıl sonra denmiş, bu zamanda zuhûr gerçekleşmeyince bundan bin yıl, sonra bin iki yüzde olacağını söylemişlerdir.[151] Buna benzer durumlarda mehdinin gelişi gecikince, geliş zaman tevil edilerek daha sonraki yıllara te’hir edilmiştir.

Şîa kendilerine özgü bir inanış olarak rec’at olayını kıyametten önce olacağını kabul eder. Bu rec’atte peygamber, halife ve imam olacaktır. Ancak bunlarla beraber sadece ehli iman ve imama tâbi olanların mı rec’at edeceği; yoksa hem düşmanları hem de dostları mı rec’at edeceği konusunda her iki ihtimal de mümkün gözükmektedir.[152] Peygamberin emira’l-mümininin ve imamın rec’atine inanmayanlara delil olarak Hz. İsa örneği delil olara öne sürmektedirler.[153] Bazılarının rec’atin gerçekleşeceğine inanmadıkları belirtildikten sonra bu gruplara göre mehdînin Abbâs oğullarından geleceğine inanıldığı belirtilir. Ancak Şiî fırkalara göre rec’at edecek mehdî ehl-i beytten gelecektir.[154]

a- Şîa’ya göre Rec’atin alemetleri

el-Müfîd  Mecâlîs adlı kitabında Huzeyfe b. Yemen’den rivâyetle Hz. Peygamber’in “Allah’ın yeryüzünden velilerini ve has dostlarını yok edeceği ve yerine münafıklar sapıklar ve sapıklardan doğan bir millet çıkacağı, hatta elli kadının bir adama rastlayacağı ve beni sat ey Abdullah beni himaye et diyeceği” şeklinde bir haber rivâyet etmektedir.  Yine “altı yüz senenin akabinden gelen onlu yıllarda, yeryüzünü zulüm ve kötülüğün dolduracağı, ondan yirmi yıl sonra bütün ulemânın ortadan kalkacağı ve bir adam gibi adamın kalmayacağı, otuzlarda Fırat ve Nil’in suyunu çekeceği ve insanların etrafında ziraat yapamayacağı, kırklarda gökten taş yağacağı ve hayvanları yok edeceği, ellilerden sonra yırtıcıların insanlara musallat olacağı, atmışlarda güneşin tutulacağı, insan ve cinlerin yarısını öleceği, sonraki yetmişlerde müminlerin çıkacağı, sonraki seksenlerde kadınların hayvanlaşacağı, sonraki doksanlarda debbetü’l-arz’ın ortaya çıkacağı onunla beraber Hz. Adem’in asası ve Süleyman’ın mührünün de ortaya çıkacağı, yedi yüz yılında güneşin kararını bir şekilde doğacağı ve sonrasını sormayın” dediği Câmiu’l-ahbâr’da rivâyet edilmiştir.[155]

Şiî kaynaklar imamın rec’ati ile ilgili bunlara benzer  pek çok hadis rivâyet etmişlerdir. Ancak pek çok hadiste ortak nokta olan altı yüzüncü yılın geçmesiyle birlikte bu konudaki tutarsızlığı ortadan kaldırmak maksadı ile bu altı yüzüncü yılın bin yıldan sonraki (1600) altı yüzüncü yıl olabileceğini söylemişlerdir.[156] Bu rivâyetlerdeki ortak nokta zamanın kötülüğü, zulmün her yanı kaplaması ve alimlerin yok olması gibi ortak değerler taşımaktadır.

Bugünkü Şiîler’in ağırlıklı olarak yaşadıkları İran bölgesi çeşitli inanç ve dinlerin odak noktası olagelmiştir. İran, Çin ve Hindistan düşüncesinden etkilenmekle beraber bunların içinden belki de en fazla etkili olanı Zerdüştlük düşüncesi olmuştur. Onlara göre insan bu dünyadaki görevini yerine getirirse meleklerle birlikte en yüce makâmı paylaşır. Eğer görevlerini yerine getiremezse zulmet âleminde hayatı devam eder. İnsan hayatında daima karanlık ile aydınlığın üstünlük mücadelesi vardır.[157] buradan hareketle şu söylenebilir ki, mehdinin rec’atinde iyi ile kötünün mücadelesi ön plandadır.

Şiî düşüncede imamların hadislerinin toplandığı eselerde rec’atla ilgili bazı rivâyetlere yer verilmiştir. Dünyaya rec’at edecek ilk kişinin Hüseyin b. Ali olduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Ca’fer’in de Hz. Ali ile Hz. Peygamber’in rec’at edeceği konusunda şüphe olmadığını söylediği rivâyet edilmiştir.[158]

Ebû Ca’fer’e Irak halkının rec’ati inkâr ettiği söylenince o, “Evet inkâr ediyorlar, halbuki onlar ‘o gün her ümmeti bölük bölük haşredeceğiz’[159] âyetine okuyorlar.” diye cevap vererek, bu âyetin rec’ate delil olduğunu söylemiş ve ıraklıların bunu anlamadıklarını söylemek istemiştir. Yine Ebû Ca’fer’den nakledilen bir hadiste Âl-i İmrân Sûresi 157. âyette geçen “Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz” âyetinin tefsiriyle ilgili olarak, burada Allah yolunda öldürülenlerden kastın Hz. Ali ve onun zürriyeti olduğunu belirtilmiş ve “Andolsun ölseniz de öldürseniz de Allah’ın huzurunda haşrolunacaksınız[160] şeklindeki bir sonraki âyetle birlikte burada kastın rec’at olduğu ifâde edilmiştir.[161] Bununla beraber kaynaklar Şîa’nın önemli ismi İmam Ca’fer es-Sâdık’ın tenâsühü reddettiğini ifâde ederler. O tenâsüh ehlini dinin esaslarından çıkarak dalalete sapmış gruplar olduklarını söylemiştir.[162]

Kuran’daki pek çok âyeti rec’at ile alakalandırarak tevil eden Şîi ulemâsı, Müddessir Sûresi’nin “Ey bürünüp sarınan, kalk ve insanları uyar[163] şeklindeki ilk âyetlerini yine rec’ate tevil ederek açıklamışlardır.  Bundan kastın Hz. Peygamberin rec’ati olduğunu ve insanları da rec’at  konusunda uyarması istendiği belirtilmiştir.[164]

Şiîler’in rec’at akîdesinin en temelinde karizmatik lider anlayışının önemli bir yeri vardır. Zira bu düşüncenin ilk tezahürleri karizmatik lidere duyulan arzudan kaynaklanmıştır. Bu meziyetleri kendinde barındırdığı kabul edilen ilk şahıs Hz. Ali olarak kabul edilmiştir. Bu aynı zamanda Şiîlik inancının temelini teşkil eder. Karizmatik lider olarak zamanla Hz. Ali’nin yanına başka isimler eklenirken, Hz. Ali’nin soyundan gelen pek çok kişi aynı vasıflarla tavsif edilmiştir. Bu süreç zamanla bu liderlerin insanüstü bir duruma doğru evrilmesine neden olmuştur.[165] İmâmiyye Şîası’nın masum ve halkı kurtuluşa erdirecek olan imamları, Hz. Ali’den bu yana giriştikleri iktidar mücadelelerini kaybetmeleri ve teker teker ölmeleri inançları açısından bir tenâkuz teşkil etmiştir. İmamların ölümlerine inanmak istemeyenler ya onların ölmediklerini ya da öldüğünü ve kıyametten önce tekrar geri dönecekleri inancını geliştirmişlerdir. [166]

b- Gaybet

Sözlükte “insan bilgisinin dışında kalmak, duyularla algılanamamak, gizlenmek” anlamına gelen gayb kökünden isim olup “kaybolma, gizlenme” demektir. Şiî düşüncesine bağlı veya kaynağının Şiîlikten alan fırkaların tamamına yakınında gaybet ve rec’at düşüncesi bulunmaktadır. Bu fırkaların çoğunda üzerinde tevakkuf ettikleri imamın ölmediğini, gaybette olduğu ve rec’at edeceği düşüncesidir.  Gaybet ile rec’at düşüncesi arasında bu bağlamda sıkı bir bağ bulunmaktadır. Bu inanışlarını temelinde Hz. Peygamber ve ilk imamlardan geldiği kabul edilen, imamın gaybete gireceği şeklindeki rivâyetlerin büyük payı olduğu anlaşılmaktadır. Zira el-Usûlu’l-erbe’u-mi’e adı verilen ve imamlara muasır olan ashabı tarafından kaleme alındığı kabul edilen bu eserlerin önemli bir kısmı, imamın gaybete gireceği ve bir müddet sonra geri döneceği ile alakalı rivâyetleri içerdiği nakledilmiştir. Ancak bu eserlerde kâim mehdî olacak imamın kimliği açıklanmadığı için bu durum Şiîler arasında karışıklıklara sebebiyet vermiştir. Nitekim ölen imamdan sonra onun bazı taraftarları kendi imamlarını kâim mehdî olarak kabul etmişlerdir. Şiîler’in çeşitli fırkalara ayrılmalarının en önemli nedenlerinden biri kâim imamın kimliğidir. Her imamın ölümünden sonra nerede ise kopmalar meydana gelmiştir. Günümüz Şîası’nın en önemli temsilcisi olan İmâmiyye Şîası da gaybetin aklen mümkün olduğunu kabul etmektedir. Dolayısıyla gaib imam da gün gelecek rec’at edecektir.[167]

1- İSNAAŞERİYYE/İMÂMİYYE FIRKALARI

İmâmiyye fırkaları kuruldukları günden bu yana kâim imamın rec’at edeceği günü her gün biraz daha iştiyakla beklemişlerdir. Bu iştiyak zamanla o kadar yükselmiştir ki bazı imâmî fırkalar Hz. Ali şahsında ifâde ettikleri bu arzularla, Hz. Ali’yi beşer üstü bir varlık olarak görmeye başlamışlar, zamanla onu Tanrı mesabesine yükseltenler olmuştur. Hz. Ali’ye yükledikleri bu sıfatı her fırka zamanla kendi imamlarına da teşmil edecek şekilde genişletmiştir. Böylece imamın hayatta olduğu, ölmediği ve rec’at edeceği düşüncesi bir akîde olarak inanç sistemlerinde yer almıştır.[168]

Hasan el-Askerî kırk kişinin bulunduğu bir mecliste oğlu Muhammed’in kendinden sonra imam olduğunu ilan ettiği rivâyet edilmektedir.[169] Bunlar kâim imamın ölmediğini ve yaşadığını iddiâ etmişler ve nasıl yaşadığı ile ilgili de Hızır ve İlyas’ı örnek göstermişlerdir.[170] İmâmiyye Mehdî Muntazar’ın küçük yaşta gaybete girdiğini ve zamanı geldiğinde rec’at edeceğini ve Allah’ın Resûlü’nün sünnetini tesis edeceğini iddiâ ederler.[171]

İsnâaşeriyye temsilcilerine göre göre rec’at akîdesinin iki önemli yönü vardır. Birincisi on ikinci imam gaybettedir. Zuhûr ettiğinde dünyayı zulüm ve her türlü kötülüklerden temizleyerek adaletle dolduracaktır. Bir diğeri de zalimler yaptıklarının hesabını vermek üzere rec’at edeceklerdir.[172]

İsnâaşeriyye Şîa’sına göre imamlar sırası ile; Ali b. Ebû Talib, Hasan b. Ali, Hüseyin b. Ali, Ali Zeynelâbidîn b. Hüseyin, Muhammed Bâkır, Ca’fer es-Sâdık, Musa Kâzım, Ali er-Rızâ, Muhammed el-Cevâd, Ali el-Hadî, Hasan el-Askerî ve son olarak onun oğlu Muhammed el-Mehdî’dir. Muhammed el-Mehdî gaybete girmiştir ve henüz zuhûr etmemiştir. el-Mehdî babası öldüğünde iki yaşındaydı. Bazıları onun dört ya da beş yaşında öldüğünü iddiâ etmişlerdir. Ancak İsnâaşeriyye İmâmiyyesi onun ölmediğini belirmiş, çeşitli yaşlar öne sürülmekle beraber en son on yaşında gaybete girdiğini iddiâ etmişlerdir. Şîa’nın pek çok grubunda rec’at inancı bulunmakla beraber rec’at edecek imamın kim olduğu üzerinde net bir ittifak yoktur.[173]

İmâmiyye olarak da isimlendirilen İsnâaşeriyye, on ikinci imam olarak kabul ettikleri ve mehdî unvanını verdikleri Muhammed Mehdî’nin Hille’deki evlerinde bulunan bir mahzene annesiyle girip gaybete girdiğini iddiâ etmektedir. Mehdî bir gün dönecek ve dünyada tekrar adaleti tanzîm edecektir. İmâmîler her gece Mehdî’nin geleceğini umarak mahzenin kapısında durmakta ve geldiği zaman binmesi için de bir atı hazır bekletmektedirler. İbn Haldun bulunduğu çağa kadar bu geleneğin devam ettiğini ifâde etmektedir.[174]

Goldziher rec’atin tüm İmâmiyye fırkalarında ortak ana unsur olduğunu ifâde eder. Her ne kadar kâim imamın kim olduğu üzerinde bir ihtilâf söz konusu olsa da her fırkanın kendi kabul ettiği kâim imamın rec’at edeceği hususunda bir ihtilâf söz konusu değildir. Her fırka rec’at düşüncesini kendi imamlarına hamleder.[175]

İmâmiyye’de özellikle İmam Ca’fer’in ölümünden sonra çok farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Pek çok grup kendi imamının rec’at edeceğini ileri sürerken gâlî düşüncelere yönelen zümreler de çoğalmıştır. İmâmiyye tenâsühü reddeder. Tenasühe inanan kâfir addedilir çünkü bu cennet ve cehennemin inkârı anlamındadır.[176]

a- Ca’feriyye

Muhammed Bâkır b. Zeynelabidîn ve oğlu Ca’fer es-Sâdık’a tabi olanlara verilen isimdir. Bu gruptan bir kısmı imameti bu ikisi ile sonlandırırken bir kısmı imameti başkalarında devam ettirmiştir. Şehristânî bu fırkanın Şîa fırkalarından olamayacağını ifâde etmektedir. O, bunun için çeşitli sebepler sayarken, onun âlim, zahit hikmet ehli biri olduğunu ve onun rec’at edeceğine inanıldığını ifâde eder. Ayrıca o anne tarafından Ebû Bekir’e baba tarafından  Hz. Peygamber’e akrabadır. eş-Şehristânî’ye göre İmam Cafer’e isnat edilen gulat fikirlerinin kendisi ile bir alakası yoktur. kendisine nisbet edilen pek çok şeyin aslı yoktur.[177] Ca’fer es-Sâdık’ın kâim mehdî olduğuna ve rec’at edeceğine inananlar Muhammed Bâkır’a kâim mehdînin kimliği sorulduğunda Ca’fer için “Hz. Peygamberin âl-i beytinin kâimi budur” diye cevap vermesini delil olarak kabul etmişlerdir. [178]

b- Bâkıriyye

Mezhepler tarihi kitapları Muhammed Bâkır taraftarlarının onu kâim imam olarak beklediğini ifâde eder. el-Bağdâdî bu fasılda Muhammed Bâkır’ı mehdî muntazar olarak kabul edenlere onun ölümünün tevatür derecesinde olduğunu ifâde ettikten sonra, Bâkır’ın mehdî olarak gösterilmesinin sebeplerinden biri olarak ceddi Hz. Peygamber’in ona selam göndermesini gösterenlere karşı çıkar.  Çünkü Hz. Peygamber’in selam gönderdiklerinden biri olan Üveys el-Karânî’nin de Sıffîn’de öldüğünü ve bu ikisinin ölümünden sonra geri döneceğini beklemenin doğru olmadığını ifâde eder.[179]

c- Nâvusiyye

Basra ehlinden Aclân b. Nâvus isimli kişiye tâbî olanlara verilen addır. O Muhammed Bâkır’dan sonra imametin nass ile Ca’fer’e geçtiğini  ve onun hayatta olduğunu iddiâ etmiş, ölmeyeceğini ve daha sonra zuhûr ederek rec’at edeceğini ifâde etmiştir. Onun kâim mehdî olduğunu iddiâ eder. Yine Nâvus Hz. Ali’nin ölmediğini ve bâkî olduğunu iddiâ etmiştir.[180]

Bu grub mensuplarının bazıları imam olarak Ca’fer’den sonra Hasanı kabul ederek o öldüğünde onun ölmediğine hükmetmişlerdir. Onlara göre yeryüzü imamsız kalamayacağı için açık bir şekilde çocuğu yokken ölmesinin mümkün olamayacağını iddiâ etmektedirler. Onun iki gaybeti vardır. Şu an birinci gaybettedir. Sonra tekrar gaybete girecektir. [181]

Yine Nâvusiyye’den bir grup Hasan’ın öldüğünü fakat yaşamakta olduğunu iddiâ edenler olmuştur. “Kâim”e ölümden sonra kıyâm eden mânâsı vererek onun da kıyam edeceğini söylemişler ve  ölmediğini iddiâ etmişlerdir. [182]

d- Kâmiliyye

Ebû Kâmil isminde birine nispet edilir. Bu kişi ashabı Hz. Ali’ye beyat etmediği için tekfir ederken Hz. Ali’yi de onlarla savaşmadığı için tekfir etmektedir. İmametin bir nur olduğunu kişiden kişiye geçtiğini söylemişlerdir. Bu nur bazen imamet bazen nübüvvet özelliği taşır. Yani bu ruhu taşıyan ya imam ya da nebîdir. Temelde ikisi de aynı şeydir. Ruhların tenâsühü ile ölüm gerçekleştiğini iddiâ ederler. Bu grubun mensupları Ebû Kâmil’in kıyametten önce rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir. Ya da kıyametten önce rec’atin olacağını söylemişlerdir.[183]

e- Muhammediyye

Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Hasan b. Ali b. Ebî Talib’in rec’atini bekleyen zümredir. Onun öldürüldüğüne ve öldüğüne inanmazlar. O insanların gözlerini önünde görünmezliğe bürünmüştür. Muhammed b. Abdullah’ın rec’atine kadar Necid civarındaki Hacir dağında bulunduğunu iddiâ ederler. O yeryüzünün zulümle dolması gibi, rec’atinden sonra yeryüzünü adaletle dolduracaktır. Onlar aslında Muhammed’in ölmediğini, ölenin onun Sûretine girmiş olan şeytan olduğunu iddiâ etmektedirler. Onlardan Muğîre b. Saîd el-I’clî beklenen mehdînin adının Hz. Peygamber’in adı, babasının adının da Hz. Peygamber’in babasının adı olduğunu rivayet eden bir hadisi bu konuda da delil olarak sunmaktadır.[184]

f- Muhammediyye-Ashâb-u İntizâr

İsferayinî, Muhammediyye  isminde diğer kaynakların haricinde başka bir İmâmiyye  mezhebinden bahseder. Bunlar Ca’fer ve Hasan el-Askerî’inin imametin kabul etmemişler ve daha babası hayatta iken ölen Muhammed b. Ali el-Hâdî’nin imam olduğunu iddiâ etmişlerdir. Onlara göre Muhammed kâim mehdîdir ve zamanı gelince rec’at edecektir.[185] Fahreddîn Râzî de aynı mezhebi Ashab-u İntizâr olarak adlandırır. Râzî bu mezhebin kendi dönemlerindeki İmâmiyye mezheplerinden biri olduğunu ifâde eder. Râzî’ye göre onlar on dört masum ve on iki imamın varlığına inanırlar.[186]

g- Mûseviyye

Bu grup mensupları Ca’fer es-Sâdık’tan sonra oğlu Musa Kâzım’ı imam olarak kabul etmişler, imamlarının isminden dolayı Museviyye diye isimlendirilmişlerdir. Musa Kâzım’ın ölümünden sonra üç gruba ayrılmışlardır. Bunlardan büyük bir kısmı Ali Rıza’nın imametini kabul etmişlerdir. Bir kısmı da yedinci imam Musa Kâzım’da tevakkuf etmişlerdir. Bir kısmı “Musa öldü mü ölmedi mi bilemeyiz, böyle olunca da onu imam olarak tanımaya devam ederiz. Birisi bunun aksini ispat ederse o kişinin söylediği kişinin imametini tasdik ederiz” demişlerdir. Mûseviyye’nin ana gövdesini oluşturanlar ise Ca’fer es-Sâdık’ın oğlu Musa Kâzım’ı imamete ismen tayin ettiğini ve onun kâim mehdî olduğunu kabul ederler. Bu grup Musa Kâzım’ın ölmediğini, dünyanın doğu tarafına hakim olup, dünyaya adaletle hükmetmedikçe de ölmeyeceğini ifâde etmişlerdir.[187]

Bunlardan bir kısmı  da Musa b. Ca’fer’in öldüğünü ancak kâim imam olarak tekrar rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir. Çünkü babası onu kâim olarak isimlendirmiştir. Yine bir grup onun öldüğünü ve durumunun İsa b. Meryem gibi olduğunu iddiâ etmişlerdir. Kıyam vaktinde rec’at edecektir. Zulümle dolan yer yüzünü adaletle dolduracaktır.[188]

Hasan el-Askeri’nin Ölümü Üzerine Ortaya Çıkan Fırkalar

İmâmiyye Şîa’sının kabul ettiği On iki İmam’ın on birincisi olan Hasan el-Askerî’nin erken yaşta beklenmeyen ölümü Şîa içinde bir buhrana neden olmuştur.  Hasan el-Askerî’nin ölümünden sonra İmâmiyye içince pek çok fırka ortaya çıkmıştır.

h- Vâkıfiyye

On birinci imam Hasan el-Askerî’de tevakkuf edip onun kâim mehdî olduğunu kabul edenlere verilen addır. Üç gruba ayrılmışlardır.

a- el-Askerî’nin ölmediğini ve gaybette olduğunu öne sürenler birinci grubu oluşturur. Bunların deliline göre imam, kendinden sonra yerine geçecek ve halk tarafından kabul görecek bir halef tayin etmeden ölmesi mümkün değildir. Dolayısı ile kâim imam el-Askerî’nin kendisidir ve rec’at edecektir.

b- İkinci grup onun öldüğünü ancak daha sonra tekrar dirileceğini iddiâ etmişlerdir. Bu gruba mensup olanlar, Ca’fer es-Sâdık’tan rivâyet edilen “Kâim öldükten sonra tekrar hayata döneceği için kâim diye isimlendirilmiştir” şeklindeki rivâyete  dayanarak el-Askerî’nin kâim imam olarak rec’at edeceğini iddiâ ederler.

c- Üçüncü grup ise imametin el-Askerî ile sona erdiğini işin vuzûha kavuşturulmasına kadar her hangi bir karar vermemeyi esas edinmişlerdir.[189]

i- Ca’feriyye

Ca’fer b. Ali el-Hâdî’ye mensup olanlar ve Ali el-Hâdî’den sonra oğlu Ca’fer’in imam olduğunu kabul edenlere verilen isimdir. Hasan el-Askerî’nin halef tayin etmediğini dolayısı ile imam tayin etmeden ölen kimsenin imam olmayacağını söyleyerek, onuncu imam Ali el-Hâdî’nin bizzat oğlu Ca’feri imam olarak tayin ettiğini kabul etmişlerdir.  Onu kâim mehdî olarak rec’at edeceğini kabul ederler.[190]

j- Kat’ıyye

İmâmiyye’nin ana gövdesini oluşturan gruba mensup olduğu ifâde edilmiştir. Bunlardan bir grup Muhammed b. Hasan’ın kâim mehdî olduğunu, öldüğünü ancak daha sonra rec’at edeceğini iddiâ etmektedir.[191] Başka bir fırka da Muhammed b. Hasan’ın ölmediğini ölmeyeceğini söylerler. O el-Gâibü’l-muntazar’dır. [192]

k- Umariyye

İmâmiyye’de İmam Ca’fer’den sonraki ihtilâfla ortaya çıkan bir fırkadır. Umariyye İmam Ca’fer’in oğlu Muhammed’in imam olduğunu ve onun rec’at edeceğini iddiâ etmiştir.[193]

2- GULAT-I ŞÎA

Mezhepler tarihi kitapları gulat fırkaları tanımlarken, fikir olarak aşırı uç fikirlere sahip olduklarını ifâde etmişlerdir. Şiî alimlerden Şeyh Müfîd’e göre gulat fırkalar hilafeti Hz. Ali ve onun nesebine has kılmaktan öte, onları peygamberlik ve ulûhiyyet makâmında görmelerinden dolayı gulat olarak adlandırılmaktadır. Tanrı’nın, kabul ettikleri imamlarına hulûl ettiğini iddiâ etmişlerdir. Mesela bunlardan olan Abdullah b. Sebe Hz. Ali’nin ilah olduğunu iddiâ etmiştir. Bazıları Allah’ın (Ma’meriyye) Hz. Ali, Hz. Muhammed, Hz. Fatıma, Hasan ve Hüseyin’e en sonunda da Ma’mere hulûl ettiğini savunurken bazıları (Hattâbiyye) da imamlarını rab olarak kabul etmişlerdir. Cenâhıyye  Allah’ın ruhunun peygamberlere oradan da imamlara intikâl ettiğini söylerken, Beyâniyye bunu bir adım öteye götürüp Ebû Hâşim Abdullah’tan sonra Beyân, kutsal ruhun kendine intikâl ettiğini iddiâ etmiştir. [194]

Gulat-ı Şîa’nın görüşlerinin başında ahireti inkâr etmelerinin geldiği kabul edilmektedir. Onlar ödül ve cezanın bu dünyada olacağını iddiâ etmişlerdir. Ruhun bedenden bedene geçerek duruma göre ceza ve mükâfât göreceğini söylemişlerdir. Bu beden eğer bir insansa mükâfât, hayvansa ceza anlamı taşır. Kıyameti inkâr ederek ruhun bedenden bedene geçerek ikmal ettikten sonra, melekût alemine yükseldiğini ve ölmeyeceğini belirtmişlerdir.[195]

Şehristânî gulat fırkaların rec’at ve tenâsüh fikrini Mecûsîler, Mezdekiler, Hind Brahmanizmi, felsefe ve Sabiîler’den aldığını söylerken, el-Bağdâdî bunun kaynağının Sümeniyye ve Felsefe olduğunu söylemiştir. İslâm geldikten sonra da Kaderiye ve gulat fırkalar bu görüşleri devam ettirmişlerdir.[196]

a- Beyâniyye

Beyan b. Sem’ân et-Temîmî’ye tabi olanlara verilen bir isimdir. Bu grup imametin Muhammed b. Hanefiyye’ye geçtiğini ondan da oğlu Ebû Hâşim’e intikâl ettiğini ondan da vasiyetle Beyan b. Sem’ân’a geçtiğini ifâde ederler. Beyan’a ilâhî ruhun hulûl ettiğine inanırlar. Dolayısı ile artık o ölümsüzlük mertebesindedir. Rububiyyet mertebesine erişen imam, hali hazırda zahir olmasa da her an zuhûr edebilme salahiyetine sahiptir.[197]

Bu fırka yine Muhammed İbn Hanefiyye’nin ölmediğini ve hayatta olduğunu iddiâ etmiş, meşhur şair Küseyyir de bununla ilgili bazı beyitler kaleme almıştır.[198] Bazı kaynaklar da Hz. Ali’nin ölmediğini iddiâ ettiklerini söylemiştir.[199]

b- Muğîriyye

el-Muğîre b. Saîd el-Becelî (Eş’arî, mezhebin kurucusunun ismini Mugîre b. Said el-Iclî olarak verir)[200] taraftarlarına verilen isimdir. O, Muhammed (Bâkır) b. Ali b. Hüseyin Ebû Ca’fer’den sonra imam olduğunu iddiâ etmiştir. Muğîre ölünce takipçileri arasında ihtilâf baş göstermiş, onlardan bir kısmı Muğîre’nin rec’atini beklemeye başlamıştır. Onlardan bir kısmı da İmam Muhammed’i beklenen imam oluğunu iddiâ etmiştir. Aynı iddiâyı Muğîre kendisi de dillendirmiştir. O Ebû Ca’fer Muhammed b. Ali’nin beklenen imam olduğunu iddiâ etmişti. Muhammed Bâkır ondan teberrî ederek onu lanetlemesine rağmen Muğîre ashabına onun rec’at edeceğini ve onun yaşadığını Mikâil ve Cebrâil’in onun döndüğünde ona beyat edeceğini söylemiştir.[201]

Eş’arî aynı fırkanın Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Ali’yi kâim mehdî olarak kabul ettiklerini, onun ölmediğini ve Hacir dağında bir yerde yaşadığını ve zamanı gelince rec’at edeceğini söyleyip, mehdînin rec’atine kadar da Muğîre’yi imam olarak kabul ettiklerini ifâde eder.[202]

Taraftarları Muğîre’nin nebî olduğunu iddiâ etmişlerdir. Taraftarlarına göre Mığîre Allah’ın en yüce ismini bilmektedir. Onların mabudunun bir adam olduğunu, insanın âzâları gibi azalara sahip olduğunu ve başında bir taç olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre Allah en büyük ismi ile ölüleri diriltmektedir. Muğîre Allah’ın yaratmasıyla ilgili garip bir hikaye uydurmuş ve âyetleri de bu şekilde yorumlayarak tahrif etmiştir.[203] Muğîre Hz. Ömer’in şeytan olduğunu söylemiş, ölülerden dolayı yerin yarılacağını ve ölülerin rec’at edeceğini iddiâ etmiştir. [204]

Fırkanın başına Muğîre’den sonra Ca’fer el-Cu’fî geçmiş ondan sonra da Bekir el-A’ver el-Kattât liderliği ele almıştır. Taraftarları onun ölmediğini söylerken bu kişi mezhep mensuplarının mallarını yemiştir. Halbuki Muğîre onlara Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Ali’yi beklemelerini tavsiye ederek onun ölmemiş olduğunu ifâde etmiştir.

Onlara göre imamet Ali, Hasan ve Hüseyin’den sonra Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Ali’ye geçmiştir. Onun beklenen mehdî olduğunu ifâde etmişlerdir. Konuyla ilgili de Hz. Peygamberden mehdînin isminin kendi ismiyle, babasının isminin de kendi babasının adıyla aynı olacağı ile alakalı bir haber ihdas etmişlerdir. Muhammed b. Abdillah ortaya çıkıp öldürülünce grup içinde bazıları onun öldürülmediğini öldürülenin onun Sûretine girmiş şeytan olduğunu ve onun Hacir dağlarında bulunduğunu hurucu beklediğini iddiâ etmişlerdir. Hurucundan sonra Ka’be’de rukun ile makâm arasında beyat alacağını savunmuşlardır.[205]

c- Mansûriyye

Ebû Mansûr el-Iclî’ye intisap edenlere verilen addır. O imametin Ali evladı arasında devrettiğini ve Bâkır diye maruf Ebû Ca’fer’de son bulduğunu iddiâ etmiştir. Daha sonra kendisini Muhammed Bâkır’ın halifesi ilan etmiştir. Kendisinin, Allah’ın huzuruna yükseldiğini ve burada sırtının sıvazlandığını, Tanrı’nın “oğlum, yeryüzüne ine ve insanlara tebliğde bulun” dediğini söylemiştir. Allah’ın yarattığı ilk insanın Hz. İsa sonra da Hz. Ali olduğunu iddiâ etmiştir. Ahireti inkâr ederek cennet ve cehennemin dünyada olduğunu ve onların aslında birer adam olduğunu iddiâ etmişlerdir.[206]

d- Cenâhıyye

Abdullah b. Muâviye taraftarlarına verin addır. Kûfe’den çıkan bir grup yolda Abdullah b. Muâviye’ye rastladıktan sonra ona bi’at etmişler ve gâlî düşünceleri benimsemişlerdir. Kendisini rab ve nebî olarak takdim etmiş ve müntesipleri de kendine ibadet etmişlerdir. Ruhların tenâsüh ettiğini iddiâ etmişler, Allah’ın ruhunun Hz. Adem’den başlayarak insanlarda hulûl ettiğin inanmışlardır. Kıyameti inkâr ederek dünyanın ebedî olduğunu iddiâ etmişlerdir. Ebû Müslim el-Horasanî’yi gönderdiği bir ordu ile onu öldürtmüşse de tarafları onun ölmediğini ve hayatta olduğunu iddiâ etmişlerdir.[207] Şîa’nın gâlîyle fırkalarını on beş olduğunu belirten Eş’arî Cenâhıyye fırkasının tenâsühe inandıkları ve dünyanın sonu olmadığını öne sürdükleri için gâlî fırkalardan olduğunu belirtir.[208] Cenâhıyye ödül ve cezanın ruhların bir bedenden öbürüne intikâli sonucunda yeni bedenlenmelerinde etkin olduğunu söyler. Bu bedenlenme insan Sûretince olabileceği gibi hayvan Sûretinde de olabilir.[209]

e- Beşîriyye

Kûfelilerden Benî Esed’in kölesi Muhammed b. Beşîr’in taraftarlarıdır. Onlara göre Musa b. Ca’fer ne ölmüştür ne de hapsedilmiştir. O hayattadır, gaib, kâim mehdîdir. O gaybeti vaktinde yerine Muhammed b. Beşir’i halife olarak tayin etmiştir.[210]

f- Hulûliyye

el-Bağdâdî Hulûliyye’nin on civarında fırkadan müteşekkil olduğunu söyledikten sonra, bunlara daha sonra yenilerinin de eklendiğini ifâde etmiştir. Bu fırkaları sıralarken Sebeiyye, Beyâniyye, Cenâhıyye, Hattâbiyye, Nemîriyye, Muganneiyye, Rezzâmiyye, Berkûkiyye, Hılmâniyye, Hallâciyye, Uzafira, Hırmâniyye isimlerini zikreder.[211] Bunlar aşırı gulat fırkalardır ki Tanrı’nın bazı insanlara hulûl ettiğine inanırlar. Onlara göre insanların ruhu Allah’tan olup ilâhî menşelidir. Bedenler birer elbise olup onlar için elem ve lezzet söz konusu değildir. Eğer insan hayatta iken güzel işler yaparsa ruhu at, kuş veya öküz gibi güzel hayvanlara geçer, eğer kötü bir hayat geçirmişse ruhu köpek, merkep gibi zemmedilen hayvanlara geçer. İsyanı ölçüsünde bu şekilde kalır. Her iki durumda da bir müddet sonra tekrar insan olarak rec’at eder.[212]

Genel itibariyle hulûl inancı Hz. Ali ve ehli beyt eksenli inançlarda görülmektedir. Bu ilâhî ruhun evlad-ı Ali’de devrettiğine inanılmaktadır. Bazen bu hulûl sayısı sınırlı tutulurken zaman zaman hulûl çoğaltılabilir. Hulûl ettiğine inanılan imam ya da kişinin ilâhî bir özellik kazandığı ve dolayısı ile ölümsüzlüğe ulaştığı kabul görür. Genelde her fırka kendi imamlarını ilâhî bir vasıfla vasıflandırarak hulûle inanır. Bu imam artık ölmeyecektir, bu gün görünmüyor olsa bile zamanı geldiğinde tekrar rec’at etme istitâatı bâkidir.[213]

Malatî tenâsüh fırkalarını Hulûliyye’den olduklarını söyler. Onlara göre Allah mekân ve bedenlerin üzerinde bir ruhtur. Ruhlar kadîm olan Allah’tan mütevelliddir. Beden libastır. Onun ruhu, elem, lezzet vs. yoktur. İnsanlar iyi işler işlediklerinde ruhları yararlı hayvanlarda rec’at eder. Burada bir müddet kaldıktan sonra tekrar insana rec’at eder. Yararlı hayvanlara intikâl eden at, kuş vs. şer biri ise eşek veya uyuz bir köpeğe intikâl eder. Orda elem ve ızdırap çeker. Bir müddet sonra insana döner, bu döngü böylece devam eder. Dünya hayatı ilenihaye devam eder. [214] el-Malâtî Sümeniyye ve Muhtâriyye fırkalarını da bu gruptan sayar.[215]

g- Râfızîler

Eş’arî Rafızîler’in on dört fırkadan müteşekkil olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ali’nin hilafetini kabul etmedikleri için ashabın çoğunun dalalette olduğunu ifâde etmişlerdir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetin kabul etmediklerinden bu isimle anılmışlardır. Onlar on ikinci İmam Muhammed mehdî’nin beklenen imam olduğunu ve rec’at edeceğini ifâde ederler. [216]

3- ZEYDİYYE FIRKASI

Eş’arî Zeydiyye’yi Şîa’nın üç ana grubundan biri olarak kabul eder.[217] Bunlara Zeydiyye adı verilmesinin nedeni ise, Zeyd b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Talib’e intisap etmeleridir. Zeydiyye içinde bazı fırkalar rec’at fikrine karşı olduklarını beyan ederken[218] bazıları da rec’at fikrini kabul etmişlerdir.

a- Cârûdiyye

Ebû’l-Cârûd’un müntesipleri olduklarından bu isimle anılmışlardır. Zeydiyye’nin kollarından biri olan Cârûdiyye bazı imamlarının ölmediğini ve rec’at edeceklerine inanır.[219] Cârûdiyye genel olarak Hasan ve Hüseyin oğullarından imametini izhâr edip küffâra karşı kılıç kuşanan kimsenin imam olarak kabul edileceğini söylerler. Bunun yanında bazı gruplar ehli beytten bazı kişilerde tevakkuf etmişler ve onların kâim mehdî olduğunu iddiâ etmişlerdir. Bunlardan bir kısmı Muhammed b. Abdillah b. Hasan’ı kâim mehdî olarak kabul etmiş, onun rec’atini beklemektedirler. Bunlar kâim imam olarak İmâmiyye’deki Muhammediyye grubu ile aynı kişi üzerinde görüş birliği içindedirler. [220] Yine bir grup Tâlikân adlı yerin emiri Muhammed b. Kasım’ın ölmediğini rec’at ederek rakiplerine gâlîp geleceğini iddiâ etmişlerdir. Başka bir grup da Kufe valisi Yahya b. Ömer hakkında aynı iddiâyı dillendirmiştir. [221]

Cârûdiyye içinden Muhammed b. Abdullah b. Hasan’ın ölmediğini iddiâ eden bir grup onun yer yüzü zulmetle dolduğunda yer yüzüne tekrar adaleti sağlamak üzere ineceğini benimsemiştir.[222]

Bir diğer grup olan Yahya b. Ömer’in ölmediğini söyleyenler Yahya b. Ömer’in yer yüzünün zulümle dolduğu gibi, adaletle dolduracağını söylerler. Onlara göre Ali b. Ebû Talip kâimdir aynı zamanda onun ölmemiş olduğunu söyleyenler de vardır.[223]

Eş’arî bunlara ilaveten isim vermeksizin Zeydiyye’den başka bir fırkanın kıyametten önce ölülerin rec’atini inkâr etmediklerini dolayısı ile kabul ettiklerini ifâde eder.[224]

Carûdiyye fırkası göre ruhun intikâli yalnızca insan bedenleri arasında olur başka bir bedende hastalıklı veya acılı olarak azabı tadar. İyi amel işleyenler genç yakışıklı bir bedenle mükâfâtlandırılacaklardır.[225]

4- GALİYYE VE BATINİYYE FIRKALARI

Gulat fırkalar kabul ettikleri imamlar ve özellikle Hz. Ali hakkındaki görüşlerinde aşırıya gittiklerinden dolayı gâlî fırkalar olarak isimlendirilmişledir. Mezhepler tarihi kaynakları gulat fırkaların bir kısmının aşırı görüşlerinden dolayı İslâm çizgisinden çıktığını belirtmektedir. Gâlîyye ruh-u ilâhînin kendilerince kabul edilen imamların bedenlerine girdiklerini kabul ettikleri gibi imamların birinin ölmesi ile ruhunun diğer imama geçtiğini de kabul ederler.[226] Gulat fırkalar Hz. Ali döneminde görünmeye başlamış ve genelde İbn Sebe gibi Hz. Ali hakkında aşırıya yönelmişlerdir.[227] Gulatın en önemli ortak özellikleri teşbih, bedâ, rec’at ve tenâsüh inançlarıdır.[228]

a- Sebeiyye

Sebeiyye gulat fırkaların ilki olarak kabul edilebilir. Fırkanın kurucusu kaynaklarda İbnu’s-Sevdâ, İbn Sebâ, İbn Sebe el-Himyerî gibi isimlerle anılmış olan Abdullah b. Sebe’dir. Abdullah b. Sebe’nin San’alı zenci bir anneden dünyaya gelen bir Yahudi olduğunu belirtilmiştir. Kimliği hakkında pek çok spekülatif bilgi bulunan Abdullah b. Sebe’nin Hz. Osman zamanında Müslüman olarak[229] önce Hicâz olmak üzere, Basra, Kûfe, Şam gibi şehirlerde bulunduğu aktarılmıştır. Buralarda gulat düşüncelerini yaymaya gayret sarf etse de pek başarılı olamamış, oradan Mısır’a geçerek burada Hz. Peygamber’in rec’at edeceğine dair fikrini ortaya atmıştır. Her peygamberin bir vâsîsi olduğunu söyleyip Hz. Peygamber’in vâsîsinin de Hz. Ali olduğunu belirtmiştir. Böylece Hz. Ali’yi düşünce sisteminin merkezine koyarak Şîi gruplardan destek görmüştür.[230] Abdullah b. Sebe İslâm’da ilk gâlî fırkalarının oluşumuna ön ayak olmuş, en önemli düşünce olan mehdî, imam ve rec’at fikirlerini ilk olarak ihdas etmiştir.[231] el-Bağdâdî İslâm’da ilk ihtilâflardan bahsederken bunlardan bir tanesinin de Râfızîler’in ortaya çıkışı olduğunu belirttikten sonra, Abdullah b. Sebe’nin ilk bidat fikirleri ortaya atan isim olduğunu söyler. el-Bağdâdî Hz. Ali’yi ilah olduğunu söylemelerinden dolayı  aslında Sebeiyye’nin İslâm fırkalarından sayılmayacağını da ifâde etmiştir.[232]

Bazı kaynaklarda Abdullah b. Sebe  ile Ammar b. Yasir’in aynı kişi olduğu ile alakalı bilgiler yer alır. İslâm alimlerinin büyük kısmın reddettiği bu iddiânın, mümkün olabileceğini savunanlar daha çok Abdullah b. Sebe’nin varlığını reddetme eğilimindedirler. Özellikle Ammar’ın Hz. Osman’a karşı mücadelesi ile Abdullah b. Sebe’nin durumunda paralellik olduğu yönünde görüşler mevcuttur. Abdullah b. Sebe konusunda İmâmiyye Şîa’sı da ona ta’n eder.[233]

İslâm tarihi kaynaklarına göre İslâm tarihi içerisinde rec’ati ilk ortaya atan kişi Abdullah  b. Sebe’dir. Aynı zamanda Sebeiyye adlı aşırı Şiî bir fırkanın da kurucusu sayılan Abdullah b. Sebe annesi Sanalı Yahudi bir köledir. Sebe Hz.  Osman döneminde Müslümanlığı kabul etmekle beraber İslâm beldelerinde sapık fikirlerin ortaya çıkmasında etkin rol oynamıştır. Abdullah b. Sebe Hz. Ali döneminde  önce kendini nebî olduğunu sonra da ilah olduğunu iddiâ etmiştir. Bu gâlî düşüncelerinden dolayı Hz. Ali tarafından sürgün edilmiştir.[234] O “insanların İsa’nın döneceğine inandıkları halde Muhammed’in döneceğini kabul etmemeleri şaşılacak şeydir, halbuki Allah ‘Ey  Muhammed Kur’ân-ı Kerîm’e uymayı sana farz kılan Allah seni döneceğin yere döndürecektir.’[235] buyurmaktadır. Binaenaleyh Muhammed dünyaya dönmeye İsa’dan daha layıktır” diyerek  rec’at fikrini ilk dillendiren kişi olmuştur. Abdullah b. Sebe daha sonra Hz. Peygamberin vâsîsinin Hz. Ali olduğunu ve Hz. Ali’nin halife yapılmayarak hakkının gasp edildiğini iddiâ etmiştir. Özellikle Abdullah b. Sebe’nin bu düşüncesi rec’at akîdesinin Şiî fırkalar içinde yayılmasının ana nedenlerinden biri olmuştur. [236]

Abdullah b. Sebe Hz. Ali’ye ilâhî bir vasıf vermiş, Hz. İsa’nın ölümünü kendine örnek alarak, ölenin Hz. Ali değil insan Sûretine girmiş şeytan olduğunu söylemiştir. Ona göre Hz. Ali, İsa’nın göğe yükselmesi gibi gökyüzüne yükselmiştir. Nasıl ki Yahudi ve Hıristiyanlar Hz. İsa’nın ölümü konusunda yalan konuşuyorlarsa aynı şekilde Hâricîler ve diğerleri de Hz. Ali’nin ölümü hakkında yalan konuşmaktadırlar. Ali de İsa gibi dönecektir. Beklenen mehdî Hz. Ali’den başkası değildir.[237]

İbn  Sebe el-Hımarî, Ali b. Ebî Talib’in ölmediğini ve bulutların üstünde olduğunu, yer ve gök arasında bulutların emrinde hareket ettiği söyler.  [238] İbn Sebe’ye göre Hz. Ali bulutlardadır, sesi şimşek, tebessümü yıldırımdır. Şimşek veya yıldırım sesi duyduklarında “Selam sana olsun yâ emira’l-mü’minin” diye selam verirler. O bir müddet sonra yeryüzüne inerek yeryüzünde adaleti tekrar tesis edecektir. Onlar gaybet, rec’at, tevakkuf, imamların ilâhî bir cüz taşıdıkları ile ilgili ilk fikirleri ortaya atmışlardır. [239] İlk imam Hz. Ali’ye ölümsüzlük sıfatı eklendiği ve rec’at edeceğini söylendiği için Şîa’nın halefleri de sonradan bunu imamlarının değişmez bir vasfı  olarak kabul etmiştir.[240]

el-Malâtî eserinde Sebeiyye’yi dört fırkaya ayırmıştır. Bunlardan birincisi Hz. Ali’nin ölmediğini, ölümün onun için söz konusu olamayacağını, diri olduğunu ifâde etmiştir. Sebeiyye’nin ikinci fırkası ise Hz. Ali’nin ölmediğini ve bulutlarda olduğunu söylemişlerdir. Bu gruptan üçüncü fırka da Hz. Ali’nin öldüğünü fakat kıyametten önce rec’at edeceğini, onunla beraber kabir ehlinin de diriltileceğini, dünyada adaleti tesis edeceğini söylemişlerdir. Sebeiyye’nin dördüncü fırkası ise Muhammed b. Ali’nin imametine inanmışlar ve onun Radvâ dağında olup ölmediğini ve diri olduğunu iddiâ etmişlerdir.[241]

Sebeiyye’ye göre Hz. Ali ölmemiştir. Ölen Hz. Ali Sûretine giren şeytandır. Bu düşünce aynen Hz. İsa’nın ölümü ile ilgili Hıristiyanların görüşüne tam bir paralellik arzeder. Kıyametten önce dünya nasıl zulüm ile dolmuşsa Hz. Ali rec’at ettiğinde zulmü bertaraf edip adaleti tesis edecektir. Onlar sadece Hz. Ali için değil genel mânâda ölülerin rec’at edeceğini de söylerler. Hımyerî bir şiirinde “ O gün döner insanlar geriye, dünyaya büyük hesaptan önce” demektedir.[242]

b- Keysâniyye

Şîa’nın genel çizgileri ile rec’at ve mehdî görüşlerini Keysâniyye’den ilham alarak kabul ettiği belirtilmektedir. Keysâniyye’nin ise fikir babalığını Muhtar es-Sakafî yapmaktadır. Bundan dolayı da Muhtâriyye olarak da adlandırılır. Muhtar, aslen Taifli olup babasıyla birlikte Medine’ye geldiği, babası Irak’a gidip “Cisir” savaşında ölünce, Hâşimoğulları’nın yanında yetiştiği rivâyet edilmektedir.[243] es-Sakafî faaliyetlerinin daha başından itibaren Muhammed el-Hanefiyye için Mehdî sıfatını kullanmıştır. Bu da daha sonra rec’at ve gaybet kavramlarının ilk tezahürleri olarak kabul edilebilir.[244] Çeşitli kaynaklarda Keysân’ın kimliği ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmüştür. Şehristânî Keysân’ın Hz. Ali’ni kölesi olduğunu ifâde eder.[245] Keysân ile Muhtar es-Sakafî’nin aynı kişi olup olmadığı konusunda da fikir ayrılığı vardır. Eski kaynaklar Keysân ile es-Sakafî’yi bir saymaktaydılar. Bunların aynı kişi olduğunu kabul edenler Keysân’ın Muhtar es-Sakafî’nin lakabı olduğunu söylemişlerdir. Günümüz araştırmacıları ise bunların farklı kişiler olduğunu kabul etmektedirler. Mezhepler tarihi kitapları esas mânâda mezhebin kurucusunun Keysân olduğunu ve Muhtar’ın Keysân’a tâbi olduğunu ifâde etmektedirler. Muhtar, Keysâniyye’nin sistematikleşmesini sağlamıştır. Şehristânî ise konuyla ilgili iki ayrı mezhepten bahseder.[246] el-Bağdâdî de Muhtar es-Sakafî ile  Keysân’ın aynı kişi olduğunu ve lakabının Keysân olduğunu ifâde eder.[247] Rivâyete göre o küçük yaşta babası tarafından Hz. Ali’ye verilmiş, o da onun başına elini sürerek “Keys, Keys” dediğini için Keysân ismi ile anılmıştır.[248]

Şîa’nın tüm gruplarında ilk üç imam hakkında nerede ise bir ittifak söz konusudur. Ancak Hz. Hüseyin’den sonra imamın kim olacağı konusu Şîadaki ilk ayrılık nedeni olmuştur.[249] Keysâniyye diğerlerinden farklı olarak imametin nass ile sabit olduğunu ve Hz. Ali’den sonra da diğer fırkaların aksine Hasan ile Hüseyin’i atlayarak direkt İbn Hanefiyye’nin imam olduğunu söylemiştir. Çünkü Basra’da Hz. Ali’nin bayrağını Hasan veya Hüseyin’den biri değil Muhammed Hanefiyye taşımıştır.[250]

Keysâniyye taraftarları Muhammed b. Hanefiyye’nin ölmediğini ve rec’at ederek yeryüzünü adaletle dolduracağını söylemişlerdir. Yine tenâsüh dini akîdelerinden biridir. Keysâni mensubu şair Kuseyyir şiirlerinde de Muhammed b. Hanefiyye’nin rec’at edeceğini söyler.[251] Muhammed Hanefiyye’nin Radvâ dağında olduğunu, kendini koruyan sağında aslan ve solunda kaplan olduğu halde, iki pınar bulunduğu, su ve bal aktığı, adaleti tesisi için rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir.[252]İbn Hazm Keysâniyye’nin Muhtar b. Ebî Abid’e mensup olduklarını ve Zeydiyye’nin bir kolu olduğunu iddiâ eder.[253]

Sebeiyye ile Keysâniyye düşünce olarak bir birlerine çok benzemektedir. Bu iki fırka arasında rec’at konusundaki temel fark Keysâniyye’ye göre imam Radvâ dağındadır ve oradan rec’at edecektir. Sebeiyye’ye göre  ise imam semâvî bir makâma yükselmiş hayatını orada sürdürmektedir, oradan rec’at edecektir.[254]

Keysâniyye’den bir grup (Ebû Amrâ’nın grubu) Hasan ve Hüseyin’in imametinden sonra kimin imam olacağı konusunda ihtilâf etmişler bir kısmı Hasan, oğlu Abdullah, Abdullah’ın oğlu Muhammed, sonra da Muhammed’in kardeşi  İbrahim’i imam olarak kabul etmişlerdir. Halife Mansûr zamanında isyan etmişler, başarısızlığa uğrayıp tevkif edilmiş ve idam edilmişlerdir. Onlar da Muhammed’in rec’at edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu grup da Hasan oğullarından pek çok kimseyi imam olarak kabul etmişler, bunlar üzerinde tevakkuf ettiklerinin de rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir.[255]

Keysâniyye’den bir grup Ebû Hâşim Abdullah b. Muhammed b. el-Hanefiyye’den sonra kardeşinin oğlu Hasan b. Muhammed b. el-Hanefiyye’nin imam olduğunu iddiâ etmişlerdir. Bunlar Muhammed b. Hanefiyye’nin rec’atini beklemektedirler. Çünkü Ebû Hâşim onu imam olarak vasiyet etmiştir. Onlar Muhammed b. Hanefiyye’nin hayata dönerek yeryüzünde hakimiyetini tesisi edeceğini iddiâ ederler. Eş’arî bu grubun kendi döneminde çölde yaşadıklarını ve Muhammed b. Hanefiyye’nin rec’atine kadar kimseyi imam olarak kabul etmediklerini ifâde eder.[256]

Keysâniyye’den bazı gruplar da Ebû Müslim Serrâc’ın ölmediğini ve bir gün Ortaya kesinlikle çıkacağını iddiâ etmişlerdir. Yine bazıları da; Abdullah b. Muâviye de diridir. İsfahan dağındadır ve ortaya çıkma gününü beklemektedir. [257]

Eş’arî Keysâniyye’nin on iki grup olduğunu söyler ve bunları Şîa’nın alt kolları arasında sayar.[258]

c- Ebû Müslimiyye

Süleyman İbn Kesîr’den sonra Abbâsî davasını başına Ebû Müslim geçerek kendisinin ehli beyt mensubu olduğunu kabul ettirmiştir. Kendisi Merv civarında ilk kez ortaya çıkmakla beraber kısa sürede Emevîler’in de güçsüzlüğünden faydalanarak kuvvet kazanmıştır. Kaynaklarda nakledildiğine göre Mecûsîler, Zerdüştler gibi diğer dinlerden de pek çok kişi Müslüman olarak intisap etmiştir. Ancak daha sonra Ebû Müslim’in öldürülmesi ile henüz yeni Müslüman olan ve İslâmî düşünceyi tam olarak idrâk edememiş bazı gruplar onun öldüğüne inanmamışlardır. Onun beklenen imam olduğunu ve ondan sonra imametin kızı Fatıma’ya geçtiğini iddiâ etmişlerdir. İshâk et-Türkî adında biri onun ölümünden sonra Mâverâünnehir’e kaçtığı ve burada kendisini Ebû Müslim’in dâîsi olduğunu ve üstadın Rey şehrinde gizlenmiş olduğunu ileri sürmüştür. Bazıları da onun Zerdüşt tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu kabul etmişler ve zamanı geldiğinde Ebû Müslim’in rec’at edeceğine inanmışlardır.[259]

d- Rezzâmiyye

Ebû Müslim taraftarları ondan sonra ihtilafa düşmüşler ve çeşitli fırkalara ayrılmışlardır. Bunlar Ebû Müslim el-Horasânî hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Rezzâmiyye, Ebû Müslim’in öldüğünü söylerken Ebû Müslimiyye onun ölmediğini, ölenin onun Sûretine giren şeytan olduğunu ve hayatta olduğunu, zamanı geldiğinde rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir. [260] Rezzâmiyye ise Rezzam b. Rızam’a[261] intisap ederek Ebû Müslimiyye’den ayrılmışlardır. Onlar rec’at’in yanında ruhun tenâsühünü de caiz görmüşlerdir.[262]

e- Harbiyye

Keysâniyye’den Abdullah b. Amr b. Harb’a müntesip fırkaya verilen isimdir. Bunlar Ebû Hişâm b. Muhammed b. el-Hanefiyye’nin, Abdullah b. Amr b. Harb’i imam olarak tayin ettiğini ve Ebû Hişâm’ın ruhunun ona intikâl ettiğini söylemişlerdir. Ancak daha sonra Harb’in yalan söylediğini anlamaları üzerine Medine’ye giderek Abdullah b. Muâviye b. Abdullah b. Ca’fer b. Ebî Talib’e intisap etmişleridir. Onun ölümü üzerine üç görüş ortaya atmışlardır. Bu gruplardan bir tanesi onun öldüğünü iddiâ ederken bir kısım fırka mensupları onun ölmediğini ve Isfahan dağlarında olduğunu ve ölmeyeceğini, Benî Hişâm’a komutanlık yapacağını, dolayısı ile günün birinde rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir. Bu konudaki son grup da yine aynı şekilde onun ölmediğini iddiâ ederken bir gün insanların idaresini eline alacağını ifâde etmişler ve onun Hz. Peygamber’in müjdelediği kâim mehdî olduğunun ifâde etmişlerdir.[263] Harbiye tenâsühe inanırken, Allah’ın ruhunun Hz. Peygamber’e oradan Hz. Ali’ye sırası ile Hasan’a, Hüseyin’e, Muhammed el-Hanefiyye’ye, oğlu Ebû Hâşim’e son olarak da Abdullah b. Amr b. el-Harb’a geçtiğini iddiâ ederler. Her biri on yedi rekat, on beş vakit namazın varlığını iddiâ etmekle beraber hiç biri namaz kılmazlar.[264]

İbnü’l-Harb’in taraftarlarından bir grup Esbât’ın (torun, şan-şeref sahibi, budun) dört olduğu ve bunların da imamlar olduğu konusunda fikir birliği içindedirler. Esbât sözünden dönmemek, hata ve yanlış yapmamak konusunda güvenilir kimselerdir. Torunlardan birisi iman ve doğruluk torunudur ki o Hz. Ali’dir. Bir torun nur ve cennette pınardır ki o Hasan’dır. Bir diğeri huccet ve musîbet torunu olan Hz. Hüseyin’dir. Son torun ise hikmetlere vakıf olacak, bulutlara binecek, rüzgarları estirecek, selleri coşturacak, Rum’un kapısını kapatacak, yönetimin yanlışlıklarını düzeltecek, yedi kat yere ulaşacak, hakka yakın ve zulme uzak duran bir kişi olacaktır. O da beklenen mehdî gerçek İmam Muhammed b. Ali el-Hanefiyye’dir. Muhammed hayatta iken bu tür özellikleri onda görmeyince ve herkesin gözü önünde ölünce, hayal kırıklığının bir sonucu olarak, onun ölmediğini, sadece arayanların kendisini bulamaması için yerine kendisine benzeyen birini koyduğunu söylemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber de kendi yatağına Hz. Ali’yi koyduğunu ifâde etmişlerdir. Allah Radvâ dağında iki aslan ve iki panterin arasında onu gizlemiştir. Bazı taraftarı da dönüşünün uzadığı kanâatini taşımaktaydılar. Atmış yıl sonunda gelmesi gerekirken gelmeyince başka tevil yolları aramışlardır. Onun hala Radvâ’da olduğunu  ve meleklerin onunla görüştüğünü söylemişlerdir. Bu konuda bir nebze de olsun hayal kırıklıklarını şiirlerle ifâde ettiler.[265]

f- Kerbiyye

Ebû Kerb ed-Darîrî’ye mensup olanlara verilen addır. Onlara göre Muhammed b. el-Hanefiyye kâim  mehdîdir ve ona bu adı Hz. Ali vermiştir. el-Hanefiyye  ölmemiştir, ölemez de hatta bu mümkün değildir. Hanefiyye’nin Radvâ dağında hayatta olduğunu iddiâ ederler. Sağında aslan solunda kaplan onu korumaktadır. Hurûc edeceği zamânâ kadar orada bulunacaktır. Şu an gaybet halindedir ve zamanı gelince rec’at edecektir. Ondan sonra bir imam yoktur, olması da caiz değildir. O dönünceye kadar bâkî imamdır.[266]

g- Hâşimiyye

Hâşimiyye’den bir grup Ebû Hâşim’in çocuğu olmadığı için Abdullah b. Amr b. Harb el-Kindî’yi vâsî tayin ettiğini söylemişlerdir. Ebû Hâşim’in ruhunun ona hulûl ettiğini belirtmişlerdir. Abdullah’a mensup olanlar da bedenleri bir elbise olarak görüp tenâsühü kabul etmişlerdir. Ödül ve cezanın yeni bedenlenme ile alakası olduğunu söylemişlerdir.[267]

h- Mubârekiyye

İmam Ca’fer’den sonra imametin oğlu İsmâil’e geçtiğini ve onun hayatta iken ölmediğini iddiâ edenlerden bir gruba Mubârekiyye dendiği ifade edeilmitir. Bunlar da İsmâil’in rec’at edeceğini ifâde etmişlerdir.[268]

i- Hâbıtıyye-Hadesiyye

Ahmet b. Hâbıt ve el-Fazl el-Hadesî taraftarlarının oluşturduğu gruplardır. Bunlar aynı zamanda Mutezilî Nazzâm’a intisab etmiş kişilerdir. Şehristânî’ye göre bunlar öncelikle mesih konusunda Hıristiyanlar ile aynı görüştedirler ve mesihe ilâhî vasıflar yüklerler.  Allah insanoğlunu bu dünyadan başka bir yerde yaratmış sonra orada sevap işleyenleri nimetlendirmiş, isyan edeni azaba düçâr etmiş ve bazı konularda itâat ederken bazı durumlarda isyan edeni ise dünyaya göndererek beden elbisesini giydirmiştir. Bazılarını insan bazılarını hayvan şeklinde günahlarına nispeten teşekkül ettirmiştir. Ve daha sonrada amellerine göre defâatle dünyaya gelip gitmişlerdir. Bunların tenâsüh konusunda kelamcılar, felsefeciler ve Tenâsühiyye’nin sözlerini mezcettikleri belirtilmiştir.[269]

j- Sümeniyye

Ruhun çeşitli şekillerde rec’at edeceğine kanidirler. İnsan ruhu bir köpek bedeninde rec’at edebilirken, bir köpeğin ruhu insan bedeninde tekrar dünyaya gelebilir.[270]

k- Hattâbiyye

Ebû Hattâb Muhammed b. Ebî Zeyneb el-Esedî (Beni Esed’in kölesi) mensup olanlara verilen addır. İmam Ca’fer’in ilah olduğunu söylemişler, bu söz Ca’fer’e ulaşınca onları lanetlemiş ve tart etmiştir. Onlara göre “asıl”, insanın kemâl ile donatılmış hali olup insan kemâl derecesine ulaştığında melekûta rec’at etti denir. İmamlarının ilahlar derecesine ulaştığını iddiâ etmişlerdir. Dünyanın sonsuz olduğuna inanarak ahireti inkâr etmişlerdir. Mükafat ve ceza dünyadadır. İnsanlar defâatle dünyaya rec’at ederek tekrar bedenlenir. [271] Bu fırkanın beş gruptan oluştuğu belirtilmiştir. İmamların konuşan peygamberler olduğunu iddiâ ederler. Allah yarattıklarına biri konuşan diğeri sâmit (susan) iki elçi gönderir. Hz. Muhammed natık, Ali sâmit elçidir. Onlar şuan hayattadırlar. Ebû Hattâb’ın nebî olduğuna ve ona inanmanın farz olduğunu iddiâ etmişler. İmamları ilahlar olarak görmüşler, Hz. Hüseyin’in çocuklarının Allah’ın oğulları ve dostları olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ca’fer b. Muhammed’in ilah olduğunu ama Ebû’l-Hattab’ın ondan daha büyük olduğunu iddiâ ederler.[272]

l- Muammeriyye (Ma’meriyye)

Eş’arî Muammeriyye’yi Hattâbiyye’nin bir kolu olduğunu ifâde eder. Ebû Hattab’dan sonra  Muammer denilen birinin olduğunu ifâde ettiler. Ona da diğerine ibadet ettikleri gibi ibadet ettiler. Dünyanın ebedî olduğunu iddiâ ettiklerini söylemiştir. Cennetin insanın nimet ve afiyette olduğu, Cehennemin de bunun tam tersi olduğu dolayısı ile insanın hak ettiği ödül ve cezayı yaşamak için dünyaya defâatle rec’at edeceğini kabul etmişlerdir. Onlara göre ölüm yoktur sonuçta ruhlar melekût alemine yükselinceye kadar bu devam eder.[273] a

m- Bezîğıyye

Bezîğ b. Musa taraftarlarına verilen addır. Ca’fer b. Muhammed’in Allah olduğunu iddiâ ederler. Onlardan olan bir kimsenin ölmediğini melekût alemine yükseldiğini söylerler.[274]

n- Umeyriyye

Umeyr b. Beyân el-Iclî’ye mensup olanlara verilen addır. Kendi mensuplarının ölmediğini söyleyen fırkalara karşı çıkarken sadece imamların ve nebîlerinin ölmeyeceğini iddiâ ederler. Aynı zamanda Ca’fer’e taparlar. [275]

Kutsal Ruh’un İmamdan İmama Geçtiğini İddia Edenler

Eş’arî, Ruhu’l-Kudüsün –ki bu Allah’tır- Hz. Peygamber’de bulunduğunu iddiâ eden ve ondan sırasıyla Hz. Ali’ye, Hasan’a, Hüseyin’e, Ali b. Hüseyin’e, Muhammed b. Ali’ye, Ca’fer b. Muhammed’e, Musa b. Ca’fer’e, Ali b. Musa’ya, Muhammed b. Ali’ye, Ali b. Muhammed’e, Hasan b. Ali’ye, Muhammed b. Hasan’a  geçtiğini ve hepsinin ilah olduğunu, ölmediklerini kabul eden bir gruptan bahsederken bunları herhangi bir isimle isimlendirmemiştir.[276]

o- Keyyâliyye

Ahmet b. Keyyâl’e mensup olanlara verilen addır. Ahmet b. Keyyâl, Ca’fer Sâdık hakkında bazı gulat düşünceleri yaymaya kalkmış ancak İmam Ca’fer’den beklediği iltifatı göremeyince önce kendini imam olarak ilan etmiş, sonra da kendisinin kâim mehdî olduğunu iddiâ etmiştir. Bu gruba göre insan ruhu en süflî hallerden en ulvî hallere doğru devamlı bir yolculuk halindedir. Bundan dolayı da devamlı bir devir söz konusudur. Kâim mehdî rec’atiyle (İmâmiyye genelde rec’at ile zuhûru aynı mânâda kullanmıştır. Zuhûr gaybetteki imamların bir mânâda rec’atini ifâde eder) insanlık tekâmülünü tamamlayacaktır. [277]

p- Mufavvıza

Eş’arî on beşe ayırdığı gulat fırkalarından isim vermeden[278] son bir fırkadan daha bahseder ki, onların Hz. Ali’nin bulutlarda olduğuna inandıklarını ifâde eder. Bu fırka ile alakalı rec’at fikrinden bahsetmese de bu görüşün bir rec’at düşüncesini benimseyenler tarafından kabul edildiği aşikardır. Zira bazı gâlî fırkalar Hz. Ali’nin ölmediğini bulutlarda olduğunu ve şimşek ve yıldırımın onun fiillerinden olduğunu ve zamanı gelince rec’at edeceğini söyledikleri görüş ile paralellik arz eder.[279]

r- İsmâilîyye-Sebeiyye

Yedi imam tanıdıklarından dolayı aynı zamanda Sebeiyye olarak da adlandırılan İsmâilîyye,[280] İsnâaşeriyye Şîa’sında altıncı imam Ca’fer-i es-Sâdıktan sonra kimin imam olacağı konusunda düşülen görüş ayrılığında İsmail’i imam olarak kabul etmiştir. Şehristânî İsmâil’den sonra imameti devam ettirip kendi zamanına kadar gelenlerin bu adla anıldığını ifâde etmektedir.[281] Eş’arî ise Ca’fer b. Muhammed’in öldüğünü ve ondan sonra oğlu Ca’fer b. İsmâil’in imam olduğunu iddiâ edenlere bu ismin verildiğini belirtir. Kaynaklara göre İmam Sâdık, İsmâil ölüp de cenazesi teşyî edilirken, tabutu birkaç kere indirmiş, kefenin baş tarafını açarak yüzünü açmış, onu cenazede bulunanlara göstermiştir. Böylece onun öldüğünü tespit etmiştir. Bundan anlaşıldığı kadarı ile İsmâil’in taraftarları daha o hayata iken bazı aşırı düşüncelere meyletmişlerdir. İmam Cafer, İsmail’in taraftarları arasında onun ölümsüzlüğü yönünde ölümünden önce veya sonra bir meyil görmüş olacak ki, onun öldüğünü taraftarlarına da açık bir şekilde göstermek istemiştir.[282] Ancak buna rağmen taraftarları İsmâil’in ölmesinin söz konusu olmadığı belirtilmiştir.[283] Gün gelecek imam olarak onların başındaki yerini almak için rec’at edecektir. Zira bu konuda nass ve Ca’fer b. Muhammed’in vasiyeti vardır. Ca’fer es-Sâdık’ın büyük oğlu İsmâil, İmam Ca’fer daha hayatta iken ölmesi sonucu İsmâilîler nassın değişmeyeceğini ve İsmâil’in imam olduğunu iddiâ etmişlerdir. Hatta İsmâil’in ölmediğini ve Abbâsîlerden gizlenmek için takiyye yaptığını ifâde etmişlerdir.[284] İsnâaşeriyye Şîası ise imametin Ca’fer’in diğer oğlu Musa Kâzım’a geçtiğini savunmuşlardır. İsmâilîler imam olarak İsmâil’in oğlu Muhammed’i kabul etmişlerdir. İsmâilîyye de Muhammed b. İsmâil’in ölümünden sonra iki gruba ayrılmıştır. Bir grup Muhammed b. İsmâil’in ölmediğini ve rec’at edeceğini söylemiştir ki bu gruba Karâmita denmiştir. Karâmita’dan ayrılan bir  grup daha sonra Fatımî Devleti’ni kurmuştur. el-Muntazır Billâh’ın ölümünden (H. 487) sonra İsmâilîler iki gruba ayrılmıştır. İsmâilîler imamlarının rec’at edeceğini söylemişlerdir.[285]

İsmâilîler’den bir grup İsmâil’den sonra imametin Abdullah Eftah’a geçtiğini onun rec’at edeceğini ileri sürmüşlerdir. Çünkü İsmail ölmüş ve kendinden sonra imam olacak bir evlat bırakmamıştır.[286]

Mezhepler tarihi kaynaklarına göre İsmâilîyye haşri, cennet ve cehennemi reddederek tenâsüh düşüncesini benimsemiştir. Onlara göre insanların yaptıklarının ödül ve cezası bir sonraki hayatlarında bedenlenmelerine göre belirlenir. [287] İsmâilîyye kendi inançları dışındaki insanların ruhlarının hayvan bedenleri ile bedenleneceğini de ifâde etmişlerdir.[288]

1- Vâkıfa/Memtûriyye

İsmâilîyye’den bir grup İsmâil’den sonra imametin babasının “Sizin yedinciniz kâimdir, dikkat edin o Tevrat sahibinin isimidir” kavlince kâim imam olarak Musa’nın ölmediğini ve rec’at edeceğini iddiâ etmiştir.[289] Yeryüzünün doğusundan batısına sahip olacağını, böylece zulümle dolmuş olan dünyaya adalet getireceğini iddiâ etmişlerdir. Ca’fer’den sonra oğlu Musa imamdır. Bu gruba el-Bağdâdî aynı zamanda Memtûriyye[290] de denildiğini belirtirken Eş’arî Musa b. Ca’fer’de vakfettiklerinden dolayı Vâkıfa olarak da adlandırıldığını ifâde eder.[291] Yine bu gruptan Mûsâiyye ya da Mufaddaliyye adı verilen bir grubun Musa b. Ca’fer’in ölümü hakkında görüş beyan etmediklerini ve ölüp ölmediğini bilmediklerini ancak başka biri imam olarak ortaya çıkıncaya kadar onu imam olarak kabul edeceklerini söyledikleri belirtilmiştir. [292]

2- Karâmita

Eş’arî Karâmita’nın Hz. Ali’nin imamlığını nass ile kabul ettiklerini ifâde etmiştir. Onlar sırası ile Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Ali Zeynelâbidîn, Muhammed Bâkır, Ca’fer Sâdık ve ondan da torunu İsmâil’in oğlu Muhammed’in imam olduklarını kabul ederler. Ve bu sıralamanın tayin ve nass ile sabit olduğu fikrindedirler. Muhammed b. İsmâil’in ölmediğini, onun seleflerin de haber verdiği yedinci imam olduğunu ve yeryüzü hakimiyeti kurmadıkça ölmeyeceğini, uygun zamanda bunu tesis için gaybetten rec’at edeceğini iddiâ ederler.[293] Karâmita cennet ve cehennemin varlığını inkâr etmiştir. Ölenin insan değil ceset olduğunu, bir nur olan ruhun tekrar doğarak dünyaya rec’at ettiğini ifâde etmişlerdir. Tenâsühün varlığını kabul ederek ahiret ile ilgili anlatılan her şeyin bu dünyada var olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısı ile insanın yaptıklarının karşılığını sonraki yaşamlarında elde edeceğini söylerler.[294] İbn Hazm Zekeriyya Râzî’nin el-İlmü’l-İlâhî aldı eserinde de Karmatîlerin de tenâsühe inandığı ifâde edilir.[295]

İsmâilîyye’den bir grup İsmâil el-Mektûm’un ölümünden sonra onun rec’at edeceğini söylemişler. Kıyamete yakın dönecek olan mehdî nazarı ile beklemeye başlamışlardır. Bunlara Karâmîta denir.[296]

3- Vâkıfiyye

Şehristânî Vâkıfiyye’nin diğer milel kitaplarının aksine başka bir gruba izafe eder. Ona göre Vâkıfiyye Ali b. İsmâil üzerinde tevakkuf edip onun ölmediğini ve rec’at edeceğini iddiâ eden gruba verilen isimdir.[297]

4- Ka’tıyye

İsmâilîyye’den bir grup Musa’dan sonra imametin oğlu Ali b. Musa’ya geçtiğini iddiâ edenlere denir. [298] İsmâilîler ruhun hayvan bedenine girdiğine inanmamakla beraber insanların imamı tanıyıncaya kadar ölüm ile doğum arasında gidip geleceklerine inanırlar. İmamı tanıyan ruhlar ise nur alemine yükselerek bir daha dünyaya dönmeyecektir. Buradaki rec’atin bir reenkarnasyon inancı olduğu görülmektedir.[299]

5- Mübârekiyye

Bazı kaynaklar gâlî fırkaları içinde yer verdikleri başka bir fırka ile aynı ada sahip başka bir fırkadan daha bahsedeler. Bu aynı isimle anılan bu fırka İsmâil’in öldüğünü ve imametin oğlu Muhammed b. İsmâil’e geçtiği iddiâ edenlere verilen addır. Bunlar daha sonra bunun üzerinde tevakkuf  etmişler ve onun gaib imam olarak rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir.[300]

6- Müsta’liyye

el-Müsta’lî Ebî Kasım Ahmed’e nispetle bu adı almıştır. Davetin merkezi Selâhaddin Eyyûbî’nin Fatımîlerin ortadan kaldırmasından sonra Yemen’e kaydırmıştır.[301]


E- GÜNÜMÜZ İSLAM FIRKALARINDA REC’AT

Günümüzde ülkemizde veya İslâm dünyasında mevcut belli başlı İtikâdî İslâm Fırkaları’nda rec’at düşüncesi veya bu düşüncenin versiyonları çeşitli şekillerde yer almaktadır. Özellikle tenâsüh, reenkarnasyon, ruh göçü, yeniden bedenlenme gibi rec’at düşüncesinin mahsulü düşüncelerin varlığı, bu konuda gerek kadîm veya kadük mezheplerden gerekse günümüzdeki diğer İslâm mezhepleri veya diğer din ve düşüncelerden etkilendiklerini göstermesi açısından önem arz etmektedir.

1- NUSAYRÎLER

Şiî kaynaklardan mülhem bilgilere göre Nusayrîyye’nin kurucusu İbnü’n-Nusayr en-Nemîrî, İsnâaşeriyye imamlarından Ali en-Nâkî, Hasan el-Askerî, Muhammed el-Mehdî’nin imamet devrelerine ulaşmıştır. Ali en-Nâkî devrinde adı geçen imamın ilahlığını, kendisinin onun tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu ileri sürdüğü, gulüv ve tenâsühe yöneldiği, haramları helal saydığı nakledilmektedir. Bir başka rivâyette ise İbnü’n-Nusayr’in on birinci imam Hasan el-Askerî’nin babı olduğunu iddiâ ettiği, on ikinci İmam Muhammed el-Mehdî’nin gaybete girmesiyle de bablık mercîinin kendisine intikâl ettiğini iddiâ ettiği belirtilmektedir.[302]

Nusayrîlerin tenâsüh anlayışına göre evren yaratılırken kendilerinin birer yıldız olarak yaratıldığına inanırlar. Onlar işledikleri günah sebebiyle dünyaya gönderilmişlerdir. Onlara göre kâfir olan kişiler –ki bunlar Nusayrîyye’ye mensup olmayanlardır- göklere asla yükselemeyecektir. Onlar İblis’in sulbünden yaratılmıştır. Kâfir, insan Sûretinde terkip edilir ancak Allah dilediğinde onun ömrünü bitirir. Meshe uğradığı zaman bir daha insan Sûretine dönemez. Şâyet bu kişi ailesine karşı iyi ise aslan, kaplan ya da benzeri bir hayvan olarak rec’at eder. Kendisinde kuvvet ve cesaret bulur.  Eğer ailesine karşı iyi değilse ve onlara eziyet eden biri ise ayı, domuz, maymun veya benzeri rezil hayvanlardan biri olarak tekrar doğar. Bu haliyle insanlar arasında aşağı, adi ve pis bir konumdadır.[303]

Nusayrîlerin asıl inancı Ali’nin ilahlığıdır. Bu fırkaya mensup olanlar Ali’nin bizzat ilah olduğunu yahut ulûhiyyetin Ali’ye hulûl ettiğini iddiâ ederler. Onlara göre Ali mutlak mânâda gayb ve ilahtır. Ulûhiyyetin Ali’ye hulûl ettiğini, inananlara göre yaratılıştan itibaren ilahlığın hulûlünün yedi devri olduğunu iddiâ ederler. Habil, Şit ve Adem’de başlayan ilâhî zuhûr daha sonra Sam, İsmâil, Harun, Şem’ûnu’s-safâ (Butrus) ve en son ve en mükemmel olmak üzere Ali b. Ebû Talib’de zuhûr etmiştir. Başka bir düşünceye göre Allah daha önce Hâbil ismi ile Adem’de, Şit ismi ile Nuh’ta, Yusuf ismi ile Yakup’ta, Yûşâ ismi ile Musa’da, Bâtıra adıyla İsa’da ve Ali ismi ile Muhammed’de zuhûr etmiştir.[304]

Günümüzde Arap Alevîliği olarak da bilinen Nusayrîlerde ve onların yaşadıkları bölgelerde rec’at ve benzeri inançlara sıkça rastlandığı görülmektedir. Ruh göçü olarak Türkçe’de karşılığını bulan ve “insanın ölümden sonra ruhunun başka bir bedende tekrar dünyaya gelerek hayatını devam ettirmesi” olan tenâsüh ve reenkarnasyon inancı, özellikle güney bölgelerimizde yaşayan Nusayrîler tarafından geniş bir şekilde kabul edilmektedir. Onlardan bir grup bunun, fırkayı nâciye olmalarının bir sonucu olduğunu ifâde etmektedir. Ancak yine aynı bölgede yaşayan menşe itibari ile Anadolu’nun farklı yerlerinden gelen bir grup Alevî ise bu inancı reddetmektedir.[305]

Nusayrîler kendi dinlerindeki günahkârların Müslüman, Yahudi vb. inançlara mensup olarak rec’at edeceğine inanırlar. Hz. Ali’yi hiç tanımamış günahkarlar deve, katır, merkep, köpek vb. olarak rec’at edeceklerdir.[306] Nusayrîlerde yeniden dünyaya gelmede yedi kademe vardır. Bu yedi kademeden geçen mü’min (Nusayrî) ruh aslında inmiş olduğu yıldızlara yeniden yükselir. Bu nazariye aslında Babil’de neşet etmiş olup, İran inanışlarına orada da Yeni Eflatuncular ve İrfânîlere geçmiş olan ruhun yedi kat göğe yükselmesi inancının bir sentezidir.[307] Nusayrîlerde sonraki hayattaki ceza düşme olarak adlandırılır. Ancak düşme kesinlikle bir cansıza doğru olmaz. Bu düşme en aşağı mertebesi hayvan olarak bedenlenmedir. Eğer Tanrı insanın yeterli derecede ceza çektiğine kânî olursa onu tekrardan insan Sûretinde yaratır. Bu süreç insanın bir nur haline dönüşümüne kadar devam eder.[308] Aslında Nusayrîler’de görülen bu inanç cennetten kovulma allegorisinin bir benzeridir. Zira onlar insanların aslında birer yıldız olarak yaratıldığını ancak günah işlemelerinden dolayı yer yüzüne düştüğüne inanırlar. Kişinin amacı tekrar o ulvî makâma ermektir ve bu mesabeye ulaşabilmek için de defâatle dünyaya gelmesi icap etmektedir. Bu dünya bir mânâda insanın yapmış olduğu bu hatadan dolayı onun sürgün yeri ve cehennemdir.[309]

Nusayrîler ölülerini normal cenaze merasimine benzer şekilde hazırlarlar. Bunlara ilave olarak kişi eğer vasiyette bulunmuş ise vasiyet ettiği elbise kefenin altına giydirilir. Bekâr kız ya da erkeğin ellerine kına yakılır. Bazen şahsî eşyalarının bir kısmı mezarına konur. Tüm bunlar ölümle her şeyin son bulmadığını gösteren işaretlerdir.[310] Bu yöre halkına göre insan yaptığı kötülüklere karşılık ceza olarak kötürüm veya hayvan olarak bu dünyaya tekrar geleceğine inanılır. Dolayısı ile her ne kadar bu düşünce mensupları ölüm sonrası ve ahiretle ilgili, cennet, cehennem, haşir, mizan vb. kavramlara Kuran’da ifâde edildiği gibi inandıklarını söyleseler de bir muğlaklık söz konusudur.[311]

Yeniden doğmayı bir gereklilik olarak gören Nusayrîler’in en önemli gerekçesi adalettir. Onlar bazı insanların uzuvlarının eksik olması, bazılarının çok uzun yaşarken bazılarının erken ölmesi, bazıları refah ve mutluluk içindeyken bir kısım insanların fakirlik ve mutsuzlukla boğuşması vb. durumlarda adaletsizliğin söz konusu olduğunu kabul ederler. Oysa mutlak adil olan Allah’a bu adaletsizlik yaraşmayacağından, O bu adaletsizliği ortadan kaldırmak için tekrar bedenlenmeyi mümkün kılmaktadır.[312]

Türkiye’de yeniden doğmaya en bariz şekilde inanan en önemli grup Nusayrîlerdir. Özellikle Akdeniz çevresinde Adana, Mersin, Hatay üçgeni Türkiye’nin neredeyse tüm yeniden doğma iddiâlarının yer aldığı alan olmakla birlikte bu iddiâ sahiplerinin tamamı Nusayrî inancına mensup kişilerdir.[313]

Türkiye’de sadece bu bölgede görülen bu inanç bazı soru işaretlerini gündeme getirse de bu inanç mensuplarına göre aslında reenkarnasyon dünyanın her yerinde ve inancında görülür. Ancak buna inanmayan toplumlarda çocukları reenkarnasyonla ilgili söyledikleri birer deli saçması olarak görülüp bastırıldığı için zamanla reenkarnasyonun izleri de yok olmaktadır.[314]

Nusayrîler’deki yeniden doğuş inancı daha çok tenâsühe yakın durmaktadır. Ölen kimseni ruhu bir hayvan, bitki ya da bir insanda da geri dönebilir. Bundan dolayı bitkiler ve hayvanlar da dahil tüm canlılar hürmet görür. Onlara göre insan en az yetmiş kere dünyaya gelmektedir. Nusayrîlerin yaşadığı mahalle ve köylerde en az üç-beş yeniden bedenlenme örneği görülebilmektedir. Ayrıca Nusayrîlerde yeniden doğma inancına bağlı olarak ölünün ardından daha az yas tutulduğu gözlenmiştir.[315]

Yeniden bedenlenme Nusayrîler tarafından inanç esaslarından biri olarak kabul görür. Buna göre ruh ölümle bedenden ayrıldıktan sonra yeni bedenle tekrar dünyaya dönmektedir. Onlara göre beden sadece bir elbisedir. Onun hiçbir varlık değeri yoktur. Asıl olan ruhtur.  Yeni bedenlenme kişinin önceki hayatında nasıl yaşadığı ile doğru orantılıdır. Onlara göre Nusayrî mümin yıldızlar arasında yerini almadan önce yedi defa tehavvül geçirir. İnsan daha önce yaşadığı hayatta günahkar olarak yaşamışsa sonraki hayatında Müslüman veya Hıristiyan olarak dünyaya gelir. Bu hal günahlardan arınıncaya kadar devam eder. Ali’yi ilah tanıyıp ona kulluk etmeyenler fıtratlarına göre deve, köpek, katır, koyun vb. şekillerde veyahut kötü ruhlar daha necis hayvanların bedenlerinde hayat bulurlar. Onlara göre ödül veya cezanın karşılığı cennet veya cehennem değil ruhların girdikleri bedenlerin nevidir. Mesh ve neshin azabı kâfirler için devirler boyu devam eder. Muhammed el-Mehdî ortaya çıkınca onları insan şekline döndürdükten sonra öldürecektir. Onlara göre kâfirler kâim mehdînin zuhûrundan önce insan şeklinde döndürülmeleri ve azaptan kurtulmaları için tazarru ederler. [316]

Hatay bölgesinde yaşayan Nusayrîler üzerine yapılan bir araştırmada buradaki Nusayrî cemaatinin %85’inin tenâsüh inancını benimsedikleri görülmektedir. Bu inanç sahiplerinin pek çoğu kendisi veya yakın akrabalarından bir veya birkaç kişinin reenkarne olduğunu iddiâ ederek bu inançlarını delillendirmişlerdir. Tenâsühe inanmadığını kaydeden %15’lik inanç mensupları ise bu düşüncenin ilme ve mantığa aykırı olduğunu düşündüklerini, kendilerinin veya çevrelerinin benzer bir olaya şahit olmadığını iddiâ etmişlerdir.[317]

Nusayrîlerin iddiâ ettikleri reenkarne olaylarına bakıldığında çoğunun ilk ölümlerin bir cinâyet, vahşice bir ölüm ya da bir trajedinin yattığı gözlemlenmektedir. Yine en çok dile getirilen durumlardan bir tanesi de reenkarne olanların çoğunun kendini bir önceki hayatında çok önemli, zengin ya da meşhur biri olduğunu iddiâ etmeleridir. Yine yeniden doğma ile ilgili, cinsiyet değişikliği olmaması, yatağında ölen, ya da hastalıktan öle yaşlı insanların olmaması, yeniden doğanların ilk yaşamlarında genelde genç ya da çocuk yaşlarda olduklarını söylemesi, sonraki yaşamda cins değiştirmenin söz konusu olması, ölüm ile yeni yaşam arasındaki zamanın çok kısa olması, ölen kişinin ailesinin fal baktırmak veya rüya görmek yolu ile şartlandırılması gibi yeniden doğma ile ilgili bir takım kuralların gelenekselleşmiş hale geldiği görülmektedir.[318]

2- DÜRZÎLER

Şiîliğin İsmâilîyye kolundan neşet eden Dürzîlik, Fatımî halifelerinden el-Hâkim Biemrillâh el-Mansûr b. el-Azîz Billah’ın veziri Hamza b. Ali tarafından kurulmuştur. Dürzîlere göre el-Hâkim halife olduktan üç ay sonra batınî anlayışa dayalı olarak Allah’ın birliğini, marifetini yaymak üzere etrafa dâîler gönderir. İsmâilîlerin yedi devir inancına uygun olarak yedişer yıl süreyle üçer kişi tarafından yürütülen propaganda faaliyeti hilafetin yirmi birinci yılında el-Hâkim’in 1 Muharrem 408 yılında güneşin batışı ile söylediği “… Artık size hiç kimse zarar veremeyecek, şu anda artık dalalete düşürülmeyeceksiniz. Müminlerin emîri sizin için bir nizâm olacak ve gelecek günler sizlere ilâhî hikmet yağacak” sözleriyle yeni bir devrin açılışı yapılmıştır. Böylece el-Hâkim ulûhiyyete adım atarken Hamza b. Ali de bu hareketin imamı olarak tayin edilmiştir. Hamza ilk iş olarak herkesi hidâyete, davete çağırmaya başlamıştır. Dürzîler Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hakimiyetine girerken, bundan sonra sık sık Osmanlı İmparatorluğu ile sorun yaşamışlardır.[319]

Hakim Biemrillâh (h. 411) kendisine Allah’ın hulul ettiğini söyleyerek İsmâilî hareketinin başına geçti. Sonra ortadan kayboldu. Dürzîler onun ölmediği, beklenen mehdî olduğu ve rec’at edeceği iddiâsı ile İsmâilîler’den ayrılmıştır.[320] Dürzîler’de ruhun ölmesi veya dirilmesi söz konusu değildir. Kıyamet günü ruhların gelişmesinin son mertebesidir. Cennet ilâhî bilgi demektir. O içinde ölümün olmadığı gerçek hayattır.[321]

Dürzîler Hakim Biemrillâh’a Tanrı’nın hulûl ettiğini ileri sürmüşler ve onun ölmediğini, beklenen mehdî olduğunu iler sürerek İsmâilîler’den ayrılmışlardır.[322] Zaman zaman kendisini Hakim olarak tanıtan ve onun rec’at ettiğini söyleyen Dürzîlik mensupları çıkmıştır. Mesela Şam’a tayin edilen Dürzî dâîlerden olan Sükeyn Hâkim’e çok benzemesinden faydalanıp 434 (1042) yılında kendisinin Hâkim Biemrillâh olduğunu ve rec’at ettiğini belirterek Kahire’de karışıklıklar çıkmasına neden olmuştur. Yine Dürzîler’in önemli isimlerinden olan ve Dürzîliği savunmak için pek çok risale yazan Bahâeddîn 111. risalesini yazdıktan sonra gaybete girmiştir..[323]

Dürzîler’e göre Hz. Ali’ye inanmayanlar maymun, köpek veya domuz olarak rec’at edecektir.[324] Carra de Vaux Dürzîliğin kurucusu olan Hamza’nın karşı çıkmasına rağmen Dürzîler halk içindeki inançların bir kısmını Nusayrîlerden etkilenerek benimsediklerini ifâde eder.[325] Nitekim bazı kaynaklar Hamza b. Ali’nin Nusayrîleri tenâsühe inandıkları için şiddetle eleştirdiğini ifâde ederler.[326]

Onlara göre normal şartlarda sevap ve ceza ilâhî adalet kaidesine göre işlediği için insan ruhunun başka bir hayvana geçmesi zulümdür. Ruhların ilâhî adaletten yararlanabilmeleri ancak zamanın yeni bir imkân tanımasıyla gerçekleşebilir. Bu yüzden ruha şerriyle veya hayrıyla, kısalığıyla ve uzunluğuyla sadece bu hayatta tek bir beden değil, değişik zamanlarda değişik bedenler gerekmektedir. Dürzîlere göre eğer ruh insani olmayan bir beden edinirse, o zaman bu beden insanın gerçekliğinin idrâk edilmesi yönüyle, bedenin varlığının amacını alt üst eder. Diğer taraftan eğer ruh fiziksel bir vasıtadan mahrum kalırsa amaç ortadan kalkar ve mutluluğa erişemez. Çünkü mutluluk ve acının hissedilmesi sadece fiziksel dünyada olur. Dürzîlere göre ruhun tamamlayıcısı olan beden, ruhun varolmasını harekete geçirir ve onun gelişmesini sağlar. Ben vasıtası ile insan ruhu kendi varlığını elde eder. Bundan dolayı ruh, bir bedenden mahrum olamaz. Bu sebeple onu yitirdiğinde bir başkasını edinir. Beden vasıtası ile insan ruhu kendisinin bilincinde olmaya başlar. Dürzîliğin önemli isimlerinden Muktenâ Bahâeddin bir insanın bedeni olmaksızın ruhun devam edebileceğine karşı çıkar.[327]

Ruh bedenden bedene geçerek her çeşit yaşamı tecrübe eder. Böylece insan farklı zaman dilimleri içerisinde zenginliği, fakirliği, yüksek ve alt tabakaları, sağlık ve hastalığı yaşamış olur. Dürzî inancına göre eğer böyle bir nizâm söz konusu olmasaydı, insanlar arasında ilâhî adalet gerçekleşmiş olmazdı. Muktenâ Bahâeddin insanın geçmiş amellerinin değerlendirileceğini, buna göre insan ruhunun yaptıklarına göre ödüllendirileceğini ve cezalandırılacağını ifâde ederken bunun aklın ve adaletin bir gereği olduğunu söyler. Dolayısı ile önceki hayat sonrakini etkilemektedir. Ancak bu sadece maddî durumlarla ilgili olup, ruhun gelişme dönemindeki ödüllendirme ve cezalandırmaya işaret etmemektedir. Dürzîler ruhun beden değiştirmesini tekammüs nazariyesi (gömlek değiştirme) ile açıklamaktadırlar. Buna göre bir ruh insanlar arasında geçiş yaparken, devir aynı cinsler arasında olur. Erkek erkek bedenine, kadın kadın bedenine girdiği gibi  bir Dürzî ruhu ancak bir Dürzî’ye, bir Hıristiyan’ınki de ancak bir Hıristiyan’a geçer.[328]

3- YEZÎDÎLER

Klasik mezhepler tarihi kitapları her ne kadar Yezîdîliği Hâricîler’in İbâdîler kolundan ayrılmış olduğu söylenen Yezid b. Ebî Uneyse’ye nisbetle bu adla ansalar da, bu görüş fazla rağbet görmemiştir. Diğer bir görüş de Yezîdî isminin eski İran dinindeki hayır Tanrısı “İzd” veya “Yezdân” kelimesinden geldiği belirtilmiştir. Asıl mânâda Yezîdîlik İranî ve Âsûrî unsurların karışmasından ortaya çıkan bir nevi Mecûsîliği temsil ettiği belirtilmektedir. Mezhebin doğuşu hakkında gerçeğe en yakın rivâyet ise mezhebin Yezid b. Muâviye’ye nisbet edildiği ve menşeini Şeyh Adiy b. Musâfir’in oluşturduğu yönündeki görüştür. Nitekim bu topluluğun bir nur olarak gördükleri, diğer insanlar gibi doğmadığına inandıkları ve Sultan Yezid diye andıkları, Yezid b. Muâviye’den dolayı bu adla adlandırıldıkları hususu gerçeğe daha yakın durmaktadır.[329]

Yezîdîler’in inanç olarak Mani ve Zerdüşt dininden beslendiği ifâde edilmektedir. Yine bunların yanında putperestlik, Yahudîlik, Hıristiyanlık, Şamanizm, Sâbîlik vb. pek çok kültür ve dinden etkilendiği belirtilmektedir. Zira bu inançlarda iki Tanrı’nın varlığı kabul edilir ki, bunlardan biri şeytandır. Kötülükleri doğuran şeytandan korunmak, onun kötülüklerinden uzak kalmak için kendisine tapınmak gerektiğine inanılır. Zira şeytan Tanrıyla birleşmiştir. İkincisi ise aydınlığı doğuran Tanrı olan Güneş’tir.[330]

Yezîdîleri iki kutsal kitabından biri olan Kitabul-cilve’de iyilik Tanrısı Melek Tâvûs; kendi buyruklarına uyanların diğer insanlar gibi ölmeyeceğini, hiç kimsenin bu dünyada kendi belirlediği zamandan daha fazla kalamayacağını, ancak kendisinin istemesi halinde kişinin ruhunu iki, üç hatta daha fazla başka bedenlerle tekrar dünyaya gönderebileceğini ve bunun evrensel bir yasa olduğunu söyler.[331]

Yezîdîlere göre Tanrı meleklerden ilki olarak şeytanı yaratmıştır. Ancak daha sonra şeytan kibre düşünce cehenneme atılmıştır. Orada yedi bin yıl kalan şeytan, pişmanlıktan o kadar ağlamış ki göz yaşlarından yedi küp dolmuştur. Allah onun bu pişmanlığını görerek bağışlamış ve onu diğer meleklere üstün kılmıştır. Tanrı ona Melek Tâvûs adını vererek onunla birleşmiştir. Göz yaşları ile dolu yedi küp Şeyh Adiy’in yeryüzünden dönünceye kadar cehennem ateşini söndürmek için orada saklıdır. Görülen o ki şeytanın Tanrı hüviyetine bürünmesi, cehennem ateşinin sönecek olması neticesinde dünyada yapılanlara karşı ödül ve ceza karşılığı ortadan kalkmış olmaktadır. Ancak yine de dünyada kötülük vardır. Cezayı hak edenler bulunmaktadır. Ölüm ötesi hayat ve cehennem ortadan kalkınca dünyada yapılan işlerin karşılığının ne olacağı muallakta kalmaktadır. İşte Yezîdîler bu paradokstan çıkmak için ödül ve cezanın yine dünyada olacağı tezini ileri sürmüşlerdir. Herkes din gününü beklerken geçmek zorunda kaldıkları, birbirini izleyen reenkarnasyonlar esnasında davranışlarının bedelini  ödeyecektir. Kötüler köpek, domuz, eşek, kısrak veya başka hayvanlar Sûretinde reenkarne olacaktır. Bunlar yaptıklarının cezasını çektikten sonra tekrar insan Sûretinde doğarlar. Eğer ölen kişi Yezîdîlerin kast sistemindeki basamaklarından birinde ise ve bulunduğu basamağın hakkını ifa etmiş ise sonraki hayatında bir üst basamakta dünyaya gelerek mükâfâtını almış olur. Eğer fakir biri ise ve hayatında iyi davranışlar içinde olmuşsa o zaman da bir derece yükselir. Bunun aksine kötü davranışlarda bulunmuşsa, insanlara zararı dokunduysa, soysuzluk etmiş, kan dökmüşse, hırsızlık veya buna benzer davranışlar içinde olmuşsa, domuz veya köpek gibi aşağılık bir halde rec’at eder. Cezayı hak eden kişi bu şekilde yedi reenkarnasyondan geçer. Sonra zor şartlarda geçinen ve kimsenin merhamet etmediği bir insan Sûretinde tekrar yeryüzüne gelir. Eğer bir insan orta halde yani iyilikleri kötülüklerine eşdeğer ise ölümünden sonra koyun, keçi veya ceylan olarak bedenlenir. Benzer hayvanların yaşamlarını yaşayan kimse tekrar insan Sûretinde doğar. Bazıları yedi kereye kadar tür ve konum değiştirir. Sonunda gayret sarfederek bir kralın veya prensin safkan atı mertebesine yükseldikten sonra ikinci kez insan Sûretinde ulaşırlar. Dolayısı ile Yezîdîler de tenâsühe inanan bir başka gruptur.[332]

Carra de Vaux İslâm Ansiklopedisi için yazdığı “Tenâsüh” maddesinde, Yezîdîlerin dünyanın sonsuz olduğuna inandıklarını, ahiret ve mahşere inanmadıklarını ifâde eder. Onlara göre Cennet ve cehennem bu dünyada vardır. Kişi yaptığı iyilik ve kötülüklerinden dolayı bu dünyada ödüllendirilir veya cezalandırılır. İnsanın en büyük idolü Şâhid b. Câr’ı her zaman göz önünde tutarak, daha iyi olmak için çaba göstermesi gerekmektedir. İnsanın görevi Azda’nın (Yezîdîlerin Tanrısı-Ahurda Mazda) ona emanet ettiği dünyayı iyileştirmek ve kendini ıslah etmektir. Azda yüce yargıçtır. O, iyi olana bir sonraki yaşamında durumunu daha da iyileştirmesini kolaylaştırır. İnsan ölümsüzdür ve kaderi önceden çizilmemiştir. Kişiler kendi kaderlerin tasarlanmasına katılırlar. Bu dünyadaki birçok büyük kişi daha önceki yaşamlarındaki işledikleri kötülüklerden dolayı daha alt düzeyde yer alır. Ya da alt düzeydeki biri üst düzeye çıkabilir. Kişi şimdiki yaşamındaki filleri ile sonraki yaşamındaki konumunu tayin eder.[333] Ruhlar insanlar veya hayvanların vücudunda veyahut birbirini yetmiş iki yıllık fasıla ile takip eden varlıklarda dolaşırlar.[334] Ölüm yokluk değil bir gömlek-beden değiştirmedir. Yezîdîler ruhun ölümsüzlüğüne inanırlar.[335] Ölen kişi eğer eceli ile ölememişse yanına en kıymetli elbiseleri, paraları, ziynet eşyaları vs. tabuta konur. Bunun mânâsı hesap vermek üzere Münker ve Nekir geldiğinde keçeyi serip onlara ekmek ve peynir ikram edecektir. Kabul ederlerse ne ala, ancak kabul etmezlerse ölü eline aldığı topuzla onları kovalayacaktır.[336] Ayrıca Yezîdîler mehdînin tekrar geleceğine de inanırlar. Ölülerine okudukları telkin duasında buna dair bir pasaj mevcuttur.[337]

4- KÂDIYÂNÎLİK

Kâdıyânîlik XIX. yüzyılın sonlarına doğru Mirza Gulam Ahmed Kâdiyânî tarafından kurulan mezhebe verilen addır. Fırka önceleri kurucusunun adından dolayı Mirzâiyye, mensup olduğu yerle ilgili olarak da Kâdiyâniyye adıyla anılmıştır. Fakat Gulam taraftarlarının resmi kayıtlarda belli olmalarını sağlamak amacıyla 1900 yılında Ahmediyye adını almıştır. Farklı isimlendirmelere rağmen mezhep İslâm dünyasında Kâdıyânîlik ismiyle meşhur olmuştur.[338]

Mirza Gulam Ahmed, 1885 yılından itibaren kendisinin bir takım özelliklere sahip olduğunu ileri sürerek tedrîcî olarak bazı iddiâlarda bulunmuştur. Aynı zamanda mezhebinde temel görüşleri olan müceddidlik, mehdî, mesih, kısmi peygamberlik ve Hinduların Krişna-Avatarı şeklinde iddiâlarda bulunmuştur.[339]

Gulam Ahmed 1891 yılından itibaren vahiyler aldığını, İsa b. Meryem’in fani bir ölümle öldüğünü ve kendisinin Müslümanların beklediği mesih ve mehdî olduğunu iddiâ etmiştir. Onun bu konudaki görüşleri şöyledir: Hz. İsa çarmıhta ölmemiştir. O öldü zannedilerek mağara şeklindeki mezara konduktan sonra kendine gelmiş ve merhem-i İsa denilen bir ilaçla iyileştirdikten sonra İncil’i yaymak ve özellikle “On İsrail Kabilesi”ni aramak üzere Keşmir’e seyahat etmiştir. Orada 120 yaşlarında ölmüş ve Srinagar’a defnedilmiştir. Bu bakımdan ahir zamanda kıyametten evvel gelmesi beklenen mesih, İsa b. Meryem değil, yaratılış bakımından ona benzeyen ancak Muhammed ümmetinden olan biri olacaktır. Üstelik Müslümanlar’ın beklediği mehdî ve mesih aynı kişidir ki o da Mirza Gulam Ahmed Kâdıyânî’dir. O hem Hz. Muhammed hem de Hz. İsa’nın manevî gücünü taşımakta olduğu için barışçıdır, cihadını kılıçla değil propaganda ile yapıp İslâm’ı yayacaktır. Öte yandan davasının doğruluğunu ispat için ileri sürdüğü deliller, kendisine indirilen vahiyler, ilhamlar ve kerametleri sebebi ile ona inanmak zarûrîdir. Yine o 1904 yılında Müslümanlar için mehdî, Hıristiyanlar için mesih olduğu gibi Hindular için de “Krişna” olduğunu ilan eder.[340]

Gulam Ahmet kendisinin Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların beklediği mehdî olduğuna dair pek çok delil ortaya koymuştur.[341] Ancak o yaşadığı dönemde kendisini mehdî olarak ilan ederken rec’at edeceğine dair herhangi bir açıklamada bulunmamıştır. Kâdıyânîlik inanç esasları açısından Eş’ariyye ve Maturîdiyye mezheplerinden çok farklı değildir. Âmentü’deki iman esaslarını aynen kabul etmektedirler. İslâm’ın şartlarında da daha çok Hanefilere tabidirler. Dolayısıyla rec’at konusunda beklenen mehdî ve mesihin geldiğini ve rec’at edecek olan mehdî ve mesihin Hz. İsa olmadığını kabul ederler. Rec’ate dair herhangi bir görüşleri bulunmamaktadır.

5- ALEVÎLER

Homojen bir yapı arz etmeyen Anadolu Alevîleri çok farklı ahiret ve ölüm sonrası düşünce mevcuttur. Çok farklı düşüncelerin ve görüşlerin olduğu Anadolu Alevîlerinde ahiret inancı net değildir. Anadolu’daki Alevîlerin üçte birinin Türk olmadığı vurgulanmaktadır. Bu üçte birlik kısmın çoğunu Zazalar ve Kürtler oluşturur. Bu gruplarında inanç olarak Nusayrîler’in inanç sistemine daha yakın durdukları belirtilmektedir. Dolayısı ile özellikle Nusayrîlik, Dürzîlik gibi yeniden doğma inancını taşıyan gruplara yakın olan Alevî grupları aynı düşünceden etkilendikleri görülmektedir. Özellikle Türk olmayan Alevîlerin, İran dinleri olan Zerdüşt, Mani, Mazdek gibi dinlerden etkilendikleri belirtilmektedir.[342]

Bir kısım Alevîler’in ahirete inanmadığını belirten İsmâil Metin bunu çeşitli şekilde Alevî büyüklerinin sözleri ile desteklemektedir. Alevilere göre dünya ve ahiret birbirlerinin muadili olduğunu belirtir. Bu düşüncedeki Alevîlere göre her şeyin başlangıcına dünya, bitimine ise ahiret denir. Mesela şarap, zina gibi durumlarda ilk önce tatlı bir lezzetin hasıl olduğu, işte bu sevincin ardından insana bir lezzet ve pişmanlık geldiği belirtildikten sonra işte bu lezzetin dünya, pişmanlığın ise ahiret olduğu kabul edildiği iddiâ edilmiştir. Halbuki bunların her ikisi de bu dünyada vaki olmaktadır.[343]

Bektâşîler de ruhun bir bedenden diğerine geçmesini ifâde eden “don” ya da “sır” kelimesini kullanırlar. Onlar tenâsüh kavramı aya benzetilirler. Bektâşîler ruhun bir bedenden diğerine girerek olgunlaştığı kanâatini taşırlar.[344] Aynı zamanda Bektâşîlerin menkıbelerinde hulûl inancına da yer verilmiştir. Allah Hz. Adem veya Hz. Ali Sûretinde hulûl etmiştir. Dolayısıyla Ali’nin ve Adem’in zuhûr etiği kişilerde aynı zamanda Tanrı da zuhûr etmiş olmaktadır.[345]

Alevî geleneğinde ortak olarak kabul gören  bazı evliyalarının başka bedenlerle tekrar dünyaya geldiği ile ilgili çeşitli menkıbeler ya da kabuller vardır. Bu konuda Hz. Ali’nin  Hacı Bektaş’ın bedeninde, Hacı Bektaş’ın da öldükten sonra Abdal Musa’nın bedeninde tekrar  dünyaya geldiği, Otman Baba’nın Hz. Ali olduğu  gibi inançlara sahip oldukları ifâde edilmiştir.[346] Özellikle Bektâşîlerin önde gelen ve tanınmış şahsiyetlerin Hz. Ali’nin ruhunu taşıdığı, evliyaların bedenlerinde defâatle bedenlendiği vurgulanmıştır.[347]

Tenâsüh inancı İmâmiyye Şîa’sında şiddetle reddedilmesine rağmen özellikle Anadolu’da Aleviler tarafında canlı tutulmuştur. Bu gün Tahtacılar ve Kızılbaş Kürtler’de tenâsüh inancı bütün yönleri ile yaşamaktadır.[348] Anadolu’da muhtelif Kızılbaş zümrelerinde tenâsüh inancının değişik cephelerini sergileyen pek çok örnek bulunmaktadır. Özellikle hetarodoks kesimde bu düşüncenin yaygınlık kazanmasının nedenleri arasında atalar kültü önemli bir yer eder. Böylece Budizm’den giren tenasüh inancı atalar kültü sayesinde kendine kolayca yer bulmuştur.[349]

6- SÜLEYMAN ATEŞ

Günümüzde ilâhîyat ve diyanet camiasının rec’at ve tenâsüh fikrini kesin bir dille reddettikleri muhakkaktır. Ancak bir isim var ki hem Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olması hem de yıllardır İlahiyat Fakülteleri’nde hocalık yapmış olması açısından bu farklı görüşü dikkate şâyândır. Süleyman Ateş klasik İslâm literatüründen farklı bir şekilde bu konu hakkında muhtelif fikirlere sahiptir.

Ateş Bakara Sûresindeki “Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.[350] şeklindeki âyeti yorumlarken bu tarz âyetlerin reenkarnasyon savunucuları tarafından delil olarak kullanıldığını ifâde etmektedir. Ateş burada genel olarak İslâm alimlerinin kişinin sperm ve nutfe halini kastederek bu evrenin ölüm evresi olarak kabul ettiklerini, ancak bunun yanlış olduğunu söylemektedir. Zira sperm canlıdır ve bilinçli hareket eder. Ölüm hali ile sperm halinin değil; ruhun bedensiz halinin kastedildiğini ifâde etmektedir. Yeni bedenle dünyaya gelen ruh önceki bedenin tüm ruhu değil bilinci olduğunu söylemektedir. Dolayısı ile bir ruh bilinç ayırımı yapmaktadır. Böyle bir ayrım bir bakıma zorunlu görünmektedir çünkü başka bedende tekrar dünyaya geldiğini söyleyen kişi ile ölen kişi arasında bir iki gün bazen bir iki hafta zaman dilim olmaktadır. Oysa ruh ana rahmindeki ceninde baştan itibaren vardır. Canlılık ruhun değil şuûrun bir fonksiyonu olarak görünmektedir.[351]

Süleyman Ateş, cezayı hak eden kimselerin ruhlarını hayvan bedenlerinde tekrar dünyaya gelmesi demek olan tenâsühün kainata egemen olan evrime, bilimsel gerçeklere ve Kuran’a aykırı olduğunu ifâde etmektedir. Ruhun olgunluk kazanarak kainatın külli ruhuna katılması amaç edinilirken, bu seviyeye ulaşamayan ruhların ceza görmek için hayvan bedenine geçmeleri mümkün değilken, bunların gerekli olgunluğa ulaşması için insan bedeninde bedenlenmelerinde bir sakınca görmemektedir. Yani tenâsüh değil reenkarnasyon mümkündür.[352]

Ateş’e göre Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara[353] ve Mülk[354] Sûreleri’nde geçen ve benzeri âyetlerde, ölümün hayattan önce zikredilmesi de yine aynı sonuca götürmektedir. Buradaki ikinci dirilme ba’s ba’de’l-mevt değil dünyaya ikinci kez gelmeyi ifâde etmektedir. Ateş devamla şöyle demektedir: “Acaba burada ölümle bedenden ayrılmış ruhun, yeniden bedenlenerek bedensel hayata getirildiğine mi işaret edilmektedir? Bu takdirde ölümün hayattan önce anılması son derece uygun ve anlamlıdır. Çünkü insanın bu hayatına bir ölüm gelmiş, bu hayat bir ölümü izlemiştir. Böylece elbet ölümün önce anılması tam hikmettir.[355]

Süleyman Ateş Mü’minûn Sûresi’ndeki geçen “Nihâyet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: “Rabbim! der, beni geri gönder;” “Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır”[356] şeklindeki âyetlerle alakalı şunu ifâde etmektedir. Bu âyetlerde ruhun tekrar dünyevi bedene döndürülemeyeceği mânâsı çıkarılabilirse de, burada ruhun hiç dünyaya dönmeyeceği değil tekrar bedenleneceği zamânâ kadar bir geçit, yani bir ara zaman bulunduğu anlatılmaktadır. Âyette ruhun ba’s olunacağı kesindir. Cumhura göre bu ba’s ahirette olacaktır. Ahiret bedenlenmesi muhakkak ama acaba bu âyette olgunlaşmamış ruha bir kez daha dünyada bedenlenme fırsatının verileceği anlatılmış olamaz mı? İhtiyatı elden bırakmayan Ateş bunun imkân dahilinde olduğunu ifâde eder. Önemli olanın kıyameti inkâr etmeme olduğunu, bununla beraber bir kimsenin rec’at etmesinin ve buna inanmanın bir sakıncası olmadığını söyler.[357]

SONUÇ


Ölüm öteden beri insanlığın en çok merak ettiği olaylardan biri olarak kabul edilegelmiştir. Her canlının bir gün mutlak tadacağı bir gerçek olarak tarif edilen ölüm, insan için pek çok bilinmezleri de beraberinde ihtiva eden bir olgudur. Tarih içersinde ölüm bilinmezliğini bir şekilde aşmak isteyen insanoğlu, ölüm ile ilgili çeşitli teoriler geliştirmişlerdir. İlahi olarak tanımlanan dinler, ölümden sonra hayatın devam ettiği ve insanın dünyada yapıp ettiklerine binaen ödül yada cezayı ihtiva eden bir ötedünya anlayışını insanlara sunmuştur. Ölümün kaçınılmaz bir gerçek olarak önünde durduğu insanoğlu, insanı ruh ve bedenden müşterek bir yapı olarak kabul ederek ruhun kişinin ölümsüz yanını temsil ettiğini kabul etmiştir. Bazı toplumlarda, çalışmamızın da ana konusu olan, insanın ölümden sonra tekrar dünyaya rec’at edeceğine dair görüşler bulunmaktadır.

Araştırmanın ana konusu olan rec’at terimi, İslâm literatürü ve kaynaklarında geniş bir mânâyı ihtiva edecek şekilde kullanılmıştır. İslâm literatüründe kelime ilk kez terim manasında, Abdullah b. Sebe tarafından Hz. Peygamber’in rec’at edeceği söylenerek kullanıldığı kabul edilmektedir.[358] Yine Hz.Ömer’in de Hz. Peygamberin rec’at edeceğini söylediği rivayetler arasında yer almaktadır. Bu iki kullanımdan da anlaşıldığı üzere, daha ilk kullanımlarda kelime mesih düşüncesi ve mesihin recati ile ilişkilendirilmiştir. Daha sonra Eş’arî de Makâlât’ü-İslamiyyîn adlı eserinde Râfıza’nın rec’at hakkındaki görüşlerine yer verirken tenasüh görüşünü de rec’at başlığı altında vererek, terimi en geniş anlamı ile kullanmıştır.[359] Tüm bu etimolojik tahlillerden çıkan sonuç, aslında kelimenin bu gün kullanılan dar anlamından öte, dünyaya geri dönme ile alakalı pek çok terimi ihtiva eden şemsiye bir terim olduğudur.

Rec’at ruhsal ve bedensel olarak pek çok geri dönüş inancını ihtiva eden bir terim olarak karşımıza çıkmaktadır. Rec’at tanımı içine giren geri dönüşleri şu şekilde sıralayabiliriz.

a- Rec’at kelimesinin terim olarak ifade ettiği anlamlardan ilki, Şiî düşüncede kendine yer bulmuş olan kıyametten önce toplu dirilme olayıdır. Zira TDV İslâm Ansiklopedisi’ndeki aynı adı taşıyan maddede özellikle bu konu işlenmiş, terim Şîa’nın kullandığı manaya hasredilmiştir. Bu genel itibariylr İmammiyye olarak da adlandırılan İsnâaşeriyye Şîa’sının bir akidesidir.

İsnâaşeriyye Şîa’sının müstakil bir fırka olarak gelişmesiyle, rec’at ayrı bir anlam kazanmış ve “imamlar ile onlara zulmedenlerin kıyamet kopmasından önce diriltilip yeniden dünyaya gelmesi” şeklinde tanımlanmıştır.[360] Bu mânâda rec’atin ilk kez ne zaman ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte bunun hicrî IV (X.) yüzyılın ikinci yarısında sonra neşet ettiği belirtilmektedir. Çünkü mezhebin dört temel hadis külliyatından ilki olan  Küleynî’nin el-Kâfî’sinde buna dair bir rivâyete yer verilmemiştir. Rec’ati bir inanç şekli olarak ortaya koyan Şeyh Sadûk fırkanın inançlarına dair yazdığı risalesinde rec’ati kıyametten önce dünyaya toplu dönüş olarak açıklamış, ve bunun tenâsühle ilgisi olmadığını ifâde etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de rec’atle ilgili deliller olduğunu söyleyerek bunu âyetlerle açıklamaya çalışmıştır.[361] Şerif Murtazâ rec’at konusunda Müslümanlar ve muvahhidler arasında fikir ayrılığının söz konusu olmadığını ifâde eder. Ona göre rec’atin mümkünlüğü konusunda da bir problem yoktur. Çünkü yoktan yaratan Allah, cevheri hayli hayli vücuda getirebilir. Bu konuda olabilecek yegâne ihtilâf ancak bedenlerin tekrar var edilmesinde ayniyetin vacip olmamasındadır. O da zorunlu değildir. Allah kişiyi istediği şekilde tekrardan var edebilir.[362]

Rec’at Şîa’nın en önemli akîdelerinden biridir. Hatta Şiî imamlar rec’ate inanmayanın kendilerinden sayılmayacağını ifâde etmektedirler. Şîa’nın önemli isimlerinin pek çoğu bunun hak olduğunu ve insanların kıyametten önce rec’at edeceklerini ifâde etmişlerdir.[363] İmâmiyye’nin rec’at ile ilgili olarak bu dirilmenin bedenî olup olmayacağına dair pek bilgi olmamakla beraber, bazı düşünürler bunun bedenî bir dirilmeyi kapsamadığı görüşündedir. Bunun bir tür rûhânî bedenlenme olduğu ifâde edilmiştir. Bazıları da ruhun her şekli alabildiği ön kabulü ile, bu bedenlenmenin de bir şekle müntesip vuku bulacağını ama bu şeklin keyfiyetinin bilinmediğini vurgulamıştır. Bu dirilmede iyilerin ruhları isterlerse dünyada sahip oldukları eksiklikleri hâvî bir şekilde bedenlenirken, isterse kemâl bir şekilde bedenlenebilecektir. Ancak bu bedenlenmede kendilerinden hesap sorulacak kötüler ise son derece çirkin bir vaziyette ya da alçak hayvanlar Sûretinde görüneceklerdir.[364]

b- İkinci olarak rec’at genel olarak mehdi olduğu düşünülen kişilerin, ya da karizmatik liderin geri dönmesi etmesi anlamında kullanılmıştır. Bu da iki şekilde karşımıza çıkmaktadır. Birincisi bu liderin öldüğü ama zamanı geldiğinde beklenen mehdi olarak rec’at edeceği düşüncesidir. İkinci olarak ise beklenen kişinin ölmediği, taraftarlarınca bilinen ya da bilinmeyen bir mekânda bunduğu ve zamanı gelince zuhur edeceği inancıdır. Bu kişinin mutlak mânâda bir mehdi olması gerekmemekte, karizmatik bir liderin de mehdi olarak vasfedilmeksizin rec’at edeceğine dair görüşler vardır. Şunu da ifade etmek gerekir ki tüm mehdilerin rec’at edeceğine dair bir görüş yoktur.

Mehdî inancı tarihin her döneminde ve her kültürde görülen bir düşüncedir. Mehdî kurtarıcı fikrinin menşe olarak Sümerler’de doğduğu Babil ve Mısır’da gelişimine devam ettiğine yönelik iddiâ sahipleri, buna delil olarak Mezopotamya’da Tanrı’nın kendinin veya göndereceği bir hükümdarla dünyayı düzelteceği inancının yaygın olmasını gösterir.

Mehdîlik fikrinin İslâm alemindeki seyrine bakılarak ilk olarak neşet ettiği yerin Kûfe olduğu iddiâ edilmektedir. Zira Şiîler’in beşiği olan Kûfe’de pek çok düşünce tartışılmakla beraber, Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecûsîlik gibi dinler de tartışma konusu yapılmıştır. Burası çeşitli yerlerden gelenlerden oluşan kozmopolit bir kent olarak kurulduğu için, dışardan gelen fikirler kolay yayılma imkânı bulmuştur. Mitolojik inançlar, felsefî akımlar burada kabul görmüştür. Aynı zamanda Şiîler’in uzun süredir maruz kaldıkları haksızlıklar, kendilerinde intikam hisleri doğurmuş ve haksız yere ölen ya da öldürülen imamlarının ölmediği düşüncesine yönelmelerine sebep olmuştur. İslâm tarihinde resmi otoriteye karşı ayaklanan gruplar, bunu başaramadıklarında veya liderlerinin ölmesi ve öldürülmesi durumunda da yine aynı yola başvurmuşlar, liderlerinin tekrar döneceğini söylemişlerdir.

İslâm kaynaklarında mehdî kelimesi hem peygamberin kıyametten önce geleceğini bildirdiği hem de Hulafa-i Râşidîn veya Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz gibi tarihî etkinliği çok olan kimseler için bir şeref unsuru olarak kullanılmıştır. Mehdî kavramı rec’at fikri ile doğrudan alakalıdır. Özellikle Şîa tarafından kabul edilen gaybet ve buna bağlı rec’at düşüncesi mehdî-mesih düşüncesinin de ilk basamağını teşkil eder. Rec’at edecek gaib imam, mehdî-mesih düşüncesinde ölmeyen mehdî-mesih’in imam olarak sistematize edilmesinden başka bir şey değildir. Şîa mehdî yerine imamı koyarak aynı düşünceyi benimsemiştir. Fonksiyonları açısından da bakıldığında her mehdînin icra ettiği fonksiyonun aynısı imama yüklenmiştir. Mehdî düşüncesi Şîa hâricînde İslâm düşüncesinde de görülmekle beraber rec’atle bağıntılı olarak Şîa’da öne çıkmaktadır.

Ehl-i Sünnet inancında da ahir zamanda gelecek ve dünyayı huzura eriştirecek bir mehdînin varlığından bahsedilir. Ancak bu mehdî Şîa inancından farklı olarak yaşamış ve var olan bir mehdîden öte, insanlar arasından bir kişinin bu görevi üstlenmesi ile gerçekleşecektir. Bu düşüncedeki Ehl-i Sünnet mensupları bu konu ile alakalı kitap ve sünnetten deliller de sunmuşlardır. Nitekim Tirmizî, Nesâî, Ebû Davûd, İbn Mâce gibi hadis kitaplarında bununla ilgili haberler bulunmakla beraber Sahîhayn’da bu tür bir haberlerin olmadığı vurgulanmıştır.[365]

Tarihte rec’at edeceğine inanılan bir mehdî ya da kişinin şimdiye kadar tekrar dünyaya döndüğüne dair bir olay vâkî değildir. Her ne kadar daha önce yaşayan kimselerin ruhlarını taşıdıklarını iddiâ edenler çıksa da bunu ispat edilmesi de mümkün gözükmemektedir. Özellikle Şîa’da rec’at edeceğine inanılan mehdî ya da kişilerin bir türlü dönmemesi de inanç mensupları arasında ihtilafa neden olmuştur. Daha önce öngörülen tarihler revize edilmiş, teviller yapılmıştı.

c- Üçüncü olarak rec’at mesihin dönüşünü kapsayacak şekilde de kullanılmaktadır. Aslında farklı bir düşünce gibi görünmekle beraber Mesih inancı da recatin bir şubesi durumundadır. Zira Abdullah b. Sebe Hz. Peygamberin’in Mesih İsa gibi göğe yükseldiğini söylemesi ve geri dönüşünü, rec’at terimi ile ifade etmesi recatin mesih kavramını da içerdiğini göstermektedir. Mamafih rec’at etmeyecek olan bir mesih düşünülemez. Dolayısı ile rec’at düşüncesinin esasları Mesih düşüncesinde de geçerlidir. Mesih de ölmeyen, bir yerde (Allah katında) yaşayan, geri dönecek deccale karşı savaşacak dünyaya adaletle hükmedecek bir karakterdir.

Mesih inancı ile ilgili olarak da iki düşünceden bahsedebiliriz. Birinci olarak Mesih daha önce gönderilmemiş, var olmayan bir kurtarıcının gelmesi mânâsında kullanılır. Bu mânâda Kur’ân’da da kullanılmıştır. Kuran’da peygamberler kendinden sonra gelecek peygamberlerden kurtarıcı vasfı ile söz etmişlerdir.[366] Kurtarıcı fikri bazen ıslahatçı bir karakter olarak karşımıza çıkarken, bazen geçmiş çağlardaki altın çağı tekrar ihya edecek bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çoğu zaman bir kral olarak karşımıza çıkmaktadır. Kralların birer mesih olarak telakkî edildiği durumlar buna örnektir. Diğer bir Mesih beklentisi ise hayır ve şer kuvvetlerin, tarihi ve sürekli mücadelesine dayanmaktadır. Allah’ın düşmanı olan şeytan bu dünyada beşerî kuvvetler vasıtası ile işlerini yürütmektedir. Zalim yöneticiler, putlara tapanlar, inkârcılar, Allah’a ortak olduğunu kabul edenler ile onlara karşı koyacak bir kurtarıcı düşüncesi oluşturur. Bu kurtarıcının da bazen tarihte yaşayan bir peygamber bazen de peygamber soyundan biri olduğu kabul edilmiştir. Mesih Yahudiler’de Hz. Davut soyundan biri olup Yahudileri kurtaracaktır. Hıristiyanlığa göre Hz. İsa Mesih olarak ikinci defa gelecek ve Tanrı’nın krallığını yeniden kuracaktır.  İslâm inancında ise Hz. İsa kıyametten önce inerek deccâlı öldürecek ve yer yüzünde İslâm’ı hakim kılacaktır. Mesih kelimesinin olumlu mânâsının yanında olumsuz mânâsı da kullanılmaktadır. Deccâl için de mesih tabiri kullanılmakla birlikte, deccâl yalancı mesihtir.

Ehl-i Sünnet düşüncesinde Mesih Hz. İsa’dır. Ehl-i Sünnet alimleri Mesihin rec’atinden sonra insanların onun ardında namaz kılacaklarını ifâde etmişlerdir. Mesihin rec’at zamanı ile ilgili net bir zamandan bahsedilmese de bazı alametlerinden bahsedilir. Mesih âşûre günlerinde, cumartesi günü, belde-i mükerreme Mekke’de, rukûn ile makâm arasında, önünde Cebrail’in “Allah için beyate” nidalarıyla gelecektir. İslâm dünyasında da mesih hakkındaki hakim görüş mesihin ölmediği ve kıyametten önce rec’at edeceği şeklindedir. Klasik mesih anlayışında Hz. İsa’nın öldürülmediği ve ölmediği dolayısı ile Allah katına yükseltildiğine inanılır. Hz. İsa’nın yerine ölen ona ihanet eden havârîdir. Bunları da Kur’ân âyetleri ile delillendirirler. Hz. İsa’yı Allah, Hz. İdris gibi kendi katına canlı olarak yükseltmiştir.

d- Dördüncü olarak ise rec’at İster tenasüh ister reenkarnasyon manasında olsun ruhun geri dönüşü anlamında kullanılmıştır. Burada da aslında geri dönen ruhtan çok şuurdur. Ruh aynı zamanda insanın düşünen, şuur sahibi bölümdür. Beden ise sadece ruhun kalıbı olarak görülmektedir. Klasik mezhepler tarihi kitapları bu mânâda rec’atin İslâm fırkaları içinde de çokça görüldüğünü ifade etmişlerdir. Birbirinden bağımsız nerede ise dünyanın dört bir yanında, tarihte ve günümüzde görülen bu tür düşünceler de rec’at terimi ile ifade edilebilmektedir. Özellikle tarihte ve günümüzde gulat ismi ile müsemmâ pek çok fırka mezkûr düşünceyi taşımaktadır.

Öncelikle rec’at düşüncesinin doğuran temellerin neler olduğu önem kazanmaktadır. Rec’at düşüncesinin oluşumunda ruh/nefs ve ölüm telakkileri önemli bir ön koşul olarak görünmektedir. Çeşitli kültür ve inanç sistemlerinde ruhun mahiyeti ve ölüm anlayışı, yeniden bedenlenme ve rec’at düşüncesinin oluşumunda birinci derecede etkilidir. Rec’at düşüncensin temelinde ruhun ölümsüzlüğü fikri yatmaktadır. Bu düşünceye göre aslolan ruhtur, beden sadece ruh için bir araçtır. Şuur, tecrübe ve olgunlaşma ruhta olur. Dolayısı ile aslında ruhun başka bir bedende yeniden hayat bulması kişinin recatini ifade eder. Zira bedenenin aynı beden olup olmaması çok da önemli değildir. Beden insanın maddî, geçici, yok olucu, fesâda uğrayıcı yanını ifade eder.

Rec’at düşüncesini benimseyen gruplarda bedenden bağımsız olarak var olan bir ruhun, ölümden sonra varlığını devam ettirdiği inancına yaygın olarak kabul görmektedir. Buna binaen ilk dönemden bu yana düşünce sistemleri ve gayri ilâhî dinlerde ortaya çıkan yeniden dünyaya gelme inancı, ilâhî dinlerin en önemli özelliklerinden biri olan ahiret inancı açısından kabul edilmez bir durumu ortaya çıkarmaktadır. Özellikle İslâm dininin sunduğu ölüm gerçeği ve ahiret inancı açısından ölen kimsenin bedenen tekrar dünyaya dönmesi veya ruhen başka bedene intikâli şeklinde bir geri dönüş mümkün değildir. Kuran, sünnet ve icmâ ile sabit olup, imanın esaslarında biri olarak kabul edilen ahiret inancına göre insan öldükten sonra, ilk sur üfürüldüğünde tüm mahlukat nihâyet bulacaktır. Ardından ikinci surla beraber toplu dirilmenin gerçekleşeceği zamana kadar ölen bir kimsenin tekrar dirilmesi veya dünyaya dönmesi söz konusu olmayacaktır. Rec’at düşüncesi, ahiret inancını yok saymanın yanında, kıyametten sonra vuku bulacak olan, Kitap ve Sünnet’te vârid olan hükümleri de yok saymaktadır.

İlahi dinlerin ortak düşüncesine göre insanlar yaptıkları eylemlerden sorumludur ve bu sorumluluğun karşılıklarını ahirette göreceklerdir. Rec’at düşüncesi nasların yanı sıra aklî ilkeler bakımından da çelişkiler doğurmaktadır. Her şeyden önce insan bilincinin sürekliliği ve kişisel kimliğin korunması, hem klasik hem de çağdaş felsefî ve psikolojik yaklaşımlar açısından temel bir ön kabul olarak benimsenmiştir. Buna göre dünyaya rec’at iddiâlarının makul olabilmesi için insanın, şu anda neticesini yaşadığı öne sürülen önceki hayatını hatırlaması gerekmektedir. Oysa ki, bu konuda bir ön kabulün olduğu toplumlar ve düşüncelerden başka hiçbir yerde insanlar, bundan önceki hayatları ile alakalı herhangi bir bilgiye sahip değillerdir. Tam tersine insanlar bambaşka bir şuûr ve benlik sahibi olduklarını hissetmektedirler. Ahlakî olarak da, insanın hatırlamadığı önceki yaşamına bağlı olarak bir ödül ya da cezaya muhatap olması doğru değildir. Kalıtımsal özellikler, insan sayısının artması gibi pek çok çelişki de yine cevap bekleyen sorular arasındadır.

Günümüzde, özellikle Türkiye’de yeniden doğmaya inanan gruplar arasında en önemli ortak noktanın çevresel faktörler olduğu görülmektedir. Zira bu tür iddiâların hepsi, yeniden doğmaya inanan gruplar arasından çıkmaktadır. Toplumun tamamına yakının inandığı bir düşünceden, orada bulunan bir kimsenin de etkileneceği muhakkaktır. Bu düşüncenin bu gruplarda inanılmama olasılığı Türkiye’nin herhangi bir yerindeki bir kişinin buna inanması kadar zordur. Zira çocuk doğduğu evde yeniden doğduğuna inandığı bireylerle birlikte yaşamakta ve kendisine bir kedi ya da köpeğe iyi davranmasını, onun dedesi, amcası veya ninesi olabileceğini söyleyen bir ebeveynin eğitimiyle hayata bakmaktadır.

Yeniden doğma manasında rec’at inancının görüldüğü toplumlarda sağlam bir ahiret inancının olmadığı da görülmektedir. Her ne kadar Kuran’a ve Hz. Peygamber’e inandıklarını söyleseler de, tarihten gelen içe kapanma reflekslerinden ötürü bu konularda sağlam ve doğru bilgilerden mahrumdurlar. Bu konulardaki bilgilerinin yok denecek kadar az olduğu yapılan araştırmalarda gözlemlenmektedir.

Siyasî görüş farklılıkları da yeniden doğma manasında rec’at düşüncesinin zeminini oluşturan nedenlerden biridir. Zira bu fırkalar tarih boyunca kendilerine haksızlık edildiğini, aynı şekilde Hz. Ali’nin hakkının alındığını düşünmektedirler. İlk dönemden bu güne kadar kendilerini mazlum olarak gören gruplar, rec’at düşüncesini bir sığınak ve reaksiyonlarının neticesinde psikolojik bir savunma refleksi olarak görmüşlerdir. Ancak bu kapalı toplum inancının son dönemde modernite ile birlikte, özellikle genç nesiller arasında bir gevşeme yaşadığı muhakkaktır. Bu düşüncenin yeni sorulara ve ihtiyaçlara cevap veremediği gözükmektedir. Yine tarihi süreçte rec’at düşüncesinin devamlılık sağlamasınde en önemli unsur bu grupların dede, şeyh vb. diye andıkları din adamlarının bu inancı katı bir şekilde savunmalarıdır. Aynı bölgelerde farklı gruplarda da aynı inançlar gözlemlennmekte olup bu da gruplar arası etkileşimin olduğunu göstermektedir.[367]

Rec’at ve türevleri ile alakalı düşünceye mensup gruplarda ahiret inancı da farklılık gösterir. Örneğin Nusayrîler’de cennet ve cehennem insanın kendi içindedir. İnsan iyiyse iyi yaşam sürer, kötüyse kötü bir yaşam sürer. Ruh bedenden bedene girip süresini ya da sınavını tamamladıktan sonra Tanrı tarafından cennete ya da cehenneme gönderilir. Burada cennet kemâle ermiş insanlar için, nur ehline karışma ya da nur haline dönüşmedir. Cehennem ise bitki haline dönüşmedir.[368]

Recatin varlığını kabul eden fırkaların iddiâ ettikleri reenkarne olaylarına bakıldığında, çoğunun ilk ölümlerinde bir cinâyet, vahşice bir ölüm ya da bir trajedinin yattığı gözlemlenmektedir. Yine en çok dile getirilen durumlardan bir tanesi de reenkarne olanların çoğunun kendini bir önceki hayatında çok önemli, zengin ya da meşhur biri olduğunu iddiâ etmeleridir. Yine yeniden doğma ile ilgili, cinsiyet değişikliği olmaması, yatağında ölen, ya da hastalıktan öle yaşlı insanların olmaması, yeniden doğanların ilk yaşamlarında genelde genç ya da çocuk yaşlarda olduklarını söylemesi, sonraki yaşamda cins değiştirmenin söz konusu olması, ölüm ile yeni yaşam arasındaki zamanın çok kısa olması, ölen kişinin ailesinin fal baktırmak veya rüya görmek yolu ile şartlandırılması gibi yeniden doğma ile ilgili bir takım kuralların gelenekselleşmiş hale geldiği görülmektedir.[369]

Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki İslâm kaynaklarında rec’at edecek kişi ya da kişilerin mahiyeti hakkında net bir bilgi yoktur. Şîa’da kıyametten  önce vuku bulacak haşir mânâsındaki recatin nasıl olacağı konusunsa tartışmalar mevcut olmakla beraber bu konuda da fikir birliği yoktur. Recatin ruhî olacağını söyleyenler olduğu gibi, bedenî olacağını da söyleyenler mevcuttur. Bedenî olacağını söyleyenler içinde aslî bedenler ile haşrin olacağını savunanlar yanında yeni bedenler ile bu rec’atin vâkî olacağını söyleyenler de bulunmaktadır. Genel mânâda ise İslâm kaynaklarında rec’at, dünyaya geri dönmek olarak tanımlanmış, mahiyeti üzerine durulmamıştır. Bundan dolayı rec’at, ruhî geri dönüş, bedenî geri dönüş, farklı bedenlerde geri dönüş, şuûrun yeni bedende hayat bulması vb. pek çok mânâyı ihtiva edecek şekilde şemsiye bir terim olarak kullanılmıştır.

KAYNAKÇA

Kitaplar

Abdulbâkî, Muhammed Fuâd, el-Mu’cemü’l-müfehres li-elfâzı’l-Kurâni’l-Hakîm, Kahire, trz.

Abdulhamid, İrfan, Dirasât fî Fırak ve’l-akâidü’l-İslâmiyye, Beyrut, 1984.

Abdulhamid, İrfan, İslâm’da İtikadi Mezhepler ve Akâid Esasları, trc. M. Saim Yeprem, İstanbul 1981.

Abdulhamid, Muhsin, İslam’a Yönelen Yıkıcı Hareketler, trc. M. Saim Yeprem, Ankara, 1973.

Abdulmün’ım, Muhammed Abdurrahman, Mucemün el-Mustalahâtü’l-elfazu’l-fıkhiyye, Mısır, tsz., II.

Abdülaziz b. İbrahim es-Semini el-Musabî, Kitap Maâlimü’d-Din, Umman 1986.

Adam, Hüdaverdi, Bazı Kelâm Problemleri,  Sakarya 1998.

Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, Beyrut, 1954, III.

Ahmed Rıza, Mucemün Metnü’l-luğa, Beyrut 1958, II.

Ahmed, Mustafa, Diraset Tarihu’d-devlerti’l-Arabiyye, Bağdat, 1984.

Akkad, Abbas Mahmud, el-İnsan fi’l-Kur’ân, Mısır 1998.

Âmirî, Âyetullah İbrahim, el-İman el-Mehdi, İran, 1997.

Andrews, Ted, Reenkarnasyon Geçmiş Yaşantılar, trc. Enver Günsel, İstanbul, 2004.

Arıkdal, Ergün, Ansiklopedik Metapsişik Terimler Sözlüğü, İstanbul, 1984.

Arjomand, Said Amir, Authority and Political Culture in Shi’ism, New York 1988.

Armstrong, Alen, Tanrının Tarihi, trc. Oktay Özel, Hamide Koyukan, Kudret Emiroğlu, Ankara 1999.

Atay, Hüseyin, Ehl-i Sünnet ve Şîa, Ankara, 1983.

Aydın, Mehmet, Hıristiyan Kaynaklarına Göre Hıristiyanlık, Ankara 1995.

Aydın, Münire, (der.), Müslüman Düşünürlere Göre Ruh Kavramı, , İstanbul tsz.

Bağdâdî, Ebû Mansur Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed Temimi Abdülkahir, el-Fark Beyne’l-fırak, Beyrut 2003.

Bağdâdî, Ebû Mansur Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed Temimi Abdülkahir, Mezhepler Arasındaki Farklar, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1991,

Bağdâdî, Ebû Mansur Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed Temimi Abdülkahir, Usûli’d-dîn, Beyrut, 1981.

Bağlıoğlu, Ahmet, İnanç Esasları Açısından Dürzîlik, Ankara, 2004.

Baloğlu, Bülent, İslâm’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, Ankara, 2001.

Baybal, Sami, İbrahimi Dinlerde Mesihin Dönüşü, Konya 2002.

Bîrûnî, Ebû’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed, Tahkik mâ li’l-Hind, thk. Ali Safa, Beyrut 1983.

Bostanî, Muallim Butros, Muhitu’l-Muhit, 1983 Beyrut.

Cafer b. el-Hasen, Necmeddin Ebî’l-Kasım, el-Meslek fi Usuli’d-din, İran, tsz.

Cevad Ali, el-Mufassal fî Tarihi’l-Arab, Beyrut 1970.

Cevad, Seyyid, el-İmâmü’l-Mehdî ve Zuhûruhû, Kuveyt, 1985.

Cevherî, Ebû Nasr İsmail b. Hammad, es-Sıhah, Beyrut, 1990, I.

Coşkun, Ali, Mehdilik Fenomeni, İstanbul 2004.

Cüveynî, Ebü’l-Meali İmamü’l-Harameyn Rükneddin Abdülmelik, Kitabü’l-İrşâd ilâ Kavâtıi’l-edille fî Usuli’l-i’tikad, thk. Muhammed Yusuf Musa, Mısır 1950.

Çaycı, Sadi, Ruhçuluğa Göre Kur’ân Öğretisi, İstanbul 1986 .

Çobanoğlu, Cem, Reenkarnasyon, İstanbul 2001.

Dalkılıç, Mehmet, İslâm Mezheplerinde Ruh, İstanbul, 2004.

Denis, Leon, Gerçek Varlık Ruhtur, trc. Yavuz Keskin, İstanbul 1995.

Dozi, Raynhard, Tekmile el-Meâcimi’l-Arabiyye, trc. M. Selim en-Naîmî, Irak 1982, V.

Dugayım, Semih, Mustalihâ İlmi Kelâmi’l-İslâmiyye, Beyrut, 1998, I.

Dutt, Romesh Chunder, History of İndia, edt. Williams Jackson, I .

Ebû Hüzâm, Enver Fuad, İslamü’l-Muvahhidîn, Beyrut 2006.

Ebû Zehra, Muhammed, el-İmam es-Sâdık, Kahire, tsz.

Encausse, Papus Gerard, Reenkarnasyon, trc. Halûk Özden, İstanbul 1999.

Erdoğan, Mehmet, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1998.

Esbehanî, el-Hüseyn Muhammed, el-Müfrredât  fî Garib’l-Kur’ân, thk. Muhammed Ahmed Halefullah,  Mısır 1970.

Eş’arî, Ebû Hasan Ali b. İsmail, İlk Dönem İslam Mezhepleri, trc. Mehmet Dalkılıç Ömer Aydın, İstanbul, 2005.

Eş’arî, Ebû Hasan Ali b. İsmail, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, thk. Muhyidin Abdulhamid, Beyrut, 1995, I.

Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, İstanbul 1997.

Ezdî, Fadl b. Şâzân , el-Îzâh, Tahran, 1984.

Fahri, Macid, Tarîhu’l-felsefeti’l-İslamiyye, Beyrut 1974.

Fığlalı, Ethem Ruhi, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, İstanbul, 2001.

Fığlalı, Ethem Ruhi, İmâmiyye Şiası, Ankara tsz.

Fığlalı, Ethem Ruhi, Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), İzmir, 1986.

Firuzâbâdî, Tercüme-i Kâmûs, trc. Mütercim Ahmet Efendi, İstanbul, 1888.

Gafârî, Nasır b. Abdullah , Usûl-ü Mezhebi’ş-Şîa, y.y., 1993, II.

Gazzâlî, Ölüm ve Sonrası, trc. Hüseyin Okur, İstanbul, 2004.

Geisler, Norman L., Baker Encyclopedia of Christian Apologeticcs, Michigan, 2002.

Goldziher, Ignaz, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslam, ter. Muhammed Yusuf Musa, Beyrut, tsz.

Goldziher, Ignaz, İslam’da Fıkıh ve Akaid, trc. İlhan Başgöz, Ankara 2004 .

Gölpınarlı, Abdulbaki, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiîlik, İstanbul, 1979.

Gündüz, Şinasi, Din ve İnanç sözlüğü, Ankara, 1998

Hacı Bektaş-ı Veli, Vilâyetname, hzr. Abdulbaki Gölpınarlı, İstanbul, 1958.

Hamed, Muhammed, ed-Diyânâtü’l-Yezîdiyye, Suriye, 2002.

Hançerlioğlu, Orhan, İslâm İnançları Sözlüğü, İstanbul 1984.

Hanefî, Hasan, et-Türâs ve’t-Tecdîd, Beyrut, 1988, IV.

Harun, Abdüsselam Muhammed, Mucem Makayısü’l-luga, Beyrut, tsz., II.

Hasan el-Irakî, Ebû Muhammed Osman b. Abdullah b., Sapıklarla Dinsizlerin Çeşitli Mezhepleri, trc. Yaşar Kutluay, Ankara 1962.

Hasenî, Haşim Maruf, Usûlü’t-teşeyyu’, Beyrut, tsz.

Hatib Abdulkerim, el-Mehdiyyü’l-Muntazar ve Men Yentezırûneh, Kahire 1980.

Havfî, Ahmed Muhammed, Edebü’s-siyase Fi’l-asri’l-Ümevî, Beyrut, 1965.

Hayât, Muhammed, Kitabü’l-intisâr, Beyrut 1957.

İbn Cevzî, Ebü’l-Ferec Cemaleddin Abdurrahman b. Ali, Telbîs-ü İblîs, Kahire 1949.

İbn Haldun, Ebu Zeyd Veliyyüddin Abdurrahman b. Muhammed, Mukaddime, trc. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982, I.

İbn Hazm, Ebû Muhammed b. Ali b. Ahmed b. Saîd ez-Zahirî, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ahva ve’n-Nihal, Mısır 1317, I.

İbn Manzûr, Lianü’l-Arab, Beyrut, tsz.

İbn Sînâ, el-Adhaviyye fi’l-meâd, Beyrut, tsz.

İhsaî, Ahmed b. Zeyneddin, Kitebü’r-reca’ Beyrut 1993.

İlhan, Avni, Mehdilik, Kaynak Yayınları, İzmir 1976.

İmam Rabbânî, Mektubat (371. Mektup), trc. M. Metin Zirek, İstanbul, 2006.

İnan, Abdulkadir, Eski Türk Dinî Tarihi, İstanbul 1976.

İsfehânî, Ebû’l-Kasım Râgıb, Mutluluğun Kazanılması, terc. Lütfi Doğan, İstanbul 1974.

İsfehânî, Ebû’l-Kasım Râgıb,  Müfredat Elfâzu’l-Kurân, Şam, 2002.

İsferayînî, Ebü’l-Muzaffer İmadüddin Şahfur b. Tahir, et-Tebsîr fi’d-Din, thk. Kemal Yusuf el-Hût, 1983 Beyrut.

İsmail b. Abbad, el-Muhît fi’l-luğa, thk. M. Hasan Yasin, Beyrut tsz., I.

Kafiyeci, Muhammed b. Süleyman, Menezilü’l-ervâh, Mısır 1991.

Kâşânî, Molla Muhsin, İlmü’l-yakîn, Kum 1979, II.

Kâşifü’l-Gıtâ, Âyettullah, Caferi Mezhebi ve Esasları, trc. Abdulbaki Gölpınarlı, İran, 1992.

Kazvînî, Seyyid Muhammed, el-İmamü’l-Mehdi,  Beyrut 1987.

Kefevî, Eyyub b. Musa el-Hüseyni Ebü’l-Bekâ, Külliyât, Beyrut, 1993.

Kermî, Hasan Said, el-Hadî, Beyrut 1942, II.

Keser, İnan, Kent Cemaat Etnisite, Ankara, 2008.

Kutluay, Yaşar, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, İstanbul 2001.

Lescot, Roger, Yezîdîler, trc. Ayşe Meral, İstanbul, 2001.

Malâtî, Ebû Hüseyin Muhammed b. Ahmed, et-Tenbîh ve’r-red,  İstanbul 1936.

Mesûdî, Ebû Hüseyin Ali b. Hüseyin b. Ali, Mürûcu’z-Zeheb ve Meâdînü’l-Cevher, Mısır, 1964, II.

Metin, İsmail, Aleviliğin Anayasası, İstanbul, 1999,

Muğniyye, Muhammed Cevad,  Felsefetü’l-Mebde’ ve’l-meâd, Beyrut, 1983.

Muhammed Bâkır Meclisî, Bihâru’l-envâr, Beyrut, tsz., LIII.

Muhammedî, er-Reyyî, Mizânü’l-hikme, Kum, 1982, IV.

Mumford, Jonn, Karma Felsefesi Elkitabı, terc. Pınar Şavaş, İstanbul, 2003.

Murtazâ, Ahmet b. Yahya  b., Tabakâtü’l-Mu’tezile, Beyrut 1961.

Murtazâ, eş-Şerif , Resâilü’ş-Şerif, Kum 1984, II.

Müseyyer, Seyyid Ahmed, er-Ruh Fî Dirâsâti’l-mütekellimîn ve’l-felâsife, Kahire 1998.

Necmeddin, Ebû’l-Kasım, el-Meslek fî Usûli’d-dîn, Nşr. Rızâ Üstâdî, Meşhed, 2003.

Nedvî, Ebû’l-Hasan, el-Kâdiyânî, Cidde, 1971.

Nevbahtî, Ebû Muhammed Hasan b. Musa b. Hasan, Fıraku’ş-Şîa, Irak, 1936.

Nevbahtî, Ebû Muhammed Hasan b. Musa b. Hasan, Şiî Fırkalar, trc. Hasan Onat vd. Ankara, 2004.

Nikhilananda, Swami,  Hinduizm terc. Aslı Özer, İstanbul 2003.

Nisaburi, Ebü’l-Abbas Fazl b. Şazan b. Halil İbn Şazan, el-İzâh, Tahran 1984.

Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, İstanbul 1990.

Ocak, Ahmet Yaşar, Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, İstanbul, 1983.

Onbulak, Sinân, Ruhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, İstanbul 1975.

Râzî, Fahreddîn, İtikâdü’l-fırak, Beyrut, 1982.

Râzî, Fahreddin, Tefsîru’l-kebîr, Beyrut, 1934, VI.

Roux, Jen-Poul, Altay Türklerinde Ölüm, terc. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1999.

Sadr, Muhammed Bâkır, Tarih-u Gaybetü’l-kübrâ, Kum, tsz.

Sami, Abdurrahman, Rumûzu’l-Hikem, İstanbul 1287.

Samuk, Fevzi, Necati Ağıralioğlu, Kur’ân-ı Kerim’e Göre Meryemoğlu Mesih Hazreti İsa, İstanbul 1998.

Sarıkçıoğlu, Erkan, Dinlerde Mehdî Tasavvurları, Samsun 1997.

Sarıtoprak, Zeki, İslâm İnancı Açısındna Nüzûl-i İsa Meselesi, İzmir, 1997.

Semerkandî, Seyyid Alaeddin Ali Bin Yahya, Bahru’l-ulûm, Beyrut, tsz. I.

Semu, Azad Said, el-Yezîdîyye, Beyrut, 2001.

Şâtî’, Aişe Abdurrahman binti, el-Kur’ân ve Kazaya’l-İnsan, Kahire 1999.

Şehbenderzâde, Ahmed Hilmi, Tarih-u İslâm, İstanbul 1326.

Şehristânî, Ebu’l-Feth Taceddin Muhammed b. Abdülkerim, el-Milel ve’n-nihal, thk. Muhammed b. Ferid, Kahire, ty., I.

Şeyh Müfîd, Ebu Abdullah İbnü’l-Muallim Muhammed b. Muhammed,  Evâilü’l-makâlât, Beyrut, 1993.

Şeyh Sadûk, Ebû Cafer Muhammed b. Ali İbn Babeveyh el-Kummî, Risaletü’l- İtikidiyyeti’l-İmâmiyye, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1978.

Taberî, Ebu Cafer İbn Cerir Muhammed b. Cerir b. Yezid, Tarihu’t-Taberî, Beyrut, tsz., IV.

Tabbâre, Afîf Abdulfettah, Ruhu’d-dinî’l-İslamî,  Beyrut 1964.

Tâcirineseb, Hüseyin, Mehdilik ve İmam Mehdî, trc. Davut Duman, Ankara, 2001.

Tahir b. Ali, Muhammed, Mecmeu Bihâri’l-envâr, Medine, 1994.

Taşpınar, İsmail, Duvarın Öteki Yüzü, İstanbul 2003.

Temîmî, Ebû Mansûr, Usuliddin, Beyrut, 1981.

Teymûr, Ahmet, el-Yezîdîyye, Kahire, 1347 h.

Toker, Ali, Oniki İmam, İstanbul, 2002.

Topaloğlu, Bekir, Kelam İlmine Giriş, İstanbul 1981.

Tori, Welate, Bir Kürt Düşüncesi Yezîdîlik ve Yezîdîler, İstanbul, 2000.

Tuayme, Sabir, el-Akâîdü’l-Bâtıniyye, Beyrut, 1986.

Tuffaha, Ahmed Zeki, en-Nefsü’l-Beşeriyye ve Nazariyyetü’l-Tenasühiyye, Lübnan 1987.

Türk, Hüseyin, Anadolu’nun Gizli İnancı Nusayrîlik, İstanbul, 2005.

Uyar, Mazlum, Ahbârîlik, İstanbul, 2000.

Vloten, Gerlof Van, Emevî Devrinde Arap Hakimiyeti Şîa ve Mesih Akîdeleri, Ankara 1986.

Watt, W. Montgomery, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1981.

Wippler, Migene Gonzalez-, Ölümün Ötesi, trc.  Elif Kara, İstanbul 2004.

Yaşar, Tanıl, Çemberin İçindeki İnanış Yezidilik, İstanbul, 2008.

Yazır, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dîni Kur’ân Dili, İstanbul, 2000, I.

Yılmaz, Hüseyin, Budist Metafiziği, Ankara, 2007.

Yitik, Ali İhsan, Hint Kökenli Dinlerde Karma İnancının Tenasüh İnancıyla İlişkisi, İstanbul, 1996.

Yusuf, Seyyid Hüseyin, el-İslâm ve’t-tenâsüh, Beyrut, 1970.

Zavî, Tahir Ahmed, Tertibü’l-Gamûsu’l-Muhît, Libya 1972, II.

Zemahşerî, Esâsü’l-Belağa, thk. Mezid Naim, Şevki Muarra, Beyrut 1998.

Zemahşerî, Carullah Mahmud b. Amr, el-Keşşâf, Beyrut, 1997, I.

Zencânî, İbrahim, Akaîdü’l-İmâmiyye, Kum, 1984, II.

Zeyûr, Ali, el-Felsefetü’l-Hindiyye, Beyrut 1983.

Makaleler

Abdulhamid, İrfan, “İslâm Tefekküründe Ruh Meselesi”, trc. M. Saim Yeprem, Nesil Dergisi, II. sy. 7 Nisan 1978.

Anesaki, M., “Transmigration”, Ancyclopedia Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII.

Aşkar, Mustafa, “Reenkarnasyon (Tenasüh) Meselesi ve Mutsavvıfların Bu Konuya Bakışlarının Değerlendirmesi”, Tasavvuf, Ankara, 2000, sy.  3.

Ateş, Süleyman, “Reenkarnasyon”, Kur’ân Mesajı İlmî Araştırmalar Dergisi, 1999, sy. 13-14-15.

Aydın, Mehmet, “Şeytana Tapma”, AÜİFD, XXIII.

Bahadır, Selim, “Ölüm Üzerine Tıbbi Çeşitlemeler”, Cogito, sy.40.

Baloğlu, Bülent, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayışı”, DEÜİFD, İzmir, 1998, sy. 10.

Boydaş, Vahdi, “Ruh Göçü”, Diyanet İlmi Dergi, Ankara, 1995, XXXI, sy. 2.

Bulut, Halil İbrahim, “Şiî Fırkalarda Gaybet ve Ric’at İnancı”, İslâmiyât, 2004, VIII, sy. 1.

Calverley, E. E., “Nefs”, İA, İstanbul, 1974, IX.

Çetin, Mustafa, “Kuran Işığında Reenkarnasyon” Diyanet İlmi Dergi, XXXI, sy. 4.

Demirci, Kürşat, “Tenasüh”, İİİGYA, IV.

Fığlalı, Ethem Ruhi, “Abdullah b. Sebe”, DİA, I.

Fığlalı, Ethem Ruhi, “Yezidilik”, Türk Ansiklopesidi, XXXIII.

Gimaret, D., “Tanâsukh”, EI², Leiden, 1998, X.

Gölcük, Şerafeddin, “Reenkarnasyon”,  Diyanet Aylık Dergi, Ekim 2002.

Günaltay, M. Şemseddin, “Tenâsüh Akîdesi”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 255.

Günaltay, M. Şemseddin, “Hind ve İran-ı Kadimde Tenâsüh”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 257.

Günaltay, M. Şemseddin, “Kadim Yunanalılarla Kurun-ı Vustada Tenâsüh”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 258.

Günaltay, M. Şemseddin, “Karn-ı Âhirde Tenâsüh”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 259.

Güngör, Harun, “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler, Edt. Hasa Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Ankara, 2002.

Has, Kenan, “Dinler Tarihi Perspektifinden Tartışmalı Bir Kavram; Reenkarnasyon”, İslami Araştırmalar Dergisi, XVII, sy. 4.

Hizmetli, Sabri, “İtikadi Mezheplerin Doğuşu”, AÜİFD, XXVI.

İlhan, Avni, “Gaybet”, DİA, XIII.

Jay Weider, “Ölüm Ötesi Dönüşüm”, http://www.hermetics.org/ka-ba.html, trc. Kemal Menemencioğlu, Simya Dergisi (Alchemy Journal), II, sy. 1.

Kafesoğlu, İbrahim, “Eski Türk Dini”, Türkler,  Edt. Hasa Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Ankara, 2002.

Kırca, Celal, “İslâm Dinine Göre Reenkarnasyon”, EÜİFD, Kayseri, 1986, sy. 3.

Kocasavaş, Yıldız, “GökTanrı İnancı”  Türkler, Edt. Hasa Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Ankara, 2002.

Kohlberg, E.; “Radj’a” EI², VIII.

Long, J. Bruce, “Reincarnation” The Encyclopedia of Religion, Newyork, 1987, XII.

Öz, Mustafa, “Dürzîlik”, DİA, İstanbul, 1994, X.

Öz, Mustafa, “İmâmiyye  Şiasında Onikinci imam ve Mehdi İnancı”, MÜİFD, 1995.

Öz, Mustafa, “Nusayrîyye”, Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler ve Nusayrîler, İstanbul, 1999.

Zahir, Süleyman, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI.

Pearson, A. C., “Transmigration”, Encyclopedia of Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII.

Petrie, N. W. M. Flinders, “Transmigration”, Encyclopedia of Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII.

Salt, Alparslan, Cem Çobanlı, “Reenkarnasyon”, Dharma Ansiklopedi, İstanbul 2001.

Sever, Erol, “Yezidilik”, İA, XIII.

Şeltut, Mahmûd, “İsa’nın Ref’i”, AÜİFD,1978,  XXIII.

Thomas, N. V., “Transmigration”, Encyclopaedia of Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII.

Thamos, “Gnostisizm”, http://www.hermetics.org/Gnosis2.html.

Tuffahe, Ahmet Zeki, “Reenkarnasyon”, ODMÜİFD, trc. Metin Yasa, , Samsun, 1998, sy. 10.

Uludağ, Süleyman, “Bektaşi ve İran; Temaslar ve Bağlantılar Üzerine Müzakereler”, Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayrîler, İstanbul, 1999.

Ünverdi, Mustafa, “Kuran’da Ahiret İnancı Bağlamında Adana ve Hatay Bölgesindeki Tenasüh ve Reenkarnasyon İnancının Değerlendirilmesi” ÇÜİFD, IV, sy. 2.

Üzüm, İlyas, “Nusayrîlik”, DİA, İstanbul, 2007, XXXIII.

Üzüm, İlyas, “Rec’at”, DİA, İstanbul, 2008, XXXIV.

Vaux, Be Carra de, “Tenasuh”, İA, İstanbul 1979, XII.

Waardenburg, Jacques , DİA, “Mesih”, XXIX.

Werblowsky, R. J. Zwi, “Transmigration” Encyclopedia of Religion SE, USA, 2005, XIV.

Whitall, N. Perry, “Reincarnation”, Studies in Comparative Religion, England, 1980,  XIV.

Yasa, Metin, “Reenkarnasyon Beşeri Ruhun Ölümsüzlük Arzusunu  Tatmin Eder mi?”, OMÜİFD, Samsun, 1997, sy. 9.

Yasa, Metin, “Reenkarnasyon” OMÜİFD, Samsun, 1998, sy. 10.

Yavuz, Yusuf Şevki, “Mehdi”, DİA, 2003 Ankara, XXVIII.

Zahir, Süleyman, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI,.

Zegzûg, Muhammed Hamdi, “er-rec’a”, el-Mevsûati’l-İslâmiyyeti’l-âmme, Kahire, 2001.

“İnsanlığı Birleştiren Gerçekler”, http://www.bilyay.org.tr/default_ic.asp?kat=2&id=4.

“Varlıksal İlkeler” http://www.bilyay.org.tr/default_ic.asp?id=3&kat=2&sf=1.


[1] Orhan Hançerlioğlu, İnanç Sözlüğü, s. 544; Mustafa Çetin, “Kuran Işığında Reenkarnasyon” Diyanet İlmi Dergi, XXXI, sy. 4, s. 122.

[2] Kürşat Demirci, a.g.m, 332.

[3] Orhan Hançerlioğlu, a.g.e., s. 544; Mustafa Çetin, a.g.m., s. 122.

[4] Gerlof Van Vloten, a.g.e., s. 54.

[5] Sabri Hizmetli, a.g.m., XXVI, 676; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 34.

[6] Gerlof Van Vloten, a.g.e., s. 54.

[7] Mustafa Çetin, a.g.m., s. 126.

[8] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 87.

[9] Mustafa Çetin, a.g.m., s. 126.

[10] İbn Cevzî, Telbîs-ü İblîs, Kahire 1949, s. 80-81.

[11] M. Şemseddin Günaltay, “Hind ve İran-ı Kadimde trenasüh”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 257, s. 369.

[12] Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 142.

[13] Metin Yasa, “Reenkarnasyon Beşerî Ruhun Ölümsüzlük Arzusunu  Tatmin Eder mi?”, OMÜİFD, 1997, sy. 9, s. 239.

[14] Metin Yasa, a.g.m., s. 240.

[15] Celal Kırca, “İslâm Dinine Göre Reenkarnasyon”, EÜİFD, Kayseri, 1986, sy. 3, s. 225.

[16] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 248.

[17] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 60-61.

[18] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 69-70.

[19] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 70-72.

[20] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 74; bkz. Hürriyet Gazetesi 2 Şubat 1982 tarihli sayısından naklen.

[21] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 84.

[22] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 75.

[23] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 79; bkz. Hürriyet Gazetesi 20 kasım 1988 tarihli sayısından naklen,

[24] Papus, a.g.e., s. 87.

[25] Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 879.

[26] Mustafa Ünverdi, “Kuran’da Ahiret İnancı Bağlamında Adana ve Hatay Bölgesindeki Tenasüh ve Reenkarnasyon İnancının Değerlendirilmesi” ÇÜİFD, IV, sy. 2, s. 291.

[27] Mustafa Ünverdi, “a.g.m., s. 295-297.

[28] Ahmed Zeki Tuffaha, a.g.e., s. 74-76; Metin Yasa , “Reenkarnasyon” OMÜİFD, 1998 Samsun, sy. 10, s. 445 vd.

[29] Mustafa Ünverdi, a.g.m., s. 291.

[30]“(Resûlüm!) Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar. Allah vâdinden asla dönmez. Muhakkak ki, Rabbinin nezdinde bir gün sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir. el-Hac 22/47.

[31] Avni İlhan, a.g.e., s. 30.

[32] Sabri Hizmetli, a.g.m., s. 667; Halil İbrahim Bulut, “Şiî Fırkalarda Gaybet ve Ric’at İnancı”, İslâmiyât, 2004, VIII, sy. 1, s. 140.

[33] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 291; Sabri Hizmetli, a.g.m., s. 668; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 142.

[34] Sabri Hizmetli, a.g.m., s. 668;

[35] İrfan Abdulhamid, Dirâsât fî Fırak ve’l-akâidü’l-İslâmiyye, s. 32-33.

[36] M. Şemseddin Günaltay, “Kadim Yunanlılarla Kurun-ı Vustada Tenâsüh”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 258, s. 385.

[37] Avni İlhan, a.g.e., s.28

[38] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 185.

[39] İbn Hazm el-Fasl fi’l-Milel ve’n-Nihal, Mısır 1318 h. s. 180.

[40] Hasan Hanefî, et-Türâs ve’t-Tecdîd, 425.

[41] Ignaz Goldziher, el-Akîde ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, s. 191; İrfan Abdulhamid, İslâm’da İtikadi Mezhepler ve Akâid Esasları, , s. 34.

[42] Ignaz Goldziher, a.g.e., s. 192.

[43] Ignaz Goldziher, a.g.e., s. 193.

[44] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 292; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 141-142.

[45] Nasır b. Abdullah Gaffarî, Usûl mezhebi’ş-Şîa, II, 912.

[46] Muhammed Hayât, Kitabü’l-İntisâr, Beyrut 1957, s. 95-97; Bağdâdî, a.g.e., s. 121.

[47]Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günnü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.” Âl-i İmrân 3/185.

[48] Bağdâdî, a.g.e., s. 170.

[49] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 90.

[50] Eş’arî, a.g.e., I, 119.

[51] İbn Hazm a.g.e., s. 180

[52] İbn Haldun, a.g.e., I, 561;

[53] İbn Haldun, a.g.e., I, 562

[54] Muhammed Ebû Zehra, el-İmam es-Sâdık, s. 238;  Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, , III, 246.

[55] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 28; İlyas Üzüm, “Rec’at”, DİA, XXXIV, 505; Nasır b. Abdullah Gafârî, Usûl mezhebi’ş-Şîa, II, 911.

[56] Muhammed Bâkır Meclisî, Bihâru’l-envâr, Beyrut, tsz., LIII, s. 136-138; eş-Şerif el-Murtazâ, Resailü’ş-Şerif, Kum 1984, II, 135-140; Molla Muhsin Kâşânî, İlmü’l-yakîn, Kum, 1979, II, s. 822.

[57] Nasır b. Abdullah el-Gafârî, a.g.e., II, 911.

[58] Ahmet Zeki Tuffahe, “Reenkarnasyon”, ODMÜİFD, trc. Metin Yasa, sy. 10, Samsun, 1998, s. 452-453.

[59] İlyas Üzüm, “Rec’at”, DİA, XXXIV, 505.

[60] E. Kohlberg; “Radj’a” EI², VIII, 372; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, Ankara tsz., s. 222.

[61] Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 912-913.

[62] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e., s. 240.

[63] Şeyh Müfid, Evâilü’l-makâlât, s. 77-78.

[64] Molla Muhsin el-Kâşânî, a.g.e., II, 823.

[65] İbrahim Zencânî, Akaîdü’l-İmâmiyye, Kum, 1984, II, 228.

[66] Şazân Nisaburi, el-İzah, s. 381; Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 911; Muhammed Ebû Zehra, a.g.e. s. 238; Said Amir Arjomand, Authority and Political Culture, s. 170.

[67] Şeyh Sadûk, Risâletü’l-itikâdi’l-İmâmiyye, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1978, s. 66-70; Mazlum Uyar, Ahbârîlik, İstanbul, 2000, s. 83.

[68] Neml 27/83.

[69] Kehf 18/47.

[70] Ahmed Zeki Tuffâha, a.g.e., s. 72.

[71] Bağdâdî, a.g.e., s. 65.

[72] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e., s. 249.

[73] el-Bakara  2/243.

[74] el-Bakara  2/259.

[75]Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.” el-Bakara 2/55-56.

[76] “Allah o zaman şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğullarını (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler, “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” demişlerdi” el-Mâide 5/110.

[77]Onlar,mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir” el-Kehf 18/25.

[78] en-Nahl 16/38.

[79] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 140.

[80] en-Nahl 16/39.

[81] Şeyh Sadûk, a.g.e., s. 66-72; Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 917-920.

[82] en-Neml 27/83.

[83] el-Kehf 18/ 47.

[84] Molla Muhsin el-Kâşânî, a.g.e., II, 823; İbrahim Zencânî, Akaîdü’l-İmâmiyye, II, 228.

[85] es-Secde 32/21.

[86] el-Mü’min 40/11

[87] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505.; Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 920.

[88] el-Kasas 28/85.

[89] İbrahim Zencânî, a.g.e., II, 229; Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 920.

[90] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 138-142; İbrahim Zencânî, a.g.e., II, 229-233, 239.

[91]Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler, zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir yıla kadar bıraktıkları maldan faydalanmaları hususunda (sağlıklarında) vâsîyet etsinler. Eğer o kadınlar, (kendiliklerinden) çıkıp giderlerse, kendileri hakkında yaptıkları meşru şeylerden size bir günah yoktur. Allah azîzdir, hakîmdir.” el-Bakara 2/240.

[92] Molla Muhsin el-Kâşânî, a.g.e., II, 822-823.

[93] bkz. Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, 30-144.

[94] Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 911; İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505.

[95] Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 913; Muhammed Hayyât, Kitabü’l-intisâr, Beyrut, 1957, s. 95.

[96] İbrahim Zencânî, a.g.e., II, 238-239; er-Reyyî Muhammedî, Mizânü’l-hikme, Kum, 1982, IV, 58.

[97] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505.

[98] Said Amir Arjomand, a.g.e., s. 169-171.

[99] Molla Muhsin el-Kâşânî, a.g.e., II, 824-825; eş-Şerif el-Murtazâ, a.g.e., II, 140.

[100] İlyas Üzüm, a.g.e., XXXIV, 505.

[101] Muhammed Ebû Zehra a.g.e., s. 240.

[102] bkz. Krallar 2:1-12; Malaki 5:6; Makos 9:2-13.

[103] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505.

[104] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e., s. 240-241.

[105] Eş’arî, a.g.e., , I, 119.

[106] Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, s. 222.

[107] Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e., s. 222.

[108] el-Enbiyâ, 21/95.

[109]O gün, her ümmet içinden âyetlerimizi yalan sayanlardan bir cemaat toplarız da onlar toplu olarak (hesap yerine) sevkedilirler”. Neml 27/83.

[110] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 135-136; Ahmed b. Zeyneddin İhsaî, Kitebü’r-Reca’, Beyrut 1993, s. 19.

[111] eş-Şerif el-Murtazâ, a.g.e., II, 136-137.

[112] el-Bakara, 2-258.

[113] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 136.

[114] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 136.

[115] Nasır b. Abdullah Gafârî, a.g.e., II, 925-928.

[116] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 139.

[117] E. Kohlberg, a.g.m., VIII, 371; Hasan Hanefî, a.g.e., IV, 427-428.

[118] E. Kohlberg, a.g.m., VIII, 371; Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e., s. 146.

[119]Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır”. Al-i İmrân, 3/144; Burada okunan âyetle ilgili ez-Zümer 39/30-31 veya el-Enbiya 21/34 âyetlerinin de olduğu yönünde rivâyetler mevcuttur.

[120] Eş’arî, a.g.e., I, 86; Bağdâdî, a.g.e., s. 19; Şehristânî, a.g.e., I, 36.

[121] Şehristânî, a.g.e., I,  36; Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 54; Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e., s. 146; Sabri Hizmetli, a.g.m., XXVI, 669.

[122] Avni İlhan, a.g.e., s. 37.

[123] Avni İlhan, a.g.e., s. 3 38-39.

[124] El-Kasas 28/ 85; Oysa müfessirler Bu âyetin, Mekke ile Medine arasında hicret esnasında nazil olduğu rivâyet edilmiştir. Âyette, Hz. Peygamber’in, zulme uğratılarak çıkarıldığı yurdu Mekke’ye döndürüleceğine işaret buyurulduğu belirtilmektedir. “Döndürülecek yer”den maksadın, ahirette en yüksek makam olduğu da söylenmiştir.

[125] Avni İlhan, a.g.e., İzmir, s. 31; Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 291; Nasır b. Abdullah Gaffarî, Usûl a.g.e., II, 912; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, s. 57-58; Yaşar Kutluay, s. 63; Abdülkerim el- Hatıb, el-Mehdîyyü’l-Muntazar Vemen Yentezırûneh, s. 32-33.

[126] İgnaz Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akaid, s. 253; Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 291.

[127] en-Neml 27/82.

[128] Avni İlhan, a.g.e., s. 32.

[129] Sabri Hizmetli, a.g.m., XXVI, 670.

[130] Sabri Hizmetli, a.g.m., XXVI, 670.

[131] Avni İlhan, a.g.e., s. 51.

[132] Avni İlhan, a.g.e., s. 53.

[133] Nasır b. Abdullah Gaffarî, a.g.e., II, 912; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, s. 146-147.

[134] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 504.

[135] İbn Haldun, I, 561; E. Kohlberg,  a.g.e., VIII, 371.

[136] W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesin Teşekkül Devri, s.56-57; Macid Fahri, Tarîhu’l-felsefeti’l-İslâmiyye, Beyrut 1974, s. 74.

[137] Sabri Hizmetli, a.g.m., XXVI, 666.

[138] Avni İlhan, a.g.e.,  s. 33.

[139] Yaşar Kutluay, a.g.e.,, s. 289.

[140] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 84.

[141] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 255.

[142] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 292.

[143] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 293.

[144] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 290.

[145] Jacques  Waardenburg,  “Mesih”, DİA, XXIX. 307.

[146] Avni İlhan, a.g.e., s. 33.

[147] E. Kohlberg, a.g.m., VIII, 372.

[148] Avni İlhan, a.g.e., s. 35.

[149] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505.

[150] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505.

[151] Avni İlhan, a.g.e., s. 48.

[152] Ahmed b. Zeyneddin İhsaî, a.g.e., s. 43-44.

[153] Nisa suresi 4/157-158.

[154] Ahmed b. Zeyneddin İhsaî, Kitebü’r-Reca’a.g.e., s. 43-44.

[155] Ahmed b. Zeyneddin İhsaî, a.g.e., s. 46-47

[156] Ahmed b. Zeyneddin İhsaî, a.g.e., s. 47

[157] Haşim Maruf el-Hasenî, Usulü’t-Teşeyyu’,  s. 144

[158] Muhammed Bâkır Meclisî, Bihâru’l-envâr, LIII, s. 39.

[159] en-Neml 27/83.

[160] Âl-i İmrân 3/158.

[161] Muhammed Bâkır Mecisî, a.g.e., LIII, s. 40-41.

[162] Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 82.

[163] el-Müddessir 74/1-2.

[164] Muhammed Bâkır Meclisî, a.g.e., LIII, s. 42.

[165] Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, s. 145.

[166] Bekir Topaloğlu, Kelam İlmine Giriş, İstanbul 1981,  s.  211.

[167] Avni İlhan, “Gaybet”, DİA, XIII, 410-412; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 140.

[168] Fahreddîn Râzî, İtikâdü’l-fırak, Beyrut, 1982, s. 53; Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, s. 191; Ahmed Muhammed el-Havfî, Edebü’s-siyase Fi’l-asri’l-Ümevî, Beyrut, 1965, s. 206; W. M. Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, s. 342-344.

[169] Ebû’l-Kasım Necmeddin, el-Meslek fî Usûli’d-dîn, Nşr. Rızâ Üstâdî, Meşhed, 2003, s. 280-282.

[170] Şehristânî, a.g.e., thk. Muhammed b. Ferid, Kahire, ty., I,  178.

[171] Muhammed Hamdi Zegzûg, “er-rec’a”, el-Mevsûati’l-İslâmiyyeti’l-âmme, Kahire, 2001, s. 670.

[172] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e., s. 238; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 29; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, s. 222.

[173] Muhammed Ebû Zehra, a.g.e., s. 238.

[174] İbn Haldun, a.g.e., I, 562; Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, s. 191; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 155-156.

[175] Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, s. 191.

[176] Şeyh Saduk, Risaletü’l- İtikidiyyeti’l-İmâmiyye, s. 79.

[177] Şehristânî, a.g.e., I,  173-174; Fahreddîn Râzî, İtikâdü’l-fırak, s. 53; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 149; Muhammed Hamdi Zegzûg, a.g.m., s. 670.

[178] Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 150.

[179] Bağdâdî, a.g.e., Beyrut 2003, s. 66-67; İsfarayinî, et-Tebsîr fi’d-dîn, s. 37.

[180] Eş’arî, a.g.e., I, 100; Bağdâdî, a.g.e., s. 67; Şehristânî, a.g.e., I,  174; Fahreddîn Râzî, İtikâdü’l-fırak, Beyrut, 1982, s. 53; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 150; İsfarayinî, et-Tebsîr fi’d-dîn, s. 37.

[181] Şehristânî, a.g.e., I,  178.

[182] Şehristânî, a.g.e., I,  178.

[183] Bağdâdî, a.g.e., s. 60-61; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 60; İsfarayinî, a.g.e., s. 35; Şehristânî, a.g.e., I, 182; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 331.

[184] Bu konuda Hz. Peygamberin “ O mehdînin ismi benim ismim ile babasının ismi de babamın ismi ile uygunluk arz eder” şeklinde bir hadisinin bulunduğunu iddiâ ederler. bkz. Bağdâdî, a.g.e., s. 63-65; İsfarayinî, a.g.e., s. 36; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 331.

[185] İsferayinî, a.g.e., s. 36; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 154.

[186] Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 56.

[187] İsferayinî, a.g.e., s. 38; Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, Irak, 1936, s. 80; a.g.m., s. 150.

[188] Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, Irak, 1936, s. 80.

[189] Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 152-153.

[190] Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 153.

[191] İsferayinî, a.g.e., s. 39; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 154.

[192] İbn Hazm, a.g.e., s. 181; Eş’arî, a.g.e., s. 90-91.

[193] Şehristânî, a.g.e., I,  47.

[194] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 75-76; İrfan Abdulhamid, s. 55-56.

[195] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 80.

[196] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 82-83.

[197] Eş’arî, a.g.e., I,  97; Bağdâdî, a.g.e., s. 216; Şehristânî, a.g.e., I,  161; Abdulbaki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiîlik, İstanbul, 1979, s. 137; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, Beyrut, 1981, s. 331.

[198] Eş’arî, a.g.e., I, 66;  Bağdâdî, a.g.e., s. 48-49; İsfarayinî, a.g.e., s. 32; Nevbahtî, a.g.e., s. 28-29; E. Kohlberg, a.g.m., VIII, 371; Ahmed Muhammed el-Havfî, Edebü’s-siyase Fi’l-asri’l-Ümevî, Beyrut, 1965, s. 207; Hüseyin Atay, Ehli Sünnet ve Şîa, Ankara, 1983, s. 45.

[199] Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 137; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 80.

[200] Eş’arî, a.g.e., I, 72.

[201] Şehristânî, a.g.e., I, 184; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 331.

[202] Eş’arî, a.g.e., I, 98.

[203] Eş’arî, a.g.e., I, 72.

[204] Eş’arî, a.g.e., I, 73.

[205] Eş’arî, a.g.e., I, 72; Bağdâdî, a.g.e., s. 218, 220.

[206] Eş’arî, a.g.e., I, 75; Bağdâdî, a.g.e., s. 221-222; Şehristânî, a.g.e., I, 185; Ebû Mansur et-Temîmî, Usuliddin, Beyrut, 1981, s. 233; Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 138; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 58; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 331; Hüseyin Atay, a.g.e., s. 46.

[207] Bağdâdî, a.g.e., s. 222-223; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 331.

[208] Eş’arî, a.g.e., I. 66; Ahmed Muhammed el-Havfî, a.g.e., s. 206.

[209] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 80.

[210] Nevbahtî, a.g.e.,. 83; Hüseyin Atay, a.g.e., s. 51.

[211] Bağdâdî, a.g.e., s. 228.

[212] Bağdâdî, a.g.e., s. 228-238; el-Malâtî, et-Tenbîh ve’r-red Alâ Ehli’l-hevâ ve’l-bid’a, Beyrut, 1968, s. 22.

[213] Bağdâdî, a.g.e., s. 228-238.

[214] Malâtî, a.g.e., s. 17-19.

[215] Malâtî, a.g.e., s. 12.

[216] Eş’arî, a.g.e., I, 89.

[217] Eş’arî, a.g.e., I, 136.

[218] Örneğin el-Butriyye fırkası rec’at fikrini kabul etmediğini açıkça ifade etmiş, Yakûbiyye ise bunu kabul etmemekten öte bunu kabul edenlere de karşı olduklarını ifade etmişlerdir. bkz. Eş’arî, a.g.e., I, 144.

[219] Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 206.

[220] Eş’arî, a.g.e., I, 141; Bağdâdî, a.g.e., s. 40; İsfarayinî, a.g.e., s. 27; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 148; Hüseyin Atay, a.g.e.,  s. 77-79.

[221] Eş’arî, a.g.e., I, 141-142; Malâtî, a.g.e., s. 23; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 52; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 148; İsferayinî, a.g.e., s. 28; Hüseyin Atay, a.g.e., s. 32-34; Bağdâdî, a.g.e., s. 41; İsfarayinî, a.g.e.,  s. 27.

[222] İbn Hazm, a.g.e., s. 179.

[223] İbn Hazm, a.g.e., s. 179; Bağdâdî, a.g.e., s. 41; İsfarayinî, a.g.e., s. 27, Hüseyin Atay, a.g.e., s. 78.

[224] Eş’arî, a.g.e., I, 145.

[225] Malâtî, a.g.e., s. 18.

[226] Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 225.

[227] Şehristânî, a.g.e., I. 44.

[228] Şehristânî, a.g.e., I, 181.

[229] Bazı yazarlar İbn Sebe’nin daha önce Müslüman olduğunu ifade ederler. Hz. Peygamberle ilgili ifadesini Hz. Peygamberin vefatından sonra dile getirdiği, ancak yeterince ilgi görmediği belirtilmiştir. Aynı kaynakta İbn Sebe’nin Hz. Ebû Bekir,Ömer ve  Osman devirlerinde fikirlerini yayamadığı ve Hz. Ali döneminde tekrar sahneye çıktığını söyler. bkz. Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 145.

[230] Ebû Cafer et-Tabarî, Tarihu’t-Taberî, Beyrut, tsz., IV, s. 340-341; Ahmed Muhammed el-Havfî, a.g.e., s. 206; Ahmed Emin, a.g.e., III, 237; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 83-84.

[231] E. Kohlberga.g.m., VIII, 371; Muhsin Abdulhamid, İslâm’a Yönelen Yıkıcı Hareketler, s. 36.

[232] Bağdâdî, a.g.e., s. 28; Fahreddîn Râzî, a.g.e.,  s. 57; Nevbahtî, a.g.e., s. 22-23.

[233] Hüseyin Atay, a.g.e., s. 30.

[234] Bağdâdî, a.g.e., s. 213; Sabir Tuayme, el-Akâîdü’l-batıniyye, Beyrut, 1986, s. 34-35.

[235] el-Kasa 28/85.

[236] Şehristânî, a.g.e., I,  181; Ethem Ruhi Fığlalı, “Abdullah b. Sebe”, DİA, I, 133-134; Macid Fahri, a.g.e., s. 74.

[237] Bağdâdî, a.g.e., s. 213; Şehristânî, a.g.e., s.181; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 84.

[238] İbn Hazm, a.g.e., s. 180; Ahmed Muhammed Havfi, a.g.e., s. 207.

[239] Şehristânî, a.g.e., I,  182.

[240] Macid Fahri, a.g.e., s. 74.

[241] Malâtî, a.g.e., s. 18.

[242] Eş’arî, a.g.e., I, 88; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 84; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 332; Nevbahtî, a.g.e., s. 22-23; E. Kohlberg,  a.g.m., VIII, 371; Ahmed Muhammed el-Havfî, a.g.e., s. 208.

[243] Hüseyin Atay, a.g.e., s. 36.

[244] Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 137; Ethem Ruhi Fığlalı, İmâmiyye Şîası, s. 141; Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, III, 236.

[245] Şehristânî, a.g.e., I,  158.

[246] Hüseyin Atay, a.g.e., s. 37-39.

[247] Bağdâdî, a.g.e., s. 46; Nevbahtî, a.g.e., s. 23.

[248] Nevbahtî, Şiî Fırkalar, trc. Hasan Onat vd., Ankara, 2004, s. 101; Abdülkerim el- Hâtıb, a.g.e., s. 30.

[249] Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 143;

[250] Nevbahtî, a.g.e., s. 23.

[251] Bazı Keysaniyye grupları Muhammed b. Hanefiyye’nin ölmediğini Medine yakınlarındaki Radva dağında sağ olarak bulunduğunu zamanı geldiğinde oradan inip imameti geri alacağını söyleyerek bu konudaki ilk görüşleri ortay koymuştur. Bekir Topaloğlu, a.g.e., s. 201; Peygamberin Küçük torunu ki ölümü tatmayacaktır/ Tâ ki orduların başında sancak taşıya/ Radva’da kayboldu bir müddet görünmeyecektir/ Orada bal ve su onun yanında akmaktadır. Keseyyir bu beyitleri ile Muhammed Hanefiyye’nin rec’at edeceğine işaret eder. Bkz. Gerlof Van Vloten, Emevî Devrinde Arap Hakimiyeti  Şîa ve Mesih Akîdeleri, trc. M. Sait Hatipoğlu, Ankara 1986, s. 53; Şehristânî, a.g.e., I,  156; E. Kohlberg, a.g.m., VIII, 372.

[252] Bağdâdî, a.g.e., s. 31, 47, 58-59; Şehristânî, a.g.e., I,  158; D. Gimaret, a.g.m., X, 182; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 80; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 62; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 146-147; İsferayinî, a.g.e., s. 33-34; Nevbahtî, a.g.e., s. 29; Ahmed Muhammed el-Havfî, a.g.e., s. 206.

[253] İbn Hazm, a.g.e., s. 179.

[254] Gerlof Van Vloten, a.g.e., s. 53.

[255] Şehristânî, a.g.e., I,  46.

[256] Eş’arî, a.g.e., I, 94.

[257] İbn Hazm, a.g.e., s. 180.

[258] Eş’arî, a.g.e., I, 91-92.

[259] Gerlof Van Vloten, a.g.e., s. 78-79.

[260] Eş’arî, a.g.e., I, 96; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 84.

[261] Bazı kaynaklar fırkanın ismini Rizzâmiyye ya da Rizâmiyye olarak da verir.

[262] Şehristânî, a.g.e., I,  162.

[263] Eş’arî, a.g.e., I, 97; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 147; İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIV, 505; Ahmed Muhammed Havfi, a.g.e., s. 206.

[264] Eş’arî, a.g.e., I, 67; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 59; Nevbahtî, Şiî Fırkalar, s. 111; Hüseyin Atay, Ehli Sünnet ve Şîa, s. 42.

[265] Nevbahtî, Şiî Fırkalar,  s. 113-119.

[266] Eş’arî, a.g.e., I. 92; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 62; İsfarayinî, a.g.e., s. 31; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 146; Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, s. 27; Hüseyin Atay, a.g.e., s. 40-42.

[267] Bağdâdî, a.g.e., s. 48; Şehristânî, a.g.e., I,  160; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 63; İsfarayinî, a.g.e., s. 32; Nevbahtî, Şiî Fırkalar, s. 123; Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, s.31.

[268] Şehristânî, a.g.e., I,  47; Fahreddîn Râzî a.g.e., s. 54.

[269] Şehristânî, a.g.e., I,  79-82.

[270] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 83.

[271] Bağdâdî, a.g.e., s.  222-223; el-Bağdâdî bu fırkayı gulat fırkalardan olduğunu ifade eder.; Şehristânî, a.g.e., I, 186; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 58; Abdulkâhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 331.

[272] Eş’arî, a.g.e., I, 76-77; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 85; Hüseyin Atay, a.g.e., s. 47.

[273] Eş’arî, a.g.e., I, 78; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 80; Hüseyin Atay, Ehli Sünnet ve Şîa, s. 48.

[274] Eş’arî, a.g.e., I, 79.

[275] Eş’arî, a.g.e., I, 79; Hüseyin Atay, a.g.e., s. 50.

[276] Eş’arî, a.g.e., I, 83.

[277] Şehristânî, a.g.e., I, 187-188; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 61.

[278] Kitabın Mehmet Dalkılıç ve Ömer Aydın tarafından yapılan Türkçe çevirisinde bu grubun ismi Mufavvıza olarak belirtilmiştir. Ancak bu ismin neye binaen verildiğinden bahsedilmemiştir. bkz. Mehmet Dalkılıç Ömer Aydın, İlk Dönem İslâm Mezhepleri, İstanbul, 2005, s. 47.

[279] Eş’arî, a.g.e., I, 88.

[280] Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 88; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 66.

[281] Şehristânî, a.g.e., I,  47; 196-198.

[282] Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 88; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 151.

[283] Eş’arî, a.g.e., I, 100; Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 54.

[284] Bağdâdî, a.g.e., s. 68; Şehristânî, a.g.e., I,  175; Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 89.

[285] İbn Haldun, a.g.e., I, 769; Abdulbaki Gölpınarlı, a.g.e., s. 90; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 66-70; W. M. Watt, a.g.e., s. 339-340.

[286] Şehristânî, a.g.e., I,  47.

[287] Sabir Tuayme, el-Akâîdü’l-batıniyye, s. 125.

[288] Sabir Tuayme, a.g.e.,  s. 133.

[289] Şehristânî, a.g.e., I,  47, 176; Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, s. 81.

[290] Bağdâdî, a.g.e., s. 70; Halil İbrahim Bulut, a.g.m., s. 144; Nevbahtî, Fıraku’ş-Şîa, s. 81.

[291] Eş’arî, a.g.e.,  I, 103.

[292] Fahreddîn Râzî, a.g.e., s. 54; Nevbahtî, a.g.e., s. 81; Hüseyin Atay, a.g.e.,, s. 50.

[293] Eş’arî, a.g.e., I, 101; Fahreddîn Râzî, a.g.e.,  s. 79; Sabir Tuayme, a.g.e., s.237-240; Muhsin Abdulhamid, İslâm’a Yönelen Yıkıcı Hareketler, s. 46; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 67.

[294] Malâtî, a.g.e., s. 20-21.

[295] A. Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayısı”,  s. 54.

[296] İrfan Abdulhamid, s. 46; Macid Fahri, a.g.e., s. 74.

[297] Şehristânî, a.g.e., I,  176.

[298] Şehristânî, a.g.e., I,  176; Bağdâdî, a.g.e., s. 71.

[299] Mustafa Çetin, a.g.m., s. 123.

[300] Şehristânî, a.g.e., I,  175; Bağdâdî, a.g.e., s. 71; bkz. Şehristânî, a.g.e., I,  47; Fahreddîn Râzî a.g.e., s. 54.

[301] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 70-71.

[302] Mustafa Öz, “Nusayriyye” Türkiye’de Alevîler, Bektaşiler ve Nusayriler, İstanbul, 1999, s. 181-182; İlyas Üzüm, “Nusayrîlik”, DİA, İstanbul, 2007, XXXIII, 271.

[303] Adnan Bülent Baloğlu, İslâm’a Göre Tekrar Doğuş, s. 70.

[304] Mustafa Öz, a.g.m., s. 187.

[305] Mustafa Ünverdi, “Kuran’da Ahiret İnancı Bağlamında Adana ve Hatay Bölgesindeki Tenasüh ve Reenkarnasyon İnancının Değerlendirilmesi” ÇÜİFD, IV, sy. 2, s. 290.

[306] Be Carra de Vaux, “Tenasuh”, İA, İstanbul 1979, XII, 159; Mustafa Çetin, a.g.m., s. 123; İlyas Üzüm, a.g.m.,  XXXIII, 272.

[307] Carra de Vaux, a.g.m., XII, 159,; Vahdi Boydaş, “Ruh Göçü”, Diyanet İlmi Dergi, Ankara, 1995, XXXI, sy. 2, s. 36.

[308] İnan Keser, Kent Cemaat Etnisite, Ankara, 2008, s. 64.

[309] Hüseyin Türk, Anadolu’nun Gizli İnancı Nusayrilik, İstanbul, 2005, s. 258.

[310] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 243-246.

[311] Mustafa Ünverdi, a.g.m., s. 291-292.

[312] Mustafa Ünverdi, a.g.m., s. 293-294.

[313] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 257.

[314] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 257.

[315] İlyas Üzüm, a.g.m., XXXIII, 271-273; Hüseyin Türk, a.g.e.,  s. 257.

[316] Mustafa Öz, a.g.m., s. 190.

[317] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 261-262.

[318] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 264-273.

[319] Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, İstanbul, 2001, s. 219-220; Mustafa Öz, “Dürzîlik”, DİA, İstanbul, 1994, X, 40.

[320] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 70.

[321] Ahmet Bağlıoğlu, İnanç Esasları Açısından Dürzilik, Ankara, 2004, s. 183.

[322] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 49.

[323] Mustafa Öz, a.g.m., X, 43.

[324] Mustafa Çetin, a.g.m., s. 123.

[325] Carra de Vaux, a.g.m., XII, 159.

[326] Mustafa Öz, a.g.m., X, 43; Ahmet Bağlıoğlu, a.g.e., s. 172.

[327] Enver Fuad Ebû Hüzâm, İslâmü’l-Muvahhidîn, Beyrut 2006, s. 330-342; Ahmet Bağlıoğlu, a.g.e., s. 172.

[328] Enver Fuad Ebû Hüzâm, a.g.e., s.  344-354; Mustafa Öz, a.g.m., X, 41; Ahmet Bağlıoğlu, a.g.e., s. 173.

[329] Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, s. 257-258.

[330] Welate Tori, Bir Kürt Düşüncesi Yezîdîlik ve Yezîdîler, İstanbul, 2000, s. 53.

[331] Bülent Baloğlu, İslâm’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, s. 72; bkz. Mehmet Aydın, “Şeytana Tapma” AÜİFD, XXIII, s. 359.

[332] Roger Lescot, Yezîdîler, trc. Ayşe Meral, İstanbul, 2001, s. 61-62; Muhammed Hamed, ed-Diyânâtü’l-Yezîdiyye, Suriye, 2002, s. 233-234; Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, s. 261; Welate Tori, a.g.e., s. 53-56; Ahmet Teymûr, el-Yezîdîyye, Kahire, 1347 h., s. 6-8; Azad Said Semu, el-Yezîdîyye, Beyrut, 2001, s. 104-107, 111; Bülent Baloğlu, a.g.e., s.71; bkz. Erol Sever, Yezîdîlik; thk. Menzel, “Yezîdîlik”, İA, XIII. 416; Ethem Ruhi Fığlalı, “Yezîdîlik”, Türk Ansiklopedisi, XXXIII. 443.

[333] Bülent Baloğlu, a.g.e., s. 72-73, bkz. E. Sever, Yezîdîlik, s. 119; Mustafa Çetin, a.g.m, s. 122.

[334] Carra de Vaux, a.g.m., XII, 159; Muhammed Hamed, a.g.e., 235.

[335] Welate Tori, a.g.e., s. 80-81; Tanıl Yaşar, Çemberin İçindeki İnanış Yezîdîlik, İstanbul, 2008, s. 175; Azad Said Semu, a.g.e., s. 103.

[336] Tanıl Yaşar, a.g.e., s. 176-177.

[337] Mürit kişi! Önce konuşuyordun, sonra da konuş / Mehdî kalkacak, ezanları ve çanları kaldıracak/ Cami kilise ve (qadî)leri yıkacak, kimse İsa Musa ve Muhammed adına ant içmeyecek / Herkes Sultan Yezit ve Sultan Hâdî (Adiyy) adın ant içecek. bkz. Welate Tori, a.g.e., s. 82-83; Tanıl Yaşar, a.g.e., s. 178.

[338] Ethem Ruhi Fığlalı, Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), İzmir, 1986, s. 41; Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, s. 231.

[339] Ethem Ruhi Fığlalı, Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), İzmir, 1986, s. 118.

[340] Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadî İslâm Mezhepleri, s. 234; Ethem Ruhi Fığlalı, Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), s. 119-140; Ebû’l-Hasan en-Nedvî, el-Kâdiyânî, Cidde, 1971, s. 57-61; Sabri Hizmetli, a.g.m.,  XXVI, 678.

[341] Ethem Ruhi Fığlalı, Kâdiyânîlik (Ahmediyye Mezhebi), s. 125-142.

[342] Süleyman Uludağ, “Bektaşi ve İran; Temaslar ve Bağlantılar Üzerine Müzakereler”, Türkiye’de Alevîler Bektaşiler Nusayriler, 158.

[343] İsmâil Metin, Alevîliğin Anayasası, İstanbul 1999, s. 88.

[344] Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, 1983 İstanbul, s. 141

[345] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., s. 140.

[346] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 253; Bektaşi Şairi Kul Hasan bir kıtasında, aslan olup yol üstünde oturan/ Selman idi ona nergis getiren/ kendi cenazesin kendi götüren/ hünkâr Hacı Bektaş, Ali kendidir. Yine Hz. Ali’nin ruhunun Otman Baba tarafından da taşındığı Muhyiddin Abdal’ın şu beytinde yer almaktadır. Yüzün gören yoksul bay olur/  kâfirler imânâ gelir/ seni sevmeyenler n’olur/ Şâh-ı Kerem Ali’sin sen. Hacı Bektaş’ın şeyhi Lokman Perende’nin hacdan dönüşünü kutlamak üzere gelen Horasan erenleri o zaman henüz çocuk yaşta bulunan Hacı Bektaş’ın kerametlerine bir türlü inanmak istemezler. Bunun üzerine sırrını açıklamak zorunda kalır. Orda bulunanlar Ali’nin biri alnında biri avucunda iki ben oluğunu söylerler. Hacı Bektaş alnındaki ve avucundaki yeşil benlei gösterinde oradakiler Hz. Ali’nin yaşadığını anlarlar ve af dilerler. bkz. Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., s. 135; Hacı Bektaş-ı Veli, Vilâyetname, hzr. Abdulbaki Gölpınarlı, 1958 İstanbul, s. 7.

[346]   Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., 139; bkz. Pir Sulan Abdal kendisi ile ilgili şu beyitte yer verir. Pir Sultanım şu dünyada/ dolu geldim, dolu benim/ bilmeyenler bilsin beni/ ben Ali’yim Ali benim.

[347] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e.,  s. 139; bkz. Pir sulan abdal kendisi ile ilgili şu beyitte yer verir. Pir Sultanım şu dünyada/ dolu geldim, dolu benim/ bilmeyenler bilsin beni/ ben Ali’yim Ali benim.

[348] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., s. 142.

[349] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., s. 143.

[350] el-Bakara 2/28.

[351] Süleyman Ateş, “Reenkarnasyon”, Kur’ân Mesajı İlmî Araştırmalar Dergisi, 1999, sy. 13-14-15, s. 81-82.

[352] Süleyman Ateş, a.g.m., s. 92.

[353]Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.” el-Bakara 2/28.

[354]O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır” el-Mülk 67/2.

[355] Süleyman Ateş, a.g.m., s. 92-93.

[356] el-Mü’minûn, 23/99-100.

[357] Süleyman Ateş, a.g.m., s. 93-94.

[358] Şehristânî, a.g.e., I,  181; Ethem Ruhi Fığlalı, “Abdullah b. Sebe”, DİA, I, 133-134; Macid Fahri, a.g.e., s. 74.

[359] el-Eş’arî, Makâlâtü’l-İslâmiyyîn, thk. Muhyidin Abdulhamid, Beyrut, 1995, I, 119;

[360] Muhammed Ebû Zehra, el-İmam es-Sâdık, s. 238;  Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, , III, 246.

[361] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 28; İlyas Üzüm, “Rec’at”, DİA, XXXIV, 505; Nasır b. Abdullah Gafârî, Usûl mezhebi’ş-Şîa, II, 911.

[362] Muhammed Bâkır Meclisî, Bihâru’l-envâr, Beyrut, tsz., LIII, s. 136-138; eş-Şerif el-Murtazâ, Resailü’ş-Şerif, Kum 1984, II, 135-140; Molla Muhsin Kâşânî, İlmü’l-yakîn, Kum, 1979, II, s. 822.

[363] Nasır b. Abdullah el-Gafârî, a.g.e., II, 911.

[364] Ahmet Zeki Tuffahe, “Reenkarnasyon”, ODMÜİFD, trc. Metin Yasa, sy. 10, Samsun, 1998, s. 452-453.

[365] Muhammed Ebû Zehra, el-İmam es-Sâdık, Kahire, s. 239.

[366] “Hani Allah, peygamberlerden: “Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz” diye söz almış, “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde, “Kabul ettik” cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.” Âl-i İmrân 3/81.

[367] Mustafa Ünverdi, a.g.m., s.295-297.

[368] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 258.

[369] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 264-273.

MESİH VE MEHDİ

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

MEHDİ VE MESİH TELAKKÎSİ


A- GNOSTİSİZM

Gnostisizm “bilgi ile kurtuluş” öğretisidir. Gnosis sözcüğünün etimolojisine dayanan bu tanım, oldukça tutarlı olmasına karşın, Gnostik düşünce dizgelerinin çeşitli özellikleri arasından yalnızca tek bir tanesini dikkate almaktadır. Ne var ki ele alınan bu özellik, Gnostisizm’in en temel niteliklerindendir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve neredeyse tüm pagan inanç dizgeleri, ruhun kurtuluşunun Yüce Tanrısal Güç’e akıl ve irâde ile boyun eğmekle, yani iman ve ibadet ile sağlanacağını öngörmüşlerdir. Oysa Gnostisizm’in dikkat çekici farklılığı, ruhun kurtuluşunun evren gizemlerinin bilgisine “sezgi” ile ulaşmakla ve bu bilgiyi açıklayan büyülü formülleri öğrenmekle sağlanacağını varsaymasıdır. Gnostikler “bilen kişiler”dir ve bilgileri onları tüm varlıklar arasında üstün kılmakta, bilgisizlere oranla geçmiş ve gelecekte temelden farklı bir statü sahibi olmalarını sağlamaktadır. Gnostisizm aslında kollektif bir nitelendirmedir ve öğretileri birbirinden oldukça farklı olabilen çok sayıdaki “idealist-kamu Tanrıcı” mezhep ve tarikatları topluca belirtmek için kullanılmıştır. Bu gruplar, İsa’dan önceki dönemlerden yaklaşık V. yüzyıla kadar etkin olmuşlardı. Dönemin belli başlı dinlerinin, özellikle Hıristiyanlığın, söylem ve ilkelerini kendilerine uyarlamışlardı. Maddeyi tinin bozulmuş biçimi ve tüm evreni Tanrı’nın niteliksizleşmesi olarak görürlerdi. Her varlığın temel amacının maddenin kabalığından sıyrılmak ve yaratıcı tine geri dönmek olduğunu öğretirlerdi. Bu geri dönüşün Tanrı tarafından gönderilen bir kurtarıcı sayesinde başlayacağını ve kolaylaşacağını ileri sürerlerdi.[1]

Gnostisizm erken dönemlerde Yahudilik ile karşılaştı. Fırat vadisinde bulunan güçlü, iyi örgütlenmiş ve yüksek kültür sahibi Yahudi topluluklarının varlığı düşünülürse, Yahudilik ile Gnostisizm’in bu erken ilişkisi pek doğal kabul edilmelidir. Belki de Gnostisizm’in kurtarıcı (Redeemer) düşüncesi Yahudiliğin mesih düşüncesinden etkilenmiş olabilir. Ne var ki, Gnostiklerin kurtarıcısı Yahudiler’in mesihinden çok daha fazla insanüstü nitelikler taşıyordu. Gnostik soter, iyi Tanrı’nın, bir ışık-kralın, bir aionun doğrudan belirmesi ya da görünmesi idi. Gnostisizm, yeni doğmuş Hıristiyanlık ile karşılaştığında, hızla bu yeni inancın biçimlerini kendine uyarlamaya, terimlerini aktarmaya başladı. İsa’yı evrenin kurtarıcısı olarak benimsedi; Hıristiyanlığın dinsel törenlerini uyguladı ve kendini İsa inancının ezoterik bir açıklaması olarak gösterdi. Hıristiyanlık geliştikçe, Gnostisizm de gelişmesini sürdürdü; kendini Hıristiyanlığın tek ve gerçek biçimi olarak nitelendirdi. Ne var ki Gnostisizm’in ezoterik yapısı onu bir seçkinler inancı biçimine sokmakta, geniş halk yığınlarına yayılmasını engellemekteydi. Gnostisizmi anlayamayan ve benimseyemeyen kitleler Hıristiyanlığın daha hızlı yayılmasını ve güçlenmesini sağladılar.[2] Gnostisizm aslında tüm toplumlarda bir şekilde olan kurtarıcı mesih öğretisinin ilk çıkış noktasıdır. Bu bağlamda mesih-mehdî inancının doğmasında da gnostik düşüncenin etkili olduğu söylenebilir. Batı düşüncesinde docatisizm Mesih’in asıl mânâda ölmediği ancak ölmüş gibi göründüğü, bir mânâda zahirî ölümünü gösteren hakikatte ise hayatta olduğunu ifâde eder anlamda kullanılmaktadır.[3]

Alman müsteşrik Friedlaeder mehdî-mesih  fikrinin Hıristiyan bid’at fırkaları ile irtibatlı olduğunu düşünmektedir. Ona göre bu inanç İslâmiyet’e Hıristiyan bidatini benimseyerek geliştiren Maniizm’in tesiri ile girmiştir. Docatistlere göre Mesih’in beşerî niteliği ile realitede maddî bir varlığı yoktur. Bu düşünce mensuplarına göre “Mesih İsa’nın beşerî hayatı doğumu, vaftizi beşerî hatalarının kefareti olarak çektiği acılar bütün bunlar hepsi insanların vehmidir. Onlara öyle görülmüştür. Çarmıha gerilen de mesihin düşmanlarından biridir. Onu düşmanlık yapmış ve böyle cezalandırılmıştır. Mesih saklanmıştır ve o tekrar geri dönecektir.” Friedlaender göre, İslâm tarihindeki gulat fırkalar bunu benimseyerek bazen Hz. Ali veya kendi imamlarına bazen de kendi liderlerinin şahsına bu düşünceyi intikâl ettirmişlerdir.


B- MESİH DÜŞÜNCESİ

Kelimenin Arapça olduğunu söyleyenler kelimeyi Arapça’da “m-s-h” kökünden türeyen “bir şeyin üstüne düz bir şekilde yaymak, bir şeyin üzerinde eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek, üzerine yağ ile yağlanmış, yüzden silinen ter, günahlardan arınmış, vaftiz edilmiş, güzel yüzlü pek doğru söyleyen, sert mendil, çok cima eden, tek gözlü” gibi anlamlarda kullanıldığını ifâde etmektedirler.[4] Kelime Arap dilinde genelde “ölçmek, meshetmek, günahlardan temizlenmiş, çok yürüyen” anlamlarını ihtivâ edecek şekilde kullanılmaktadır. Aynı kelime Kuran’da Hz. İsa’nın sıfatı olarak kullanılmıştır. Bu kavram kaynağı itibari ile de beklenen kurtarıcıya verilen bir sıfat durumundadır. Özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlığın vazgeçilmez unsurlarıdır.[5] Her ne kadar el-Kurtubî dayanarak bazı müfessirler ve dil bilimciler mesih kelimesinin Arapça olduğunu söyleseler de bu pek itibar görmemiştir.[6] Genelde Müslüman dil bilimcileri mesih kelimesinin yabancı oluğunu ve gayri munsarif olduğunu kabul ederler. [7]

Mesih kelimesi ile ilgili olarak Arapça olmadığını söyleyenler ise bu kelimenin Arâmca “meşiha”, İbranice’de “ha meşîah”, veya Habeşçe’den “masih” kelimelerinden alınmış olabileceğini iddiâ ederler. Yunanca da yağlanmış anlamına gelen ve Hz. İsa’nın vasfı olarak bilinen, aynı zamanda Hıristiyan topluluğunu isimlendirmede kullanılan “Christos” kelimesi, “messiah” kelimesinin Grekçe çevirisidir.[8] Aynı zamanda Hz. İsa’nın Mesih olarak adlandırılmasının çeşitli sebepleri olduğu da belirtilmiştir. Bereket ve şerefle meshedilmesi, Cebrail’in kanatları ile şeytandan korunması, körlerin gözlerini meshetmesiyle açılması vs. gibi durumlar bu nedenler arasında sayılabilir.[9]

Kurtarıcı mesih mefhumunun ilk olarak  ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak tarih boyunca, özellikle doğulu toplumların ilgi çekici tasavvurları, hayır ile şer kuvvetleri arasında, şiddetli ve sürekli bir mücadeleyi canlandırmıştır. Bir kurtarıcı bekleme inancı insanlığın ortak değerlerinden biri haline geldiğini söylemek pek de abartı olmayacaktır. Bu inanç sadece İslâm öncesi dinlerde değil genel olsun pagan olsun dünyanın dört bir yanındaki inanç sistemlerinde de görülmektedir. Eski İran’da “Sosiosh” ahir zamanda beklenen kurtarıcılardan biridir. Tanrı Ahura Mazda onu kendisine elçi olarak kıyametten önce gönderecektir. O insanlığı dine döndürecektir. Batlılıar Amerika’yı keşfettiklerinde Brezilya yerlilerinde deniz yolu ile gelecek bir kurtarıcı inancını tespit etmişlerdir. Sosyologların “Cargo Cults” (gemi akîdesi) olarak ifâde ettikleri bu inanç Güney Pasifik’te de görülmüştür. Kurtarıcı bekleme akîdesinin temelinde atalarının zamanın başlangıcındaki gibi yaşama düşüncesi vardır. Adem’in cennetten kovulmadan önceki yaşam tarzına bir özlem söz konusudur.[10] Bu bağlamda bir kurtuluş akîdesi olarak “Messianism” Afrika’dan Amerika’ya, Uzak Doğu’dan Avustralya’ya kadar dünyanın dört bir yanında yaygın bir inanç olarak varlığını sürdürmüştür. Her ne kadar bazı araştırmacılar mesih kavramının bir Yahudi akîdesi olduğunu söyleseler de bu inanç onlardan çok daha önce Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarında rastlanmaktadır. [11] Mesihçilik fikrini M.Ö.  2066 yıllarına, Hz. İbrahim’e kadar götürenler vardır. Ancak mesih tabiri teknik bir terim olarak M.Ö. I. Asra kadar Mezmurlar hariç kullanılmamıştır.[12]

Gustav Mensching kral mesih fikrinin antik doğudaki krallık fikrinin tasvirinden neşet ettiğini ileri sürmüştür. Çok fazla bir bağ olmamakla birlikte paralel görüşlere eski İran kültürü mensuplarında da rastlanılmaktadır.  İran’da Sashantlar’ın (saoşyant)* gelmesi beklenir. Kelime yarımcı yardım edici anlamında kulanılır. “Saoşyantlar olarak Druy’u (yalanı, kötülüğü) bertaraf edeceğiz. Onu dünyanın yedi bucağından süreceğiz.” şeklinde Mecûsî metinlerinde geçen beyit Saoşyantlar’ın görevini  ve özelliğini ifâde eder. Bu Zerdüşt soyunda gelen kurtarıcı ya da kurtarıcılardır.[13] Aynı zamanda Hind’de koruyucu Tanrı Vişnu’nun son bedenleşmesi olan Kalki’nin** gelişi beklenmiştir. Hindulara göre henüz gerçekleşmemiş olan ve kalki adı verilen onuncu ve sonuncu Avatara  (iniş)*** bütün dünya için tahakkuk edecektir. Avatara’nın karanlık çağa son verip yeni bir altın çağ ile yeni bir çevrimi başlatması beklenmiştir. [14] Rama ve Krişna vişnunun geçmişteki avataraları olduğu gibi “kalki” onun müstakbel avatarasıdır. Caynalara göre dünyanın sonunda kötü krallar gelecek ve bunlar kutsal Cayna müminlerine eziyet edecekler, ve beklenen kurtarıcı gelerek onları bu eziyet ve esaretten kurtaracaktır.[15]

Abisin (Habeş) Hıristiyanları kurtarıcılarının, yani krallarının yeniden dünyaya gelmesini beklemektedirler.[16] Yine aynı şekilde Cengiz Han’ın Moğolları Çin egemenliğinden kurtarmak için yeniden dünyaya geleceğini vaât etmiştir. [17]

Batı kaynaklarında “messianism” olarak bilinen ve Türkçe’ye “mesihçilik” olarak aktarılan kurtarıcı bekleme düşüncesi, hemen hemen tüm düşüncelerde ezilmiş, mazlum toplulukların sosyal-protesto ve baş kaldırmalarına yol açan dini bir mekânizmadır. Sosyolojik olarak kurtarıcı ümidi insanların dini duygularının canlı kalmasında yardımcı olmuştur.[18]

Mesih inancı ile ilgili olarak iki düşünceden bahsedebiliriz. Birinci olarak Mesih daha önce gönderilmemiş var olmayan bir kurtarıcının gelmesi mânâsında kullanılır. Bu mânâda Kur’ân’da da kullanılmıştır. Kuran’da peygamberler kendinden sonra gelecek peygamberlerden kurtarıcı vasfı ile söz etmişlerdir.[19] Kurtarıcı fikri bazen ıslahatçı bir karakter olarak karşımıza çıkarken, bazen geçmiş çağlardaki altın çağı tekrar ihya edecek bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çoğu zaman bir kral olarak karşımıza çıkmaktadır. Kralların birer mesih olarak telakkî edildiği durumlar buna örnektir.[20]

Diğer bir Mesih beklentisi ise hayır ve şer kuvvetlerin, tarihi ve sürekli mücadelesine dayanmaktadır. Allah’ın düşmanı olan şeytan bu dünyada beşerî kuvvetler vasıtası ile işlerini yürütmektedir. Zalim yöneticiler, putlara tapanlar, inkârcılar, Allah’a ortak olduğunu kabul edenler ile onlara karşı koyacak bir kurtarıcı düşüncesi oluşturur.[21]

Mecûsîler Müslümanların mehdî-mesih inancına paralel bir şekilde Brahman Varjawandi isminde bir kurtarıcıyı beklerler. Zerdüştler’e göre ise Allah alemi altı dönemde yarattı ve her  dönemi ikiye ayırdı. Üzerinde yaşadığımız dünya buna bağlı olarak on iki bin sene yaşayacaktır. Zerdüşt dokuz bininci senenin sonunda dünyaya gelmiştir. Vefatından üç bin sene sonra oğullarından biri beşerîyetin büyük kurtarıcısı olarak dünyaya zuhûr edecektir. Zerdüştler’in mesihi yeryüzünü zulüm ve tuğyândan kurtaracak huzuru ve sükûneti tahsîs edecektir. [22]

Hamurâbi Mezopotamya’da kendinin beklenen mesih olduğunu söylemiş ve ölümünden sonra taraftarları onun dönmesini belemişlerdir. Eski Mısır’da Ameni isminde bir kurtarıcı beklenmiştir. Sami dinlerinde bilhassa Yahudilik’te beklenen mesih fikrinin Zerdüştlü’kten etkilendiğini savunanlar olmuştur.[23]

Maniheizm’de de ölmeden önce göğe yükseltilme fikri bulunmaktadır. Liderleri olan Manhe Sani, imparator Behram tarafından öldürüldüğünde, onun ölmediğine, göklere yükselip kaybolduğuna, yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek üzere yeniden geleceğine inanmışlardır.[24]

Mazdekler’de Mazdek yeniden gelerek bozulan nizamı yeniden ihya edecektir. Budistlere göre Buda, Brahmanlar’a göre Brahma hala hayattadır ve bir gün mutlaka dönecektir.[25]

Mesih fikrinin ilk kez Davut’un hükümranlığının düşmesinden sonra M.Ö. 587 kullanıldığı da varsayılmıştır.[26]

Güneydoğu Asya’da Kalimantan, Nias ve Jawa’da Mesih inancı yaygındır. Kutsal kitaplarına göre Jayabovya adında bir Mesih gelecektir. Bozuk çağın ardından adaletli kral gelecek ve altın çağ yaşanacaktır bu düşünce hala devam etmektedir.[27] Görüldüğü üzere hemen hemen her toplumda görülen bir düşünce sistemi olan Mesih düşüncesi genel olarak karizmatik liderler olarak kabul görmüştür. Bu mesihin bir gün rec’at edeceği savunulmuştur.

Mesih terim olarak bir takım tarihi anlamları içermekle beraber, “zamanı geldiğinde (ahir zamanda) Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilecek bozulmuş olan düzeni yeniden kuracak, dünyayı hakimiyeti altına alarak adaletle dolduracak ve insanlara doğru yolu gösterecek ilâhî bir temsilci veya dinî lider” şeklinde tarif edilebilir. Mesih Yahudiler’de Hz. Davut soyundan biri olup Yahudileri kurtaracaktır. Hıristiyanlığa göre Hz. İsa Mesih olarak ikinci defa gelecek ve Tanrı’nın krallığını yeniden kuracaktır.  İslâm inancında ise Hz. İsa kıyametten önce inerek deccâlı öldürecek ve yer yüzünde İslâm’ı hakim kılacaktır.[28] Mesih kelimesinin olumlu mânâsının yanında olumsuz mânâsı da kullanılmaktadır. Deccâl için de mesih tabiri kullanılmakla birlikte deccâl yalancı mesihtir.[29]

Aynı zamanda mesihin karşısında olacak olan deccâlin de kimliği tartışma konusudur. Mesihin en önemli görevlerinden biri deccâli yok etmek olacaktır. Ârâmî asıllı olan deccâl tabiri ile ilgili haberler genelde muarızlara atfedilen durumlarla alakalı olarak geçmiştir. Suriyeli bir Yahudi’den deccâl diye bahsedilirken, Hz. Peygamber’in Medineli bir Yahudi olan İbn Sayyâd’ın deccâl olduğunu söylediği nakledilmiş, Mütevekkil el-Leysi, Muhtar’ı deccâl olarak kabul etmiştir. Tarihte benzeri pek çok deccâl ithafları ortaya çıkmıştır. Von Vloten’e göre de Mesih düşüncesi deccâl düşüncesine paralel olarak aynı dönemde ortaya çıkmış olması muhtemeldir. Darda kalan zümreler tarihin her döneminde ve her toplumda bir kurtarıcı arayışı içerisinde olmuşlardır. Yine mehdî görüşü de ilk başlarda sadece ehli beyte hamledilmemiş olsa da sonradan ehl-i beyt içinden çıkacak bir mehdînin adaleti tâzîm edeceği ve mesih ile beraber deccâli yok edeceği kabul görmüştür.[30]

Mesih Allah tarafından yeryüzüne gönderilecek ve dünyayı hâkimiyeti altına alacak bir peygamber ve liderdir. Mesih beklentileri ile ilgili beklentileri ihtiva eden hareket inanç ve idealler sistemine “Mesihlik” denmiştir.[31] Mesih normal yeryüzü kralları gibi hüküm sürmeyecektir. Allah’ın dostu ve sözcüsü gibi hareket edecektir. Kötülükleri silahla değil barışçı yollarla hatta ağız kuvveti ile izale edecektir. [32]

Mesihin ikinci defa gelişini bekleyen akıma verilen bir diğer isim de “Millenarianism/binyılcılık”dir. Bu akım zamanın sonun geldiği ve kıyametin yakın olduğu, bunun da mesihin rec’atinin yakın olduğunu gösterdiği düşüncesindedirler.[33]

Gerek İslâm gerekse diğer dinlerin hepsinde, hatta ilkel inanç sistemlerinde bile incelenebildiği kadar mesih ve kurtarıcı fikrinin olduğu, karizmatik bir liderin ya da dinî bir şahsiyetin rec’atine inanıldığı bir gerçektir. Medeniyetlerin tamamen saf olmadığı ve birbirlerinden etkilendiği göz önüne alınırsa, mesihin rec’ati düşüncesinde bazı ortak noktaların olduğu kabul edilecektir. Mesih düşüncesini İslâm’da tamamen dış unsurlara bağlamak çok da açıklayıcı bir çözüm olmayacaktır. Mesihin rec’ati konusunun ilk ne zaman ortaya çıktığı net olarak söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Meshin rec’ati konusunda daima bir çatışma söz konusudur. Zayıf ile güçlünün, zâlim ile mazlûmun, haklı ile haksızın arasındaki mücadelede mesih ezilen tarafın hakkını iade edecek ve mutlak haklıları egemen kılacaktır.

Mehdî-mesih fikri ile rec’at arasında önemli bir bağ olduğu muhakkaktır. Zira hemen her toplumda olan mehdî-mesih düşüncesi rec’at fikrinin de temel dayanağı olmuştur. Bir yandan rec’at fikrine karşı çıkarken öbür yandan mesihin rec’at edeceğine inanmak bir tenakuzu doğurmaktadır. İlkel dinler de olmak üzere her düşünce sisteminin bir parçası olan mehdî ve mesih inancı rec’at inancı ile birlikte birbirinden bu denli bağımsız aynı paralellikte yol almasının psikolojik bir yönü olsa gerek. Nasıl ki mesih-mehdî inancında insanlardan gizlenen ya da ölen birinin tekrar geri dönüşü söz konusu ise rec’atte de aynı şeyin vuku bulması beklenmektedir.[34]

1- İslâm Düşüncesinde Mesih

Ehl-i Sünnet alimleri mesihin rec’atinden sonra insanların onun ardında namaz kılacaklarını ifâde etmişlerdir. Mesihin rec’at zamanı ile ilgili net bir zamandan bahsedilmese de bazı alametlerinden bahsedilir. Mesih âşûre günlerinde, cumartesi günü belde-i mükerreme Mekke’de, rukûn ile makâm arasında, önünde Cebrail’in “Allah için beyate” nidaları ile gelecektir.[35] İslâm dünyasında da mesih hakkındaki hakim görüş mesihin ölmediği ve kıyametten önce rec’at edeceği şeklindedir. Bu düşünce ilk olarak Abdullah b. Sebe tarafından dillendirilmiş olup, Şiî gruplar bunu kendi imamlarına teşmil etmiş, onların asıl mânâda ölmediğini ölümlerinin zâhirî olduğunu ifâde etmişlerdir.[36]

Mesih terim olarak ahir zamanda Tanrı tarafından yer yüzüne gönderilecek, bozulmuş olan düzeni yeniden kuracak, dünyayı hakimiyeti altına alarak adaletle dolduracak ve insanlara doğru yolu gösterecek ilâhî bir temsilci ya da dini bir lider şeklinde tarif edilebilir. Yahudiler’de Mesih Hz. Davud soyundan olup onları kurtaracaktır.[37] Hıristiyanlar ve Müslümanlar’da ise Hz. İsa’dır.[38]

İslâm düşüncesinde mehdî muntazara yüklenen misyonun bir benzeri de mesihe yüklenmektedir. Mesih dünyaya nizamı tesis etmek maksadı ile rec’at edecektir. Hz. İsa mesih olarak kıyam ederken muttakîler ona uyarak zulmü ortadan kaldıracaklardır. Goldziher bu düşüncenin Emevî iktidarı döneminde mihneye uğrayanların bu tarz bir inanç ile ayakta kalma mücadelesiyle umutlarını koruduklarını, Abbâsîlerin yönetimi devralması ile de bu bâtıl düşüncenin devam ettiğini belirtir. Mehdî fikri zamanla tedrici olarak bir ütopyaya dönüşmüştür. İslâm tarihinde mehdî düşüncesinden kaynaklanan pek çok hareket ortaya çıkmıştır. Pek çok hurâfî düşünce de bu düşünceye dahil olmuştur. Peygamber soyundan gelen bir mehdî, dünyayı adaletle dolduracaktır. Mehdî-mesih anlayışı İslâm düşüncesinde Yahudi, Hıristiyan ve Zerdüşt dilerinin imtizacı ile ortaya çıkan bir itikattır. [39]

Klasik mesih anlayışında Hz. İsa’nın öldürülmediği ve ölmediği dolayısı ile Allah katına yükseltildiğine inanılır. Hz. İsa’nın yerine ölen ona ihanet eden havârîdir. Bunları da Kur’ân âyetleri ile delillendirirler. Hz. İsa’yı Allah, Hz. İdris gibi kendi katına canlı olarak yükseltilmiştir.[40]

Kur’ân-ı Kerîm’de Mesih ilgili bulunan âyetlerden yola çıkarak bir kısım ulemâ mesihin ölmediğini rec’at edeceğini söylerken bir kısım da her ne kadar Hz. İsa’nın çarmıhta ölmese de sonradan eceli ile öldüğünü iddiâ etmektedir. Allah Teâla mesih ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de buyurduğu âyetlerin bir kısmı şunlardır:

(Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır. Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.[41]

Kaynaklara göre Yahudiler aslında Hz. İsa’ya benzeyen birini öldürmüşlerdir. Bu kişi de muhtemelen ona ihanet eden havârîdir. “Ve “Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri yüzünden (onları lânetledik). Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o, onlara şahit olacaktır.”[42] Müfessirlere göre Allah Teâla Nuh’u tufandan, İbrahim’i ateşten, Musa’yı Firavun’dan, Muhammed Mustafa’yı müşriklerin tuzağından koruyup kurtardığı gibi İsa’yı da, onu öldürmek isteyen Yahudiler’in elinden kurtarmış, Hz.İsa’ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa’ya benzeterek öldürtmüştür.  Allah, peygamberi İsa’yı Yahudiler’den korumuş, öldürmelerine mani olmuştur; bu kesindir. Onu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Çoğunluğa göre Allah onu, kudretiyle manevî semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir, o zaman bütün ehl-i kitap onun peygamber olduğuna inanacak batıl inançlarından kurtulacaklardır. Hz. İsa dünyada kaldığı müddetçe Kur’an ile hükmedecek, haç, domuz vb. ile ilgili batıl uygulamalara son verecektir. Bir başka anlayışa göre Allah onu Yahudiler’den korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve ruhunu semadaki yerine kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun ruhudur. Ehl-i kitaptan olanlar, ölümlerinden önce gerçeği öğrenip inanacaklardır, fakat bunun faydası olmayacaktır. Bu anlayış üçüncü Sûrenin 54-56. âyetlerine dayandırılmıştır.

Bir kısım ulemâ klasik mesih almayışını reddeder. Çünkü Allah Hz. İsa için teveffâ kelimesini kullanmıştır. Kuran’da pek çok yerde bu kelime ölüm anlamında kullanılmıştır. Mutlak mânâda da bu mânâyı içerir.[43] Buradaki vefat kelimesi aslî mânâsında kullanılmıştır. Nisâ Sûresindeki “Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti” âyetine gelince burada kullanılan “rafea ilâ” semaya kaldırma mânâsında değil derecesini, şanını, itibarını yükseltme anlamları taşımaktadır.[44]

2- İslam Dışı Dinlerde Mesih

Yahudi tarihinin ilk dönemlerine bakıldığında mehdînin sadece onları arz-ı mevûda geri götürme özelliğinden bahsedildiği gözükmektedir. VII yüzyıla kadar Yahudi mehdîleri Yahudiler’in emelleri için çaba sarfetmekle beraber normal bir insan gibi ölmektedir.  Ancak bundan çeyrek yüzyıl sonra İran’da çıkan Ebû Musa ve takipçilerinin mehdî inancı Şiî karaktere bürünmüştür. O artık ölmemektedir. Bir gün rec’at edecektir. Daha sonra pek çok Yahudi grubunda benzer mehdî görüşleri ileri atılmış, ölen ya da öldürülen bazı liderlerinin mesih olduğunu iddiâ ederek rec’at edeceklerini iddiâ etmişlerdir.[45]

M.Ö. 586  yılında Yahudiler Babilliler tarafından istila edilmiş, yurtlarından sürülerek mabetleri yıkılmıştır. Mabedlerinin yıkılma olayı Yahudi tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü mabet dinî hayatta çok önemli bir yer işgal etmekteydi. Sonuç itibari ile buna bir de yurtlarından sürülmeleri eklenince neticesinde Yahudiler, hem kendilerini arz-ı mevûda geri döndürecek, hem de mabedi yeniden inşa edecek bir kurtarıcı fikrini geliştirdiler. Bunun mümkün olması da ancak mesihin rec’ati ile mümkün olacaktır. Gerçek mesih ise onlara göre Davut’un oğludur. Davut’un oğlu gelecek Yaruşalim’i düşmanlardan temizleyecek ve kavmi ile oraya yerleşecektir. Kitapta haber verilen mesih İbrahim soyundan, Yahudi aslından, Davut ailesinden, Bethlehem’de doğacaktır.[46]

Yahudi kaynaklarına göre Mesih vaad olunan bir kurtarıcıya işaret etmektedir. Onun Davut soyundan geleceği söylenir, bundan dolayı Matta ve Luka’da Davut soyundan geldiğini gösteren bir şecere bulunur. Ayrıca Beytlehem’de doğması da buna delil olarak gösterirler.[47]

Araştırmacılar Yahudiler’in kurtarıcı konusunda iki asır hâkimiyetleri altında kaldıkları İranlılar’dan etkilendiklerini söylemektedirler.[48] Yahudi mistiklerinden ve ilâhîyatçılarından çoğu Danyal kitabına dayanarak Mesih İsa’nın yeniden ortaya çıkacağını savunurken bunun zamanını da bazı mistik hesaplarla hesaplamaya çalışmışlardır.[49]

Hıristiyanlar mesih ile olarak kabul ettikleri Hz. İsa’nın rec’at edeceğine inanmaktadırlar.[50] Hıristiyanlar’a göre İsa’nın mesih olarak geleceği Tevrat’ta açıkça yazılı idi. Fakat Yahudiler Tevrat’ta değişiklik yaparak onu tasdikten kaçınmışlardır. İleri sürülen iddiâlara göre M.S. 132-135 yılları arasında Bar Kohba isyanı sırasında Yahudiliği terk ederek Hıristiyan olan bazı kimseler, Tanah’tan deliller getirerek İsa’nın mesih olduğunu ispat etmişlerdir. Aynı zamanda Kutsal Mabed’in M.S. 70 yılında Romalılar tarafından yıkılmasına İsa’nın reddinden dolayı verilen ilâhî bir ceza olduğunu söylemişlerdir.[51]


C- MEHDÎ

1- İslam Düşüncesinde Mehdi

Mehdî kelimesi Arapça “h-d-y“ kökünden gelip doğru yolu bulmak, yol göstermek mânâsında ismi mefuldür. Kendisine rehberlik edilen demektir. Istılahta ise bütün istikametler Allah (Hüdâ)’dan geldiği için kendisine Allah tarafından yol gösterilen, husûsî ve şahsî tarzda Allah’ın hidâyetine erişen demektir. Sadece büyük dinlerde değil, birçok düşünce sisteminde vaki bir olgudur. Bazı dinî ya da siyasî düşüncelerin güç kaynağını oluşturur.[52] Genel olarak hidâyet edici, kurtuluşa ulaştırıcı rehber anlamında kullanılır. Istılahî olarak ise ahir zamanda Allah tarafından gönderileceğine ve Müslüman bir dünya imparatorluğu kuracağına inanılan bir şahıs ve hükümdardır.[53]

Mehdî kurtarıcı fikrinin menşe olarak Sümerler’de doğduğu Babil ve Mısır’da gelişimine devam ettiğine yönelik ilk iddiâ sahipleri, buna delil olarak Mezopotamya’da Tanrı’nın kendinin veya göndereceği bir hükümdarla dünyayı düzelteceği inancının yaygın olmasını gösterir. Kral I. Sargon (M.Ö. 2350) kendini beklenen hükümdar olarak ilan etmiş ve kendisi hakkında efsaneler söyletmiştir. Aynı şekilde Hamurabi de kendinin beklenen kurtarıcı-hükümdar olup, Tanrı Samaş’ın oğlu olarak dünyaya geldiğini iddiâ etmiştir. Aynı görüş sahipleri bu düşüncenin Mısır’dan İsrailoğullarına, Babil’den İran’a ve oradan da Hindistan ve Çin’e ulaştığı kanâatindedirler.[54]

Mehdîlik fikrinin İslâm alemindeki seyrine bakıldığında, ilk olarak neşet ettiği yerin Kûfe olduğu görülecektir. Zira Kûfe  Şiîler’in beşiği idi. Orada pek çok düşünce tartışılmakla beraber, Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecûsîlik gibi dinler de tartışma konusu yapılmıştır. Burası çeşitli yerlerden gelenlerden oluşan kozmopolit bir kent olarak kurulduğu için, dışardan gelen fikirler kolay yayılma imkânı bulmuştur. Mitolojik inançlar, felsefî akımlar burada kabul görmüştür. İkinci olarak Şiîler’in uzun süredir maruz kaldıkları, haksızlıklar, kendilerinde intikam hisleri doğurmuş ve haksız yere ölen ya da öldürülen imamlarının ölmediği düşüncesine yönelmelerine sebep olmuştur.[55]

İslâm’da genel olarak yönetime karşı ayaklanan gruplar, bunu başaramadıklarında veya liderlerinin ölmesi ve öldürülmesi durumunda da yine aynı yola başvurmuşlar liderlerinin tekrar döneceğini söylemişlerdir. Abbâsî döneminde Bihafrid yandaşları öldürülen liderlerinin göğe çekildiğini söyleyerek mehdî konusunun sistematikleşmesinde önemli bir basamak oluşturmuşlardır.[56]

İslâm tarihinde mehdî kelimesi hem peygamberin kıyametten önce geleceğini bildirdiği kişi için kullanılmış, hem de Hulafa-i Râşidîn veya Emevî halifesi Ömer b. Abdülaziz gibi tarihî etkinliği çok olan kimseler için bir şeref unsuru olarak kullanılmıştır. Mehdî kavramı rec’at fikri ile doğrudan alakalıdır. Rec’atsiz mehdî olmaz.[57] Şîa tarafından kabul edilen gaybet ve buna bağlı rec’at düşüncesi mehdî-mesih düşüncesinin de ilk basamağını teşkil eder. Rec’at edecek gaib imam, mehdî-mesih düşüncesinde ölmeyen mehdî-mesih’in imam olarak sistematize edilmesinden başka bir şey değildir. Şîa mehdî yerine imamı koyarak aynı düşünceyi benimsemiştir. Fonksiyonları açısından da bakıldığında her mehdînin icra ettiği fonksiyonun aynısı imama yüklenmiştir.[58] Muhsin Abdulhamit mehdîlik düşüncesi ile rec’at fikri arasında doğrudan bağ olduğunu söyleyerek, rec’atin şark düşüncesi, Hıristiyanlık ve özellikle Yahudilikten neşet ettiğini belirtir. Rec’at fikrini ilk ortaya atan Abdullah b. Sebe’nin Yahudi ya da Yahudi asıllı dönme olması bu iddiâyı kuvvetlendirmektedir.[59] Yine Friedlaender’i kaynak göstererek yaptığı açıklamada Mehdîlik fikrinin Yahudilikten beslendiğini ifâde etmektedir.[60]

Mehdîlik düşüncesi bir bakıma imametle alakalıdır. Şîa imamet düşüncesini kendi düşünce sisteminin temeline oturtmuştur. Şîa’da Zeydiyye gibi imamların da hata yapacağına inanan gruplar olduğu gibi, gulat fırkaları imama ulûhiyet vasfı da yükleyebilmektedir. Ancak imam ve mehdîlik hakkında Şiîler’in büyük bölümünü oluşturması sebebi ile İmâmiyye ve İsmâilîyyenin görüşleri dikkate alınabilir.[61] Şîa’da imama inanmak imanın bir esasıdır ve inanmayan kâfirdir. Mehdî düşüncesinin en yoğun olduğu dönemler Emevîler dönemi olduğu gözükmektedir. Zira Şiî gruplar içinde baskıya maruz kalan, liderleri öldürülen pek çok grup, mehdî ve rec’at düşüncesine sarılmıştır.[62] İnsanlarda aynı zamanda olgunlaşma arzusu da vardır. Yine birliğe yöneliş, adalet, sisteme güven gereksimi de mehdîye olan inancın temellerini oluşturur.[63]

Mehdî düşüncesi Şîa hâricînde İslâm düşüncesinde de görülmekle beraber rec’atle bağıntılı olarak Şîa’da öne çıkar. Şîa’da mehdînin özellikleri şu şekilde sıralanabilir. Mehdî ehli beytten gelen bir kişi olacaktır. Dinî teyit edecek, adaleti sağlayacak ve insanlar kendisine tâbi olacaklardır. Bütün İslâm memleketlerini hakimiyeti altına alacak ve insanlar kendisine mehdî adını vereceklerdir. Deccâlın çıkışı ve kıyamet alametleri ondan sonra vuku bulacaktır. Mehdînin rec’atinden sonra mesih inecek ve deccâli katledecektir. Yahut mehdî, mesih ile birlikte inecek ve deccâlin katledilmesinde mesih’e yardımcı olacaktır.[64]

Mehdî Muntazar’ın ne zaman rec’at edeceği tam olarak bilinmemekle beraber bazı olayların vukûu mehdînin zuhûrunun alameti olarak kabul edilmiştir. Şiî kaynaklara göre mehdînin rec’atinden önce onun zuhûruna ilişkin haberlerde kendiliğinden bir yayılma görülür, herkes mehdînin gelmesini bilmektedir. Bir diğer konu ise mehdînin zuhûru öncesi kındaki kılıçların çekilerek savaşa hazır olunması gelmektedir. Şiî kaynaklar bu konuda Hz. Peygamber’den bir hadis rivâyet etmişlerdir. Üçüncü olarak Cebrail mehdîye görünerek onun hurucunu emredecektir. Son olarak mehdî kalbine bu zuhûr doğarak mehdîliğini ilan edecektir.[65] Dünyanın kötüye gittiği zamanda ortaya çıkacak olan mehdî deccâla karşı mücadele edecek ve bu konuda onu mesih de destekleyecek ve yardım edecektir.

Mehdî ile ilgili Hz. Peygamber soyundan, yedi yıl insanlara hükmedecek, yeryüzünü adaletle dolduracak, Hz. İsa ile beraber rec’at edecek, onun deccâli Filistin topraklarında öldürmesine yardım edecek, Hz. İsa mehdîni ardında namaz kılacaktır şeklinde bir inanç söz konusudur.[66]

İmamet ve buna bağlı mehdi düşüncesinden doğan rec’at düşüncesi, İslâm tarihi içinde en fazla Şiî fırkalarda görülmüştür. Bu düşüncenin Şiîlere nerden geçtiği ise ihtilâflıdır. Dozy, Auguste Muller, Von Kraemer, Drmasteter, Guidi gibi bazıları Şiîlik hareketinin Farisî kaynaklı olduğunu kabul eder. Hatta Dozy bu konuda bir adım daha ileri giderek Şiîliğin ve Şiî düşüncesinin tamamen Farisi kaynaklı olduğunu söyler.[67]

Darmesteter de görünüşte İslâm’a boyun eğen Farisî unsurların İslâm’a Hint-Ârî fikirleri soktuklarını ifâde eder. Farisî inancına göre seçkin bir hükümdar ailesinde olduğu kabul olduğu edilen ilahi nur (Farry Yezdân), bu ailenin sulbünden nesilden nesile intikâl etmektedir. Sonuçta bu devir Saoschyant yahut beklenen mesihte sona erer. Bu görüş İslâm’a sokulmuş ve Hz. Ali’nin şahsında somutlaştırılmıştır. Nihai olarak bu düşünce de bir imamlar düşüncesini ve beklenen mehdîyi ortaya çıkarmıştır.[68] Guidi ise bu aşırı fikirlerin İslâm’ı yıkmak için putperest İran propagandasının bir sonucu olduğunu söyler.[69] Şiîlik düşüncesinin kaynağının Yahudi-Hıristiyan teolojisinin ortak mahsulü olduğunu savunanların başında Goldziher ve Friedleander gelmektedir. Yahudiler’e ve Hıristiyanar’a göre İlya peygamber semaya ref’edilmiştir. Kıyamete yakın yeryüzüne dönecek hak ve adaletin direğini dikecektir. Şüphe yok ki İlya Şiîler’in gaib gizlenmiş imamlarının ilk modelidir. Bu imamları kimse görmemiştir. Günün birinde alemin kurtarıcıları olarak döneceklerdir. [70]

Goldziher Welhausen’den nakille “geri dönme” fikrinin kendisinin  sadece Şiîler’e özgü bir inanç olmadığını, bu inancın İslâm’a belki de Yahudilik ve Hıristiyanlık’ın etkisi ile girmiş olabileceğini söyler. Ona göre göğe çekilen ve dünyanın sonunda adaletin saltanatını kurmak için yeniden dünyaya gelecek olan peygamber “Eli” dünyadan çekilip görünmeden yaşayan ve bir gün dünyanın kurtarıcısı, mehdî olarak yeniden gelecek olan “gizli imamlar”ın ilk örneğidir.[71] Goldziher’e göre Şiî unsurların saf Arap topraklarından çıkmış bu düşünceye Sami olmayan düşünceler ancak Muhtar es-Sakafî’nin ihtilal hareketi ile katılmıştır.[72]

Friedleander’e göre Şiîliğin ana fikirlerinden biri olan mehdîlik ve buna müteallik durumlar Yahudilikten beslenmiştir. Zahiri ölüm (decotizm) ise Hıristiyan menşelidir. Bu düşünce İslâm’a Menîistlerin tesiri ile girmiştir. Menîistler mesihle ilgili tüm olayların gerçek dışı olduğu çarmıha gerilenin mesih değil mesihi engellemeye çalışan şeytan olduğunu kabul ederler. Mesih onu çarmıha gerip kendisini gizlemiştir. O gelecekte geri dönecektir. Bu inanç Şîa’nın “imam ölmemiştir, gelecekte geri dönecektir” görüşüyle paralellik arz eder. el-Bağdâdî de Sebeiyye’den bahsederken İbn Sebe’nin Ali’nin ölmediğini ve onun yerine ölenin Ali kılığına girmiş şeytanın olduğunu, bu sırada Ali’nin göğe yükseldiğini iddiâ ettiğini söyler. Yahudiler ve Hıristiyanlar İsa’nın katli konusunda nasıl yalancı iseler nevasıp ve havârîcin de Ali’nin katli konusunda yalancı olduklarını söyler. Ali’nin öldürüldüğünü görenler Ali’ye benzeyen birinin öldüğünü görmüşler onu Ali zannetmişlerdir. Oysa Ali ileride dünyaya dönecek ve düşmanlarından intikamını alacaktır. İsnâaşeriyye bu düşünceye katılmaz, onlara göre imamların ölümü realitedeki gibidir. [73]

Özellikle ilk kez Gulat-ı Şîa’da ortaya çıkan bazı aşırı görüşler, sonraları sûfîlerde ve bazı Mu’tezilî fırkalarında da görülmüştür. Tüm bu düşüncelerin etki merkezi Hıristiyan Gnostisizmi olarak da görenler vardır. Ancak bu aşırı görüşleri tüm Şîaya teşmil etmek doğru değildir. Hatta Şeyh Müfîd  bu gulat düşünce mensuplarını zındıklar olarak tavsîf etmektedir.[74]

Şiîlik düşüncesinin unsurlarının Yahudi kaynaklı olduğunu iddiâ edenlerin başında Welhausen gelir. O da bu görüşlerini Taberî’ye dayandırır. Benzer görüş sahipleri aynı zamanda mezhepler tarihindeki rivâyetleri de bu şekilde yorumlarlar. Râfizîler’in bu ümmetin Yahudiler’i olarak nitelendirilmesi gibi bazı lafızları bu konuda delil olarak alırlar.[75] Bazı İslâm düşünürleri de Şiîlik düşüncesinin kaynaklarını Yahudiliğe dayandığını iddiâ etmişlerdir. Onlar hükümdarlığı nasıl ki Davut sülalesine hasretmişlerse Şîa da imametin Ali sülalesinde olduğunu kabul etmiştir. Yahudiler de Râfizîler de Mesih-i Muntazar çıkıncaya ve gökten bir ses ya da bir işaret gelinceye kadar cihad edilmeyeceği konusunda hem fikir olmaları bu konuda delil olarak ileri sürülmüştür.[76] İbn Hazm bu konuda “Onlar (Keysâniyye)Yahudiler’in yolunu tuttular. Yahudiler Melki Sadak b. Amir’in, İbrahim (AS)’ın Rabeka Binti Benuel’i istemek için gönderdiği kölenin, İlyas Peygamber’in Fenhas b. Âzer’ın hayatta olduğunu iddiâ ettiler.” demektedir. İbn Hazm bu konuda imamların ölmediğini söyleyen Şiîler ile Yahudiler arasında bağlantı olduğunu düşünür.[77] Nasıl Yahudiler’de Hz. Musa’dan sonra onun cinsinden olan ve onun görevini yürüten bir peygamberden hali olmayacağını iddiâ etmişlerdir. Şiîler de Yahudilerin Yuşa’yı halife kabul etmelerinden mütevellid bu düşünceyi aynen almışlar, Hz. Peygamberin yardımcısının Hz. Ali olduğu ve imamların bu misyonu sürdürdüğünü kabul etmişlerdir.[78]

Râfizîler’den, Ca’fer es-Sâdık’ın ölümünden sonra, Vâkıfa adı ile ortaya çıkan bir grup ondan sonra imam olarak Musa Kâzım’ı kabul etmişlerdir. Musa’nın ölümünden sonra ise onun ölmediği ve bir gün geri döneceği tezini ortaya atmışlardır.[79]

Şiîler’in temel doktrini, imam olarak kabul ettikleri şahsın aslında ölmediği ve bir gün mutlaka döneceği üzerinedir. Mehdî İmam Musa Kâzım’dan şu şekilde bir söz rivâyet ederler: “Kim hastalığımda bana baktığını, cesedimi yıkadığını, tahnit ettiğini, kefenlediğini, mezara indirdiğini, üstüme toprak attığını söylerse, sen onu ‘yalancıdır’ diye ilan edebilirsin. Ben kaybolduktan sonra kim benden sorulunca ‘o yaşıyordur’ derse Allah ondan razı olsun. Kim de ‘o öldü’ derse ona lanet olsun[80]

İmâmiyye  fırkasına göre İmam Mehdî hicrî 256 yılında doğmuş ve bundan sonra da ölmemiştir. Şu an dünyanın herhangi bir yerinde yaşamaktadır. Yiyip, içip ve Allah’a ibadet etmektedir. Ortaya çıkma ve kendini göstermek için Allah’ın emrini beklemektedir. O gözlerden gaibtir. İnsanlar onu görür ancak onu tanımazlar zira o kendisini tanıtmaz. İstediği her yerde hazır ve nâzırdır. Mehdînin daha pek çok üstün meziyetleri vardır.[81] Bu vasıflarını sayılan Mehdî, İmam Hasan el-Askeri’nin oğlu İmam Muhammed Mehdî el-Muntazar’dır. [82]

Mehdînin ortaya çıkması için bazı sebepler, alametler vardır. Bunlar namaz terk edildiği, emanetler kaybolduğu, ribâ yendiği, yalan helal sayıldığı, dinin dünya için satıldığı,  alçak karakterli insanların iş yaptığı, hevâlara uyulduğu, kan dökmenin çok sıradanlaştığı, hilmin zayıflayıp zulmün arttığı, ümeranın fıskı fücura daldığı vs. durumlar gerçekleşince mehdî de zuhûr edecektir.[83]

Şîa’ya mensup olan Zeydiyye’nin pek çok kolunda mehdî inancı yoktur. Sadece Cârûdiyye  kolunda vardır. Zeyd b. Ali b. Hüseyin, Ebû Bekir ve Ömer’in hilafetinin sahih olduğuna inanır. Zaten bundan dolayı bir savaş esnasında taraftarları onu bırakmış ve bundan dolayı da öldürülmüştür.[84]

İsnâaşeriyye Şîasına göre ise on birinci imamdan sonra imam Hasan oğlunu tehlikeler karşı korumak maksadı ile gizlemiştir. Bu gaybet-i suğrâdır. Daha sonra bazıları çıkıp gaib imam Ebû’l-Kasım’ın naibleri olduklarını iddiâ etmişlerdir. Son naib Muhammed b. Osman es-Sırrî 260 yılındaki ölümünden önce kendisinden sonra naiblik müessesesinin kapandığını açıklamıştır. Ondan sonra gaybet-i kübrâ başlamıştır. İmam Muhammed Mehdî rec’at zamanına kadar geçen zamânâ büyük gaybet denir. [85] İmam Mehdî’nin gizlenmesi olayı Hz. Musa’nın olayına benzetilmiştir. Abbâsîlerin imamların soyunu sona erdirmek maksadı ile onlardan doğacak çocukları öldürmesinden dolayı İmam Mehdî’nin gizlendiği iddiâ edilmiştir.[86] Ancak her ne kadar İmam gerçekte gözükmese de Şiîler gaib imamın her an hayata müdahil olduğunu ve hayatı izlediğini kabul ederler.[87]

Mehdî Mekke-i Mükerreme’de zuhûr edecek, ashabının sayısı Bedir ashabının sayısınca yani 313 olacaktır. Bayrağında “Allah için biat” yazacaktır, yeryüzünü adaletle dolduracaktır.[88] Şîa’ya göre Mehdînin rec’ati ile ilgili hadisler mütevatirdir. Dolayısı ile onu ve rec’atini kabul etmeyenler kâfirdir.[89]

Sünnîler ile Şiiler arasındaki mehdî inancı arasında ciddi farklar mevcuttur. Sünnîler Şiîler’in mehdî inancını küçümsemişlerdir.  Sünnîlere göre mehdî peygamber ile aynı adı taşımalıdır, oysa Şiîler’in mehdîsi hem adı farklı hem de daha çocuk yaşta liyakatsiz biridir. Hatta Hasan el-Askarî’nin kendinden sonra çocuk bile bıraktığı şüphelidir. Hatta imamın uzun süre yaşaması olanaksız olara görülmüştür. Şiîlerde buna mukabil teoriler geliştirmiş imamın vücudu gaip olmakla berber hayatta olduğuna dair tezler ileri sürmüşlerdir. [90] Şîi grupları içerisinde Zeydiyye hariç diğer fırkaları mehdînin zuhûru usûluddinin aslı kabul edilmiştir. İsnâaşeriyye Şîa’sı mehdînin zuhûru konusunda kesin nass olduğunu kabul ederler. Bundan şüphe etmenin mürtedlik alameti olduğunu söylemişlerdir. Gelecek olan mehdînin Allah’ın mübarek kıldığı Hz. Peygamber soyundan geleceğini iddiâ ederler.[91]

Ancak burada Sünnîler ile Şiîler arasındaki mehdî anlayışındaki farka dikkat etmek gerek. Sünnîlerin mehdîsi daha önce yaşamamış, kendisi yaşadığı dönemde insanları hidâyete erdirecek bir şahıstır. Şiîler’de ise mehdî daha önce yaşamış ve çoğu kez başarısızlığa uğramış bir liderin tekrar dönüşü şeklindedir.

Şîa’nın içinde el-Mehdî el-Muntazar olarak adlandırılan, bir gün geri dönecek olan mehdî hakkında tam bir kargaşa mevcuttur. Her fırka kendi imamlarını mehdî kabul edip geri döneceğini iddiâ etmiştir. Muhtar b. Ebî Ubeydullah es-Sakafî, el-Mukne’, el-Hırsanî (Atâü’s-Sâhir), yine en-Navüsiyye fırkası -bu fırka Ca’fer es-Sâdık’ın ölmediğini ve asla ölmeyeceğini, onun beklenen mehdî olduğunu iddiâ eder- vb. pek çok fırka kendi imamlarının beklenen mehdî olduğunu iddiâ etmişlerdir.[92]

Ehl-i Sünnet anlayışında mehdî zayıflamaya yüz tutan İslâm uygarlığını tekrar ihya eden mânâsında kullanılmıştır. Dolayısı ile toplumu ihya eden pek çok karizmatik kişi mehdî olarak vasıflandırılmıştır.[93] Şiîlikte ise hayati bir şahsiyet olup mehdîlik ilâhî kaynaklıdır. İlâhî yasalara uygun bir yönetim ortaya koymak amacı ise onun vazifesidir. Mehdî tasavvurunda genelde bunalımlı ve karamsar dönemlerde bir kurtarıcı mehdîyi beklemenin arttığına sıkça rastlanmaktadır.[94]

İsmâilîler mehdî ile el-kâim arasında ayrıma giderler. Birincisi kıyamet ve dirilişin sahibi olarak kabul edilir. İsnâaşeriyye Şiîleri ise tüm imamlarını mehdî olarak kabul ederler.[95] Şîa’da mehdîlik inanç sistemin temel doktrinlerinden biridir. İmam kıyametten önce rucû edecektir. Dürüst ve günahkar olanlar yüzleşecek ve hak sahipleri haklarını alacaktır. [96]

Aslında mehdî düşüncesinin sosyo-psikolojik, siyasî ve dinî yönü de bulunmaktadır. İnsanların dinî inançlarını canlı tutması açısından hemen hemen tüm düşünce sistemlerinin ortak yönü olduğu söylenebilir. Siyasî olarak iktidarı elde edemeyen ve baskıya maruz kalan grupların bir teselli kaynağı olmuştur. Dinî olarak ise kelime mânâsına uygun olarak insanlara dinî konuda rehberlik edecek şahıslar bu mesabede kabul edilecek olursa mehdî bir değil birden fazladır, her dönemde görünebilir.

Şîa düşüncesinde kabul edilen, rec’at edecek mehdî düşüncesi pek çok yönden eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin en önemlilerinden biri olan bir insan olarak mehdînin çok uzun süre yaşayamayacak olması ile ilgili iddiâyı reddeden Şiî düşünürler, Hz. Nuh Peygamber’i örnek olarak gösterir ve onun Kuran’da dokuz yüz elli yıl yaşadığı, hatta bazı hadis kitaplarından daha uzun yaşadığı dolayısı ile bir insanın bin yıl yaşayabileceğini iddiâ ederler. Hatta buna ek olarak İslâm dinine mensup pek çok kişi tarafından kabul edilen Hızır’ı da mehdînin hala hayatta olduğuna dair delillendirmelerinde kullanırlar. Şîa Hızır’ın yaşadığının kabul ettiği halde mehdî konusunda aynı şeyi kabul etmeyenleri tutarsız olmakla itham etmiştir.[97]

Goldziher’e göre her ne kadar sahih sünnette mehdî düşüncesini destekler mahiyette bir kayıt olmasa da İslâm tarihi içinde siyasî ve dinî düşünce, mehdî inancının neşvünema bulmasına neden olmuştur. Bu düşünce tarih içinde varlığını devam ettirirken kendini mazlum kabul eden grupların ümit kaynağı olmuştur.[98] Asrımızda yapılan araştırmalar göstermiştir ki, İslâm dünyasının çok büyük bir bölümü hala mehdînin geleceği yönündeki inançlarını korumaktadır. Bunun  yanında Ehl-i Sünnet mensupları çeşitli deliller öne sürerek Şîa’nın mehdîsinin bâtıl olduğunu söyler.

Şîa’nın İsnâaşeriyye grubu mehdîyi şöyle tanımlar: Mehdinin annesi Nercî, babası İmam Hasanü’l-Askerî’dir. Onlara Câbir b. Abdullah’ın mehdî ile ilgili Peygamberimiz’den şu hadisi rivâyet ettiğini söylerler. “Gerçekten vâsîlerim ve benden sonraki imamları on iki’dir. Onların ilki İmâm Ali’dir. Sonra oğullarım Hasan ve Hüseyin ve sonra Hüseyin’in oğlu Ali (Zeynel Abidin) Ali’nin oğlu Bâkır diye tanınan Muhammed’dir. Ya Câbir onun zamanına erişeceksin ona selamımı söyle. Onun oğlu Ca’fer, onun oğlu Musa onun oğlu Ali, onun  oğlu Hasan onun oğlu mehdîdir. Adı benim adım, künyesi benim künyemdir. Allah yeryüzünün doğularına batılarını onun iki eli ile açar. O öyle bir kişidir ki dostlarından kaçar. Onun imamlığını ancak kalbi Allah tarafından sınanmış kişi kabul ve tasdik eder.”[99]

el-Bağdâdî Muhammediyye adını verdiği mezhebin, imamları olan Mehdî Muhammed b. Abdillah’in ne öldüğüne ne de öldürüldüğüne inandıklarını söyler. Taraftarları onun dönüşünü beklerler. Ehl-i Sünnet kitaplarında da yer alan “Gerçek şu ki onun adı benim adıma, babasının adı da babamın adına uygundur”[100] hadisine de dayanarak on ikinci imamlarını beklenen mehdî olarak takdim etmişlerdir.[101] Kâim mehdînin aslında her dem mevcut olduğu, mekânında var olduğu ama görülmediği ifâde edilmiştir. Ebû’l-Hasan er-Rızâ’ya kâim mehdîden sorulduğunda onun cevabı şu şekilde olmuştur. “Cismi görünmez, ismi ile isimlenmez”. [102] Dolayısı ile o kâim mehdînin aslında insanların arasında olduğunu ve kâim mehdî sıfatları ve adıyla bilinemediğini ifâde etmiştir.

Şîa’da Mehdîlik ve beklenen imam tartışmaları Hasan el-Askeri’den sonra genelde olarak yaygın bir şekilde tartışılmıştır. Bu konuda çeşitli görüşler ortaya sürmüşlerdir. Bu konudaki görüşlerin bazıları şunlardır:

1- Bu grup Hasan el-Askerî’nin aslında ölmediğini bir müddet kaybolduğunu ve onun el-Kâim olduğu için ölmesinin caiz olmadığı görüşündedir.

2- Yine onlardan bir gruba göre el-Askerî ölmüştür, ancak tekrar kıyam edecektir.

3- Başka bir grup Muhammed b. Hasan saklı olduğu ve onun Kâim el-Mehdî olduğu kanâatindedir.

4- Diğer bir görüşe göre ise Hasan el-Askerî’nin ölümünden sekiz ay sonra Muhammed adında bir çocuğu doğduğu ve bu çocuğun sonradan kaybolduğu görüşündedir. Bu gruplara göre beklenen mehdî odur.

5- Bir başka görüş sahipleri de Hasan el-Askerî’nin ölümünün babalarının ölümü gibi kesin olduğu kanâatindedir. Kendinden sonra nesli devam etmediğinden imametin sona ermesi de muhtemeldir. Ancak daha sonra Allah peygamber soyundan bir huccet ve kâim gönderecektir.[103]

Ehli Sünnette Mehdî

Her ne kadar mehdî inancı Şiîliğin bir akîdesi olarak görünse de Sünnîler içinden de ahir zamanda gelecek olan kurtarıcı İmam Mehdî’ye inanan grupların oldukları görülmektedir.[104] Ehl-i Sünnet düşüncesi içersinde mehdî düşüncesini kabul edenler olduğu gibi buna karşı çıkanlarda olmuştur. Onu kabul edenler bazı hadis kitaplarındaki hadisleri kaynak olarak gösterirken; reddedenler ise söz konusu hadisleri tenkit ederek ve başka bir takım hadisleri kanıt göstererek reddetmişlerdir. İbn Haldun mukaddimesinde bu konu ile alakalı makbûl hadis kitapları olması konusunda neredeyse icmâ bulunan Buhârî ve Müslim’de elle tutulur bir delil olmaması hasebi ile mehdî haberlerinin tenkide açık olduğunu ifâde eder. Kendisi de muhalif bir çizgi izler.[105]Ehl-i Sünnet görüşüne mensub mutasavvıflar ise mehdî konusunda genel olarak Şîa’nın görüşüne yakın bir yol takip etmişlerdir.[106]

Ehl-i Sünnet inancında da ahir zamanda gelecek ve dünyayı huzura eriştirecek bir mehdînin varlığından bahsedilir. Ancak bu mehdî Şîa inancından farklı olarak yaşamış ve var olan bir mehdîden öte insanlar arasından bir kişinin bu görevi üstlenmesi ile gerçekleşecektir.[107] Bu düşüncedeki Ehl-i Sünnet mensupları bu konu ile alakalı kitap ve sünnetten deliller de sunmuşlardır. Nitekim Tirmizî, Nesâî, Ebû Davûd, İbn Mâce gibi hadis kitaplarında bununla ilgili haberler bulunmakla beraber Sahîhayn’da bu tür bir haber yoktur.[108]

Felsefecilerden Kindî bu hususta şunları demiştir. Mehdî halka öğle namazını kıldıracak, yenilikler yapacak, adaleti hakim kılacaktır. Endülüs yarımadasına ulaşıp burayı fethederek Roma’ya ulaşacaktır. Burayı zaptettikten sonra doğuya yönelecek, Kostantiniye’yi fethederek yeryüzünün mülkü onun olacaktır. Böylece Müslümanlar büyük bir güce sahip olacaklardır. İslâm yücelecek, hanif dini tek hakim olacaktır. Öğle ile ikindi arasında halka bir namaz kıldıracaktır. Kindî hurûfu mukattâlardan hareketle 743 senesini deccâlin zuhûr vakti olarak kabul eder. Sonra bir ikindi vakti Mesih dünyaya inecek ve düzeni sağlayacaktır. Filozof Kindî  mehdîyi bu şekilde tanımlarken İbn Ebû Vatıl mehdînin Mesih, yani Hz. İsa olduğunu ondan başka bir mehdînin zuhûr etmeyeceğini iddiâ eder.[109]

2- İslâm Dışı Dinlerde Mehdî

İslâm’daki mehdî düşüncesinin İslâmî düşünceye has olup olmadığı tartışma konusudur. İslâm dışı pek çok düşüncede görülen mehdî düşüncesinin İslâm’a sonradan girdiğine dair kanılar ağır basmaktadır. Gerçek şu ki İslâm dininden önce ya da sonra, İslâm’la iletişime geçmiş ya da geçmemiş pek çok düşünce sisteminde mehdî tasavvuru bir olgu olarak vakidir. Dünyanın pek çok yerinde bir birinden bağımsız benzer düşüncelerin ortaya çıktığı gözlemlenmektedir.

Tarihte bazı şahsiyetlerin ölümünden sonra ardından gelenler onların öldüklerine inanmak istememişlerdir. İlkel bir dini inanca sahip olan Yeni Gine  halkı Mensren adında bir kurtarıcıyı beklerler. “Kargo-kültü” adı verilen bu düşüncede kurtarıcı bir gemi ile beraber, istikbalde denizden gelerek kendilerini yabancı hakimiyetlerden kurtarıp refah ve huzuru tesis edecektir.[110] Kuzey Amerika yerlilerinden Montagnai kabilesinin müstakbel kurtarıcısı, efsanevi kült kahramanları olan “Tsekabec”dir. Kuzey Amerika yerlilerin mehdî ve kurtarıcılarını beklerken bol bol dans etmelerinden dolayı genel olarak bu kültüre “Ghost-Danc” deyimi kullanılır.[111] Aztekler kurtarıcılarına “Quetzalcoalt” derlerken, Mayalar “Kukulkan” adını verirler. Eski Mısırlılarda Tanrı Ra, Ameni adından bir kurtarıcı gönderecektir.[112]

Hinduizm’de mehdi “kalki” olarak isimlendirilirken, Budizm’de mehdî kavramını ifâde eden kelime “Maytreya”dır. Dostluk merhamet kökeninden türetilmiştir. Maytreya mehdînin soyadıdır. Esas ismi ise “yenilmez, şefaatçi” anlamında “Ayita” olacaktır. Mehdî tasavvuru Kofüçyanizm ve Taoizm’de görünmekle beraber, mehdî için özel bir isim kullanılmamıştır.[113] Mecûsîlik “Sayant”, Hırıstiyan ve Yahudiler ise “Mesih” terimleri ile aynı düşünceyi kastetmişlerdir. Mehdî farklı din ve kültürlerde ahir zamanda Tanrı tarafından dünyaya gönderilecek ve yeryüzündeki bozulmuş düzeni yeniden kuracak ve yeryüzünü hâkimiyeti altına alacak bir hükümdar, insanlara doğru yolu gösterecek bir peygamber, dini bir lider ya da Hinduizm’de olduğu gibi bir Tanrı’dır.[114]

Maniler Mani’nin Sâsanî kralı tarafından öldürüldüğünü kabul etmemişler, onun göğe yükseldiğini, yeryüzüne tekrar döneceğini, düşmanlarından öç alacağını, dünyada adaleti hakim kılacağını iddiâ etmişlerdir. Moğollar da Cengiz Han’ın ölümünden dokuz asır sonra tekrar dönüp milletini Çin’in boyunduruğundan kurtaracağına inanmışlardır. Mezdekiler Enuşirvan için aynı şeyi idda ederken, Hintliler Brahma’nın tenâsühünde Vişnu’nun vücuda gelişine ve Hinduluğun Budizm’e hakim olacağını, insanların ruhlarının böylece hürriyetine ereceklerini kabul etmişlerdir. Mecûsîlikte Bihafrid’in öç almak için tekrar döneceği inancı mevcuttu.[115]

Goldziher Cengiz Han’ın ölümünden sekiz-dokuz asır sonra tekrar Moğolların Çin’e karşı yapacağı mücadelede yardım etmek amacı ile dirileceğine inandıklarını ifâde etmektedir.[116]

Mehdî düşüncesinin nerede ve nasıl doğup geliştiği konusunda batılı araştırmacılar iki görüş ortaya atmışlardır. Birincisi mehdî inancının Sümerler’de doğduğu, Babilliler ve Mısırlılar’da geliştiği, bu iki kanalla dünyaya yayıldığı düşüncesidir. İkinci görüş ise her din ve düşüncede mehdî inancının kendi içinde psikolojik ve sosyolojik etkenlerle ortaya çıktığıdır. Mesela Hinduizm’de mehdîliğin menşei Tanrı Vişnu’nun Kalki ismi ile müstakbel avatarasına ve Hint zaman tasavvuruna dayanırken, İslâmiyet’te Hulefâ-i Râşidîn devrinin arkasından başlayan iç savaşların tarihî, siyasî ve psikolojik tezahürleri bunda etkili oluştur.


[1] Thamos, “Gnostisizm”, http://www.hermetics.org/Gnosis2.html.

[2] Thamos, “Gnostisizm”, http://www.hermetics.org/Gnosis2.html.

[3] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, Beyrut 1984, s. 84.

[4] Sami Baybal, İbrâhimî Dinlerde Mesihin Dönüşü, Konya 2002, s. 25.

[5] Sabri Hizmetli, “İtikadi Mezheplerin Doğuşu”, AÜİFD, XXVI, 666; Sami Baybal, İbrahimi Dinlerde Mesihin Dönüşü, Konya 2002, s. 25.

[6] Zeki Sarıtoprak, Nüzûl-i İsa Meselesi, İzmir 1997, s. N.

[7] Sami Baybal, a.g.e., s. 28.

[8] Sami Baybal, a.g.e., s. 25; Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. N; Erkan Sarıkçıoğlu, Dinlerde Mehdî Tasavvurları, Samsun 1997, s. 15.

[9] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. O; Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 15.

[10] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 3.

[11] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 3-5; Sami Baybal, a.g.e., s. 33.

[12] Sami Baybal, a.g.e., s. 35.

[13] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 15.

* Saoşyant; “yardımcı, yardım edici” anlamını taşımaktadır. Mecûsîlik’te ahir zamanda geleceği inanılan kurtarıcı; mehdî olarak düşünülür. bkz. Şinasi Gündüz, Din ve İnanç sözlüğü, Ankara, 1998.

** Kalki; Bu kelime Arya dilinin bir ürünüdür. Hindu eskatolojisinde geleceği beklenen Vişnu avatarası, ahir zamanda geleceğine inanılan kurtarıcı mehdî anlamında kullanılır. bkz. Şinasi Gündüz, Din ve İnanç sözlüğü, Ankara, 1998.

*** Hinduizm’e göre koruyucu Tanrı olan Vişnu’nun zaman zaman çeşitli nedenlerle insan ve hayvan şeklinde bir dünyevi varlık suretinde bedenleşerek yeryüzüne inmesi. bkz. Şinasi Gündüz, Din ve İnanç sözlüğü, Ankara, 1998

[14]     Sami Baybal, a.g.e., s. 34; Goldziher, a.g.e., s. 254.

[15] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 14.

[16] Goldziher, a.g.e., s. 254.

[17] Goldziher, a.g.e., s. 254.

[18] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., İzmir 1997, s. 4.

[19] “Hani Allah, peygamberlerden: “Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz” diye söz almış, “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde, “Kabul ettik” cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.” Âl-i İmrân 3/81.

[20] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 5.

[21] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 5.

[22] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 6.

[23] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 7.

[24] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 8.

[25] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 8.

[26] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 8.

[27] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 8.

[28] Sami Baybal, a.g.e., s. 29.

[29] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. O.

[30] Gerlof Van Vloten, Emevî Devrinde Arap Hakimiyeti, Şîa ve Mesih Akîdeleri, Ankara 1986, s. 70-73.

[31] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. Ö.

[32] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 9; Sami Baybal, a.g.e., s.  38-39.

[33] Sami Baybal, a.g.e., s. 29.

[34] İbrahim Bulut, “Şiî fırkalarda Gaybet ve Rec’at inancı”, Kitabiyat, 2004, sy. 8, s. 141.

[35] Seyyid Cevad, el-İmâmü’l-Mehdî ve Zuhûruhû, Kuveyt, 1985, s.  244.

[36] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 84;.

[37]Sana gelince, ey Daniel, son gelinceye dek yoluna devam et. Rahatına kavuşacak ve günlerin sonunda ödülünü almak için uyanacaksın.” Danyel 12:13.

[38] Sami Baybal, a.g.e., s. 29.

[39] Ignaz Goldziher, el-Akîde ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, ter. Muhammed Yusuf Musa, Beyrut, tsz., s. 194.

[40] Fevzi Samuk, Necati Ağıralioğlu, Kur’ân-ı Kerim’e Göre Meryemoğlu Mesih Hazreti İsa, İstanbul 1998, s. 45.

[41] Âl-i İmrân 3/54-55.

[42] en-Nisâ 4/157-158.

[43] İlgili âyetler için bkz. Secde 31/11; Nisâ 4/97; Enfâl 8/50; En’âm 6/61; Hacc 22/5; Nisâ 4/15; Yusuf 12/101.

[44] Mahmûd Şeltut, “İsa’nın Ref’i”, AÜİFD, 1978,  XXIII, 319-324; er-Risale, X, sy. 462, s. 515-517.

[45] Yaşar Kutluay, İslâm ve Yahudi Mezhepleri, İstanbul, 2001, s. 290.

[46] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 208; Sabri Hizmetli, “İtikadi Mezheplerin Doğuşu”, AÜİFD, XXVI, 171-172.

[47] Sami Baybal, a.g.e., s. 27; Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 9.

[48] Zeki Sarıtoprak, a.g.e., s. 9.

[49] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 256.

[50] Sabri Hizmetli, a.g.m., s. 172.

[51] Yaşar Kutluay, a.g.e., s. 185-186; Sabri Hizmetli, a.g.m., s.173.

[52] Yusuf Şevki Yavuz, “Mehdî”, DİA, 2003 İstanbul, XXVIII, 369; Sabri Hizmetli, a.g.m., s. 667.

[53] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 16.

[54] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 17.

[55] Muhsin Abdulhamid, İslâm’a Yönelen Yıkıcı Hareketler, trc. M. Saim Yeprem, Ankara, 1973, s. 49.

[56] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 255.

[57] Sabri Hizmetli, a.g.m., 668.

[58] Halil İbrahim Bulut, “Şiî Fırkalarda Gaybet ve Ric’at İnancı”, İslâmiyât, 2004, VIII, sy. 1, s. 141.

[59] Muhsin Abdulhamid, a.g.e., s. 47-48.

[60] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 34.

[61] Avni İlhan, Mehdîlik,  İzmir 1976, s. 15-19.

[62] Ahmed Emin, Duha’l-İslâm, Beyrut, 1954, III, 238.

[63] Hüseyin Tacirineseb, Mehdîlik ve İmam Mehdî, ter. Davut Duman, 2001 Ankara, s 121-129.

[64] İbn Haldun, Mukaddime, trc. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982, I, 752; Muhammed Hamdi Zegzûg, “er-Rec’a”, el-Mevsûati’l-İslâmiyyeti’l-âmme, Kahire, 2001, s. 670; Said Amir Arjomand, Authority and Political Culture, New York, 1988, s. 170;  Âyetullah İbrahim Âmirî, el-İman el-Mehdî, İran, 1997, s. 260.

[65] Âyetullah İbrahim Amiri, a.g.e., s. 255; , Seyyid Cevad, el-İmâmü’l-Mehdî ve Zuhûruhû, Kuveyt, 1985, s. 181-183.

[66] Seyyid Cevad, a.g.e., s. 242.

[67] İrfan Abdulhamid, İslâm’da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, s. 26.

[68] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 27.

[69] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 28.

[70] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 34.

[71] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 254.

[72] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 29.

[73] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 35; Eş’arî, a.g.e., I. 85.

[74] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 31.

[75] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 31.

[76] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 32.

[77] İbn Hazm, a.g.e., s. 180; İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 32.

[78] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 33.

[79] W. Montgomery Watt, İslâm Düşüncesinin Teşekkül Devri, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara 1981, s. 202.

[80] Goldziher, İslâmda Fıkıh ve Akâid, s. 254.

[81] Seyyid Muhammed el-Kazvini, el-İmamü’l-Mehdî,  Beyrut 1987, s. 19-20.

[82] Seyyid Muhammed el-Kazvini, a.g.e., s. 21.

[83] Seyyid Muhammed el-Kazvini, a.g.e., s. 372.

[84] Avni İlhan, a.g.e., s. 61.

[85] Avni İlhan, a.g.e., s. 71.

[86] Avni İlhan, a.g.e., s. 74.

[87] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 263.

[88] Avni İlhan, a.g.e., s. 72.

[89] Avni İlhan, a.g.e., s. 73.

[90] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 262.

[91] Muhammed Ebû Zehra, el-İmam es-Sâdık, Kahire, s. 239.

[92] Abdulkerim el-Hatib, el-Mehdîyyü’l-Muntazar  Vemen Yentezırunehü, Kahire 1980, s. 32.

[93] Ali Coşkun, Mehdîlik Fenomeni, İstanbul 2004, s. 96.

[94] Ali Coşkun, a.g.e., s. 96.

[95] Ali Coşkun, a.g.e., s. 97.

[96] Said Amir arjomand, a.g.e., s. 169-170.

[97] Âyettullah Kâşifü’l-Gıtâ, Caferi Mezhebi ve Esasları, trc. Abdulbaki Gölpınarlı, İran, 1992, 53.

[98] Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, ter. Muhammed Yusuf Musa, Beyrut, tsz., s. 195.

[99] Ebû’l-Kasım Necmeddin, el-Meslek fî Usûli’d-dîn, Nşr. Rızâ Üstâdî, Meşhed, 2003, s. 277-278; Ali Toker, Oniki İmam, İstanbul 2002, s. 491.

[100] Bu hadisin Tirmizi, Ebû Davut, İbn Hanbel, İbn Mâce, Hakim el-müstedrekinde nakledildiği belirtilmiştir.  bkz. Bağdâdî, Mezhepler Arasındaki Farklar, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1991,   s. 43.

[101] Bağdadi, Mezhepler Arasındaki Farklar, s. 43.

[102] Muhammed es-Sadr, Tarih-u Gaybetü’l-kübrâ, Kum, tsz.., s. 31.

[103] Mustafa Öz, “İmâmiyye Şîasında Onikinci imam ve Mehdî İnancı”, MÜİFD, 1995s. 23.

[104] Goldziher, İslâm’da Fıkıh ve Akâid, s. 257.

[105] İbn Haldun, a.g.e., I, 752-753; Gerlof Van Vloten, Emevî Devrinde Arap Hakimiyeti Şîa ve Mesih Akîdeleri, Ankara 1986, s. 65-70.

[106] İbn Haldun a.g.e. I, 7769-773.

[107] Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, s. 194.

[108] Muhammed Ebû Zehra, el-İmam es-Sâdık, Kahire, s. 239.

[109] İbn Haldun, a.g.e., I, 773 vd.

[110] Yusuf Şevki Yavuz, “Mehdî”, DİA, XXVIII, 369; Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 13.

[111] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 13.

[112] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 14; Yusuf Şevki Yavuz, a.g.m., XXVIII, 369.

[113] Erkan Sarıkçıoğlu, a.g.e., s. 14; Yusuf Şevki Yavuz, a.g.m., XXVIII, 369.

[114] Yusuf Şevki Yavuz, a.g.m., XXVIII, 369.

[115] Sabri Hizmetli, a.g.m., XXVI, 67.

[116] Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, s. 192.

TENASÜH VE REENKARNASYON

İKİNCİ BÖLÜM

TENÂSÜH ve REENKARNASYON


A- TENASÜH VE REENKARNASYON

1- TENÂSÜH

Arapça n-s-h kelimelerinden türeyen tenâsüh kelimesi nefsin bedenin yok olmasından dolayı yeni bir bedene intikâl etmesi ve bu intikâller arasında bir ilişkinin söz konusu olmasıdır.[1] Diğer taraftan bir şeyin tıpkısını çıkarma anlamını da içeren tenâsüh, bir canlının ölümünden sonra ödül ya da ceza olarak yaşamının karşılığını bulmak üzere, ruhunun bedenden bedene geçtiği ve birçok bedeni canlandırdığı varsayılan inanca verilen isimdir.[2] Tenâsüh kelimesini Yunanca’da iki kısımdan mürekkep olan Metempsychosis kelimesi karşılar. “Metem” bir şeyden bir şeye intikâl, konum ve hal değişimi anlamına gelir. “Psyche” kelimesi de ruh veya nefs mânâsına gelir. Dolayısı ile kelime “nefsi natıka”nın bedenden bedene intikâli anlamına gelir.[3] Bir diğer mânâda ise tenâsüh Şiî düşüncesinde Cüz-i İlâhî’nin bir imamdan diğerine geçmesi mânâsında da kullanılmıştır.[4]

Ruhun bedenden bedene intikâl ettiğini savunan guruplar, tenâsüh ile ruhun arındığını ve kemâle erdiğini belirtmişlerdir. Mesudî bazı gulat fırkalar ile Hâricîler’in akli hükümler ve duyu organları ile tenâsühü iddiâ ettiklerini söyler. O, İslâm fırkalarında görülen tenâsüh inancının Yunanlı, Hintli, Seneviye, Mecûsî, Yahudi ve Hıristiyanlardan intikâl etmiş bir düşünce olduğunu ifâde etmektedir. [5] eş-Şehristânî de ruhun beden dolaşarak tekrar tekrar bedenlenmesi düşüncesinin Mecûsî, Mezdekî, Hint Brahmanizm’inde, felâsife ve Sâbiîlerde bulunan ve buradan gâlî fırkalara geçen bir inanç olarak tanımlar.[6]

el-Bağdâdî’ye göre İslâm öncesinde tenâsüh düşüncesi felsefeciler ve Sümeniyye’de görülmekteydi. İslâm’dan sonra ise Kaderiyye ve Rafızî gulat fırkalarda görülmüştür. Sümeniyye ahiret inancını reddeder. Onlara göre ödül ve ceza dünyadadır. Ruh dünyada farklı bedenlerle mükerrer olarak rec’at eder. [7]

el-Bîrûnî, Hindistan hakkında yazdığı kitabında bu görüşün, nasıl ki İslâm’da tek Allah inancı itikadî konuların en başında geliyorsa, onlar içinde tenasühün aynı şeyi ifâde etmekte olduğunu belirtir. Hindû filozoflar ruhun kainatı ihata eden şeylerin çeşitliliğini kavrayabilmeleri için tek bir hayatın yeterli olmadığı savunmuşlardır.[8] İlk dönem metinlerinde açık bir şekilde tenâsühten bahsedilmese de insan ruhunun semaya yükselmeden önce yeryüzüne yağmurlar ile yağdığı yer alır. Bu da tenâsühün basit ilk şekli olarak kabul edilmektedir. Kişinin sonraki dönemlerde tekrar tekrar bedenlenmesinin nedeni ilk bedeninde görevlerini tam mânâsıyla yerine getirememiş olmasıdır. Kişi tüm rûhî olgunluklara erinceye kadar bedenden bedene geçer. Görevlerini tamamlayınca da aydaki karargahına ulaşır.[9] Ruh her tekrar bedenlenmesinde önceki yaşamını unutur.[10] Şehristânî de bu kelimeyi geniş anlamda ele alır. Ona göre tenâsüh dünyadaki hayatlar ve birbirini takip eden yeniden doğuşlar akîdesidir. Tenâsühe en fazla inanan topluluğun Hindular olduğunu söyler.[11]

Tenâsüh ruhun bedenden ayrıldıktan sonra başka bir bedenle dünyaya tekrar dönmesi mânâsında rec’attir. Genel itibari ile sözlüklerde İslâm inancının aslında tenâsühün olmadığı vurgulanmış, bu anlayışın Hind ve uzak doğu kökenli olduğu vurgulanmıştır. Aynı zamanda benzer düşünce bazı Yunan filozoflarında da olmakla beraber, İslâm’a Hint ve Uzakdoğu dinlerinden girdiği kabul edilmiştir.[12] İslâmî literatürde reenkarnasyonu karşılayan bir terim yoktur. Tenâsüh her ne kadar farklı anlamlar içerse de reenkarnasyonu da kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Şehristânî de rec’ati tenâsühü de içine alacak şekilde kullanır. O Râfizîlerdeki rec’at inancından bahsederken onları bu konuda iki kısma ayırmıştır. Birinci kısmın kıyametten önce dirilme mânâsında rec’ati kabul ettiklerini söylerken, Râfızîlerin rec’at konusundaki ikinci görüşünün insanların ruhlarının bedenden bedene geçme inancı olduğunu ifâde eder. [13] İslâm tarihinde ruh göçü reenkarnasyon mânâsından ziyâde, tenâsüh mânâsına daha yakın anlamda kullanılmıştır. Hatta tenâsüh de kendi içinde çeşitli sınıflara ayrılmıştır. Nesh, mesh, fesh, resh olmak üzere dört farklı tenâsüh şekli olabileceği kabul edilmiştir.[14] Ancak genel olarak şunu ifâde etmek gerekir ki İslâm ulemâsı Kuran’a göre tenâsühün mümkün olmadığı kanâatindedir.[15]

İnsan ruhunun ölümsüzlüğü ve ölümden sonra onun yeniden bu dünyada veya başka alemlerde varlığını sürdüreceği inancı, yeryüzünün geçmiş veya çağdaş hemen hemen bütün inanç sistemlerinde bulunan yaygın bir düşüncedir. Ruhun ölümden hemen veya belli bir süre sonra yeniden yeryüzüne dönerek başka bedenlerde varlığını sürdürmesini ifâde eden tenâsüh bu anlamda, ruhun varlığını sürdürme anlayışının bir çeşidi olarak görülebilir. Bu düşünce tarihin ilk dönelerinde itibaren pek çok inanç ve kültürde rastlanan bir inançtır.[16]

Tenâsüh inancının dayandığı temel varsayımlara baktığımızda şunları görmekteyiz:

a- Ruh vardır ve içinde yaşadığı bedenle özdeş değildir.

b- Ruhun değişik sebeplerden dolayı umumiyetle ceza olarak yaşamaya mahkum olduğu, beden olarak bilinen bir mekân vardır. Ruhun her türlü fiili icra edebilmesi, onun bir bedene sahip olabilmesine bağlıdır.

c- Ruh hareketli bir cevherdir. Sahip olduğu arızî özellikler nedeniyle ruh değişik bedenlere girebilir.

d- Ruhun değişik bedenlere geçişini belirleyen  temel kriter, onun çeşitli bedenlerde iken işlemiş olduğu fiillerdir.[17]

Mısırlılar tenâsühe inanırla, ancak onların tenâsüh anlayışı sadece canlılarla sınırlıdır. Ancak Hint düşüncesindeki rec’at anlayışı her türlü varlığa geçişi mümkün kılar.[18] En eski rec’at inanışının görüldüğü toplumlardan biri olan eski Yunan’da tarihçi Herodot inanışın kaynağının Mısır olduğunu ifâde eder. Ona göre eski Mısırlılar bu düşünceyi ilk benimseyip yayanlardır. M.Ö. IV. yüzyıldan itibaren bu düşünce Mısırlılar’dan Kenanlılar ve Finikeliler vasıtasıyla yayılmıştır. Mısırlılara göre ruh ebedîdir. Ölüm sırasında, o sırada yaratılan bir hayvan bedenine intikâl eder. Karada, havada, suda yaşayan bütün mahlukatın, bedenlerini devredinceye kadar çeşitli kılıklarda gezer. Bundan sonra yepyeni bir insan bedeni ile yeniden doğar. Herodot asıl Mısır inancı olan bu düşünceyi Yunanlılar’ın alarak kendilerine mal ettiklerini ifâde eder. Ancak felsefe tarihçileri onun bu görüşünü iki nedenden dolayı reddeder. İlk olarak Yunan felsefesine itimat eden tarihçiler bunun Mısır’ın orijinal bir fikri olduğu konusunda şüphe içindedirler. İkinci olarak bu düşünce Yunan düşüncesi içinde neşet etmemiş olsa bile temelleri itibari ile çok eski olduğunu savunurlar. Yunan düşüncesi bu inancı sistematikleştirerek kültürünün bir parçası haline getirmiştir. Bir kısım araştırmacılara göre yeniden bedenlenme düşüncesi Hint felsefesinden neşet etmiştir. Orada Buda fikriyatı ve Brahma dininde orijinal bir şekil almıştır.[19] Zira Tenâsüh inancının Buda’dan çok önceleri Hindistan’da düşünce olarak mevcut olduğu ve  Budizm ile bu düşüncenin sistemleştirildiği ve yaygınlık kazandığı belirtilmektedir.[20] Eski Mısır inanışlarında insan ölecek ve mezara girecek ancak nasıl ki karanlık gecenin ardından güneş doğuyorsa kişi de öyle tekrar dirilecektir. Ölen kişinin kalbi tartılır iyilikleri ağır gelen ölümsüz olan Osiris’in eşliğine kabul edildiğine, hafif gelenlerin ise ebedî yokluk ile cezalandırıldıklarına inanılmaktaydı.[21]

Başka bir mânâda tenâsüh ilâhî ruhun dünyamızda yaşayan varlıklar arasında yayılıp taksim olunmasıdır. eş-Şehristânî gulat-ı Şîa’nın tenâsühü hulûlü de kapsayacak şekilde kullandıklarını ifâde eder. Şîa içinde ilâhî cevherin tamamı veya bir kısmının muayyen insanlara ineceği veya onlarda karar kılacağına (hulûl) inanıldığı belirtilmiştir. Bu nevi tenâsüh inancı Mezdekî sihirbazlar, Hindli Brahmanlar, filozoflar ve Sâbiîlerden pek çok inanca yayılmıştır.[22]

Rafizîler kıyametten önce ölülerin dünyaya rec’ati konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda daha çok insanların rec’at edecekleri konusundaki görüş ağır basar. Onlar buna delil olarak Allah’ın İsrailoğulları’ndan bir grubu öldürdükten sonra diriltmesi kanıt olarak öne sürerler.[23] Râfizîler’in bir bölümü ise kıyameti toptan reddetmişlerdir. Bu grup tenâsüh düşüncesini benimsemiştir. Onlara göre kıyamet diye bir şey yoktur. İnsanların ruhu bedenden bedene reenkarne olur. Eğer iyilik işlemişse sonraki hayatı güzellikler içinde, kötülük yapmışsalar sonraki hayatları acı ve ızdırap içerinde geçecektir. Böylece insanlar yaptıklarının karşılığını bir sonraki hayatlarında göreceklerdir. Dünya bu şekilde ebedî olarak devam edecektir.[24]

Günümüz toplumlarında tenâsüh inancı ölümsüzlük arzusunun bir sonucu olarak yaygınlık kazandığı görülmektedir. Özellikle bazı bölgelerde Hızır inancının güçlülüğü ile paralellik arz ettiği söylenebilir.[25] Günümüzde bazı fırkalarda görülen tekammüs inancı da tenasühü ifâde eder. [26] Batıda ise reenkarnasyon olayını ortaya koyan Allan Kardec olarak kabul edilmektedir.[27]

Tenâsüh dünyada ceza ve sevabın, ahirete tercih edilmesidir. Tenâsühü benimseyenler kıyamette önce insanın fiillerinin karşılığını göreceği düşüncesini benimsemişlerdir. Tenâsüh düşüncesi ruhun ebedîliği üzerine bina edilmiştir. Ruh ebedî olunca ruhun dünyaya avdeti da sonsuz sayıda vukû bulmaktadır. Cezada ruhlar kötü bedenlerle dünyaya dönerken mükâfâtta iyi bedenlerle dönerler.[28]

Tenâsüh inancının dayandığı temel varsayımlara baktığımızda şunları görmekteyiz:

a- Ruh vardır ve içinde yaşadığı bedenle özdeş değildir.

b- Ruhun değişik sebeplerden dolayı umumiyetle ceza olarak yaşamaya mahkum olduğu, beden olarak bilinen bir mekân vardır. Ruhun her türlü fiili icra edebilmesi, onun bir bedene sahip olabilmesine bağlıdır.

c- Ruh hareketli bir cevherdir. Sahip olduğu arızî özellikler nedeniyle ruh değişik bedenlere girebilir.

d- Ruhun değişik bedenlere geçişini belirleyen  temel kriter, onun çeşitli bedenlerde iken işlemiş olduğu fiillerdir.[29]

Hakkında çok az şey bilinen ya da çok farklı anlamlarda kullanılan ruh konusu ile yakından bağlantısı olan tenâsüh inancı insanların düşüncelerinin hep odağında olmuştur. İnsandaki ölümsüzlük arzusu ya da ölüm korkusu bunda en önemli nedenlerden biridir. Diğer taraftan yine çok tartışılan ama net bir şekilde ortaya konulamayan ve üzerinde konsensüs sağlanamayan ruh beden ilişkisi de tenâsüh düşüncesinin hep gündemde kalmasının sebepleri arasında sayılabilir. Bu konuda gerek farklı din ve düşüncelerde gerek İslâm dininde kelam, tasavvuf, felsefe bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetmişlerdir. Ruhun varlığı, tarifi ve mahiyeti üzerinde çok söz söylense de bir türlü ittifak sağlanamamıştır. Diğer taraftan İslâm düşünürleri doğrudan ruh konusu ile irtibatlı olan tenâsüh reenkarnasyon ve rec’at inançlarını da reddetmekten geri durmamışlardır. Ruh konusu ele alırken gerek tevhit gerekse İslâm’ın ahiret anlayışı ile çelişen tüm düşünceler reddedilmiştir. [30] Sosyal bilimler pozitif bilimler gibi doğruluğu yüzde yüz ispatlanamaz. Çünkü onun konusu her şeyi ile fark arz eden insandır. Bir suyun normal şartlar altında  yüz derecede kaynadığı bilimsel olarak ispatlandığında kanun olur ve artık mutlak doğrudur. Ancak sosyal bilimlerde yüzde yüz doğruluk diye bir şey söz konusu olamaz. Ruh da bu bağlamda net bir tanımın yapılamamış olması hala hakkında yeni iddiâların ortaya atılması ve her geçen gün yeni şeyler öğrenilmesi son derece doğaldır.

E. Kohlberg tarafından kaleme alınan The Encyclopadia of İslâm’ın rec’at (Redj’at) maddesinde rec’atin dört farklı mânâsı olduğunu vurgulanır. Bunlardan ilki ruhun sadece insana değil tenâsüh anlamında ruhun bir hayvana da reenkarne olabileceği anlamına gelen rec’attir. İkincisi ruhun kutsallık atfedilerek bir imamdan diğer imama intikâli mânâsında kullanılmıştır. Bu ikisi aynı zamanda tenâsüh mânâsında da kullanılmış ve daha çok gulat fırkalar tarafından kabul görmüştür. Üçüncü olarak otoritenin Şîa’ya geri dönmesi anlamında kullanılmış, son olarak da gaybetten geri dönmek mânâsını içerecek şekilde yorumlanmıştır. Her ne kadar rec’atle ilgili ilk iddiâ Abdullah b. Sebe tarafından ortaya atılsa da aslında bazı Arapların bu düşünceye çok da uzak olmadığı Hz. Ömer’in Hz. Peygamber öldüğü zaman gösterdiği refleksin ortaya koyduğu belirtilmektedir. Zira İslâm öncesi Araplarda benzer düşünceler olduğu bilinmektedir.[31]

İsferayînî Yahudiler’den bazı grupların da tenâsühe inandığını söyler. Zira Danyal kitabında Tanrı’nın dört sefer çeşitli şekillerde hulûl ettiği belirtilmektedir.[32]

Reenkarnasyon ve tenâsüh kavramları arasındaki tek ortak noktanın ruhların tekrar dünyaya gelip gitmeleri olduğu söylenebilir. Bu iki kavram arasındaki en önemli fark reenkarnasyonda olan ruhsal evrim anlayışının tenasühte olmamasıdır. Tenâsühte ruhsal bir evrimden bahsedilemez, zira tenâsüh ödül ve ceza esasları üzerine kurulmuştur. Ödül ve ceza sanki burada idealleştirilmiştir. Reenkarnasyon tarafları bunu ruhçuluğun adeta olgunlaşmamış dönem düşüncesi olarak algılarlar.[33]

Ruh göçü (metempsycose, tenâsüh) ile reenkarnasyonu (transmigration) karıştırmamak gerek. Tenâsühte ruh maddî bedene gelmeden evvel hayvan ve bitki bedenlerinden geçer. Çünkü insan ruhu asla gerilemez.[34] Aslında bu olay Pisagor’un öğrencileri ile aralarında geçen bir olaydan dolayı bu şekilde karıştırıla gelmiştir. Pisagor’un öğrencileri bundan önceki hayatlarında hepsi büyük tiran ve ünlü birer kral olduklarını iddiâ ettikleri bir ortamda , Pisagor “sizlerin öylesine güçlü olduğunuz ve insanların sizin otoritenizden tir tir titredikleri zamanlar, ben bir horozdum” demiş ve öğrencileri de buna binaen insan ruhunun hayvan ve diğer canlılara geçtiği varsayımına dayanan tenâsüh düşüncesini geliştirmişlerdir.[35]

2- REENKARNASYON

Reenkarnasyon ölüm olayı ile bedeni terk etmiş ruhun, madde kainatındaki dünyalarda, türleri ilgilendiren tekâmül yasasına aykırı olmayacak şekilde (yani son bedenlendiği türden daha geri bir düzeyde doğmamak koşulu ile-ki bu noktada tenâsühten ayrılır-) tekrar tekrar bedenlenmesine verilen addır. Reenkarnasyon Hint uygarlığında görülen tenâsüh (metempsikoz) inancı ile karıştırılmakla beraber aslında şu iki noktada bir birinden ayrılır. Birincisi reenkarnasyonda bir gerileme yoktur, tekâmül daima ileriye doğrudur. İnsan ruhu daha alt seviyeye reenkarne olmaz. İkincisi insan bir önceki hayatında neden başarısız olduğunun cevabını vermek için değil, başarılı olması gerektiği için dünyaya gelir. Yani yeryüzüne ceza için değil yükselmek için gelinir.[36] Her ne kadar zaman zaman tenâsüh ya da reenkarnasyon kelimeleri bir biri yerine kullanılsa da bu kullanım gerçekte doğru bir kullanım değildir.[37] Reenkarnasyon kelimesi aslen Fransızca’dan gelen bir kelime olup ruhun tekâmülü anlamında kullanılır. Tekrar doğmak bir ceza ya da mükâfât değil ruhun tecrübe ve gelişiminin bir vasıtasıdır.[38] Ruhsal ilke bir önceki yaşamış olduğu gezegene reenkarne olabileceği gibi başka bir gezegene de reenkarne olabilir.[39] Ruhun yeni bir bedenle ete kemiğe bürünmesini ifâde eden reenkarnasyonun genel olarak insanların düşüncelerinin ve arzularının bir yansıması olduğunu düşünenler de mevcuttur. Olay psikolojik açıdan incelendiğinde yeniden bedenlendiğini söyleyenlerin önceki hayatlarında Napolyon, Fatih Sultan Mehmet gibi isimler olduklarını söylemesi bu tarz bir yaşam ve şahsiyete özlemin olduğunu göstermektedir.[40]

Reenkarnasyonda ruh en alt seviyeden başlayarak her bir bedenlenmede yeni bir yol ve deneyim kat ederek, yükselir. Cismânî bir Sûrette başladığı yolculuğunu nûranî mertebede tamamlar. İlk olarak bir bitki Sûretinde var olan ruh dana sonra hayvanî ve insanî mertebeleri geçerek nûranî mertebeye ulaşır.[41] Reenkarnasyon dünyada Avustralya yerlilerinden Afrika’daki kabilelere kadar birbirinden bağımsız pek çok kültürde mevcut bir düşüncedir.[42]

Reenkarnasyon inancı eşitlikçi anlayışın bir sonucu olduğu söylenebilir. Zira insanlar bu dünyaya zengin-fakir, sağlıklı-hasta, bilgili-cahil, az-çok yaşam gibi zıtlıklarla bulunur. Bu zıtlıklardan nimet olarak kabul edilenleri yaşamış olan birine karşı külfet içinde bulunanların durumunun bir haksızlık içerdiği kabul edilmekte, “dünyaya sakat, muhtaç, hasta, fakir, çirkin gelen çocukların suçu acaba nedir?” diye soran reenkarnasyon taraftarları, adalet için reenkarnasyon inancının gerekliliğini savunmaktadırlar.[43] Reenkarnasyon bir yerde ruhun elbise değiştirme olayıdır. Ruh yeni bir bedenle yeni hayata merhaba demektedir. Aslında beden yeni olsa da şuûr ve ruh eskidir. Şuûr ve ruh önceki hayatından kalan yaşamına kaldığı yerden devam ederken buna aracı olan bedeni değiştirmiştir. Tibetlilerin rûhânî lideri olan Dalay Lama kendinden önce yaşamış olan bir başka Dalay Lama’nın ruhunun şimdi bedeninde tekrar dünyaya geldiğini ifâde etmektedir. O ölümü sadece elbiselerin değişimi olarak ifâde eder.[44]

Reenkarnasyon deyince ilk akla gelen ilk menşei uzak doğu merkezli Budizm ve Hinduizm düşünceleri gelmektedir. Malumdur ki Hinduizm’in temel kavramlarından biri karma doktrinidir. Bu düşünceye göre insan sonu olmayan bir tenâsüh zinciri içinde gidip gelmektedir. Bu anlayışa göre ölüm bir korku vasıtası bir yokluk değil  bir hâl değişimidir. Buna göre her Hindu sonraki hayatının daha iyi olmasını garantileyebilmek için çaba gösterir. [45] Hintlilerin kast sistemindeki en etken otokontrol mekânizması da yine karma düşüncesi olduğu aşikârdır. Her kişi kendi kastında bulunduğu durumun bir önceki yaşamın sonucu olduğunu kabul eder. Böylece iyi olanlar daha iyiye geçmek için gayret sarf ederken, kastın alt tabakalarında bulunanlar da hallerinden şikâyet etmezler. Zira bu duruma sabretmeleri sonraki yaşamları için önem arz eder. Bu mânâda imtihanı kazanmaları durumunda bir sonraki yaşamlarında üst kastlarda yer alabilmeleri mümkün olacaktır. Reenkarne olduğunu iddiâ eden kişi ya da toplumlarda bu düşünceye inancın önemli bir yer tuttuğu muhakkaktır. Zira bu düşüncenin bulunmadığı toplumlarda bu tarz bir iddiâ neredeyse hiç rastlanmamaktadır. Türkiye’de ya da dünyada reenkarnasyona inanan toplumlarda bu tür vakıalara rastlanmaktadır.[46]

Reenkarnasyon aslında İslâm tarihinde tenâsühün bir bölümü olarak işlenmiştir. İbn Hazm tenâsühün bir bölümü olarak Dehrîler’in iddiâ ettiği tenâsühte ödül ya da cezadan öte ruhun sadece kendi cinsinden bedenlere intikâl ettiğini ileri sürdüklerini iddiâ eder. [47]

a- Uzak Doğu Dinleri

1- Karma İnancı

Karma “yapmak” anlamına gelen “kar” fiilinden türeyen Sanskiritçe bir kelimedir. Karma “iş, davranış” anlamına gelen, fakat çoğu defa işleri yöneten, bu ve gelecek hayata pek çok etkileri bulunan kanunu ifâde eder. Karma terim olarak genel itibariyle Hint kökenli dinlerde üç mânâda kullanılmıştır. Bunlardan ilki belirli istek ve arzu sonucunda ortaya çıkan dinî ve dünyevi  karakterli her türlü fiil ve eylemi ifâde eder. Yine karma irâdî filler ve davranışlar sonucunda ortaya çıkan mistik, güç veya bunların ruhta bıraktıkları manevî etkiyi ifâde eder. Son olarak karma irâdî fiiller ile sonuçları arasındaki ilişkiyi düzenleyen ve alemdeki adaleti temin eden prensip veya doktrin anlamında kullanılır.[48]

Karma düşüncesine göre kişi aslında bir enerjidir. Beden giysisini öğrenmek ve büyümek için giyer. İnsanın yeniden dünyaya gelmesinde üç önemli basamak vardır. Birincisi, kişinin öz varlığı gelişime ve değişime müsait bir pozisyonda bedenlenir. İkincisi, kişi bazı durumlara müdâhil olamamakla beraber mukadderâtını belirleme, karar verme ve irâde yetilerine sahiptir. Son olarak da bu hayat bir öncekinin  bir uzantısı konumundadır. Bundan dolayı kişi önceki hayatındaki fiilleri ile sonraki hayatının alanını ve ana çizgilerini belirler.[49]

Karma insanı sonsuz bir döngü ile acı yaşamlar dizgesine yeniden doğmaya mahkum eder. İnsanlar ancak bencil davranışlarını düzelttikleri takdirde kendi yazgılarını değiştirebilirler. Eğer biri ölüm anında bile yanlış davranış içerisinde ise o bir başka lamba yakacaktır. Eğer ateş sönmüşse, ateş döngüsü sona erecek ve sükûna erme (sönme) mânâsındaki nirvanaya ulaşmış olacaktır.[50]

Karma inancına göre ruh, ilerleme kaydetmek için ıstırap ya da ceza çekmek zorunda değildir. Ruh için ıstırap çekmek ancak, kişiye tekrar nasıl ıstırap çekmeyeceğini öğrettiğinde doğru olur. Kar­ma ile birlikte yapılan hür irâde deneyinin etkili olabilmesi için acı ya da ıstırap verici olmak zorunda değildir. Evrenin doğal yasalarıyla uyum içinde hareket edildiği zaman ilerleme de ortaya çıkar. Eğer uyumsuz olmuş ve kişi kendini geri getirmeye çalışmışsa, değişim, stres, karmaşa ve bozulmaya neden olabilir. Fakat bunlar bertaraf edildikçe yeni uyum etkili olur ve böylece başarı ve mükâfât fırsatları artar.

Karma, rehberlik amacıyla olumlu ve yapıcıdır. Sadece koşulların yeterince ayarlanmasını ister. Kişiye, kendisini diğerlerinden ayıramayacağını öğretir. Zamanın ve alanın ötesine geçen bağlar vardır. Amerikan yerlilerinin geleneklerine göre yaşayan birçok toplumda, yedi kuşak ileriye kadar sonuçlar incelenmeden kararlar alınmamıştır. Onlar tüm insanlar ve koşullar arasındaki mahrem ve anlaşılması güç bağı kavramışlardır.

Karma karşılığını vermek için, kişinin öğrendiği dersten en çok yararlanabileceği ve onu en etkin biçimde kullanabileceği bir zamanı seçecektir. Karşılığın verilmesi için, herkesin bu gösteriyi görerek en çok yararlanabileceği bir yer seçilir. Verilecek karşılık, yasayan tüm yaratıklara yarayabilmesi açısından değişik şekillerde olacaktır. Karma inancı mensupları, eğer ona gerekli izin verilirse, kişi için en iyi olacak zaman, tarz ve araçlar konu­sunda en iyinin oluşturulacağını söylerler. Ama bu, hiçbir şey yapmadan oturacağımız anlamına gelmez. Kişi kendisi daha ziyâde seçimleri yoluyla gerekenleri yapar ve sonra yeni secimler ve yeni hareketlere karar verebilmek için sonuçların açılmasını bekler.

Karma aslında karşılık beklemez. Onun amacı öğrenme ve büyümedir. Koşulların ayarlanmasını, dengelenmesi ve hatta gerçekleşmesini talep eder. Eğer gerçek bir duygusal, zihinsel ve ruhsal karşılık varsa, fiziksel bir düzeyde geçici olarak durdurulabilir de. Bir karma sorununun üstesinden gelmek, içsel kontrol, çok çalışmak, sevgi ve kabul etme, akıllı, nazik ve erdemlilikle mümkün olur. Kişinin sınırları dahilindeki yaratıcı olanakları görmeyi öğrenmesi, kişiye karmayla büyümenin pozitif yüzünü gösterir. Karmayı harekete geçiren şeylere aldırmamak, karmanın etkilerini tamamlamak kadar kolaydır. Örneğin, kişi sağlığının kutsanmış olmasını kazanmış olabilir ama bunu takdir etmeyip doğal kabul eder ve aynı zamanda da ihmal ederek daha önce başarmış olduğu bir şeyin tersini yapar. Karma inancına göre kişinin her zaman üretici, yapıcı olması gerekir.

Büyüyüp gelişme, günlük tecrübeler ve yükümlülükler konusundaki sorumlulukları arttıkça, karma sorumluluğu da – öğrencilik – artmaktadır. Gerçek örencilikte karma öğretisi gittikçe artan bir biçimde alınır. Bazen bir düzine yaşam sürecinin güç dersleri bir tek derste alınabilir. Görev, insanlık için üretken ve yararlı olarak kalırken, güzel etkiler yapacak kadar yaratıcı olmak ve zorluklara dayanmaktır. Eğer öğrenilenler için daha çok sorumlu olma süreci başlatılırsa kişi için yararlı olacak pek çok karma türü ya da öğretinin ortaya çıkacağı kabul edilmektedir. Aile karması, ırka mahsus karma, dinsel karma, ulusal karma, dünya karması ve hiç kuşkusuz kişinin kendi kişisel karması hep büyüme ve gelişmede rol oynar.

Aile ve iş ilişkileri genelde karmayla en çok ilgili olanlardır. Bunlar kişiye gelişme için en büyük fırsatı sağlar. Irk, din ve ulusla ilgili diğer dersler de vardır kuşkusuz. Bu nedenle kişi, evrensel yaşam tecrübelerini tamamlayabilmek için değişik cinsiyetler, ırklar ve uluslardan biri gibi vücut bulur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan herkes özgürlüğün uygun kullanımı konu­sundaki dersleri öğrenmelidir. Amerika’da çok fazla özgürlük ya da pek çok kısıtlama örneklerini sık sık görürüz. Özgürlüğün uygun ifâde edilişini öğrenmek disiplin gerektirir ve Amerika’da herkes belirli bir seviyede onunla gelişir. Bu, Amerikalı’nın ulusal karmasının bir parçasıdır.

Kişi hayatımızdaki her şey ve herkesin, kendisi için hiç hayal bile etmediği kadar önemli olduğunu görmeye başlamalıdır. Geçmiş yaşamı keşfetmek bu konuda kişiye yardımcı olur. Böylece kişi fiziksel yaşamın arkasındaki rûhânî yaşamı görmeye başlar ve yaşamları yeni ifâdelere açılır.[51]

Karmada bir ödül ceza yoktur. Çünkü bazen ödül gibi görünenler ceza, ceza gibi görünenler ödüldür. Olaya hangi taraftan baktığınıza bağlıdır. Herkesin bir karması vardır ve bunun yaşamak durumundadır. Örneğin bir kedi kuşu yediğinde bu kuş için kötü kedi için iyidir. Siz hangi taraftan bakarsanız o tarafı göreceksiniz. Bundan dolayı karmada her şey gerektiği içindir. Karmaya göre kişinin olduğu yer hak ettiği yerdir. Ona rıza göstermesi ve o tecrübeyi yaşaması gerek.[52]

2-Doğu dinleri

Reenkarnasyonun ilk çıkış yeri olarak Mısır’ı kabul edenlerin yanında bir kısım araştırmacılara göre yeniden bedenlenme düşüncesi Hint felsefesinden neşet etmiştir. Orada Buda fikriyatı ve Brahma dininde orijinal bir şekil almıştır.[53] Zira Tenâsüh inancının Buda’dan çok önceleri Hindistan’da düşünce olarak mevcut olduğu ve  Budizm ile bu düşüncenin sistemleştirildiği ve yaygınlık kazandığı belirtilmektedir.[54] Taoizm’de kişiler öldükten sonra, üstün ruhlar yeraltında bir yer olan “Sarı Kaynaklar”a indikleri ve burada kasvetli bir ortamda olan ruhların, mezarlarının ve yaşamış oldukları evlerinin etrafında dolaştıklarına inandıkları belirtilmektedir. Bulundukları durumdan dolayı yaşayanlara kötülük yapmayı arzu eden bu ruhlar, kendi bedenlerinden hariç yaşayan bir bedene sahip olma arzusundadırlar. Taoizm’de ferdi bir amaç olarak bedensiz bir ölümsüzlük düşünülür.[55]

Genel olarak reenkarnasyon denince hemen akla çıkış yeri ve kaynağı olduğu iddiâ edilen Hinduizm ve Budizm gelmektedir. Bilindiği gibi Hinduizm’in temel inançlarından birisi karma düşüncesidir. Hinduizm’e göre insan sonu olmayan bir tenâsüh zinciri içersinde gidip gelmektedir. Bu anlayışa göre ölüm bir korku vasıtası, bir yokluk değil bir halden diğerine geçiştir. Bunun için her Hintli tekrar dünyaya gelişte iyi amellerle gelecekteki hayatını garanti altına almaya çalışır. İşlediği günahlar sebebi ile bitki veya hayvan olarak dünyaya gelmekten çekinir.[56]

Reenkarnasyon eski Hint inanç sisteminde önemli bir yere sahiptir ve toplumsal yapının şekillendiricisi olan karma öğretisini tamamlayıcı bir rol üstlenir. Samsara inancı olarak da bilinen reenkarnasyon dünyevî yaşamdaki, hayat-ölüm-yediden doğuş döngüsünü ifâde eder. Karma ise ruhun bu düzensiz dairedeki hareketini düzenleyen prensibin adıdır. Karma geçmişi şimdiki zaman ve geleceğe bağlayan bir konumundadır. Her şey geçmişin bir ürünü ve geleceğin belirleyicisidir.[57]

Hint dinlerinde semâvî dinlerin kabul ettiği anlamda bir ahiret inancı söz konusu değildir. Bedeni dirilmeyi kabul etmediklerinden dolayı cesetler yakılmaktadır. Ölümle birlikte ruh başka bir bedende yeniden hayat bulmaktadır. Mükafat ve cezanın karşılığı cennet ve cehennem değildir. Bu karşılık ruhun yeni elbisesi olan bedenle anlam bulur. Bu bedenlenme bir bitkide olabileceği gibi daha iyi şartlarda bir insan bedeni de olabilmektedir.[58]

Budizm’in tenâsüh anlayışı biraz daha farklıdır. Bu düşüncede kişinin kötülükleri terk edip nirvanaya ulaşıncaya kadar, çeşitli varlık şekillerinde yükselip alçalarak ölüm ötesindeki hayatının devam edişidir. Bedeni ve zihni ihtiraslardan kurtulduktan sonra artık tenâsüh yoktur.[59]

Hint düşüncesinde tenâsühe inanmayanın Hindu sayılmayacağını Bîrûnî haber vermektedir. Hinduizm’in temel akîdesini ruh göçü oluşturmaktadır. Onlara göre ruh bâkîdir. Sürekli devir halindedir. Kişi eğer hayatını iyi bir şekilde geçirmişse iyi bir konumda ve Sûrette dünyaya gelir eğer hayatını kötü geçirmişse en rezil bir şekilde reenkarne olur. Beden ruhun elbisesi durumundadır.[60]

Bîrûnî nasıl ki haç Hıristiyanlığın, sebt Yahudiliğin alameti ise ruhun reenkarne olması da Hind’in en önemli alâmet-i fârikası olduğunu söyler. Nefs en alt düzeyden başlayarak çeşitli bedenlerde husûl eder ve bu yolcuğunun her durağında çeşitli deneyimlerle tekâmül eder. Ancak tereddînin şartı kişinin sahip olduğu bedenle en iyiyi yapması ile mümkündür. Şer ve günah ile geçirilen bir yaşamdan sonraki yaşam ceza ve zilletlik içerir. Böylece ruh en rezil durumdan en şerefli duruma doğru ilerler. Nefs her reenkarnesinde yeni şeyler öğrenir ve bir aşamayı geçer. Bu hem maddenin hem de nefsin tekâmülünü içerir. Bedenin herhangi bir sorumluluğu olmadığı zaten yok olup gittiğine inanılır. Amellerin iyi ya da kötü karşılığı nefs üzerinde tezahür edecektir.[61]

Hinduizm’de amaç ruhun Tanrısal niteliğe ulaşması ve bunu fark etmesidir. Bunu fark ettiği anda artık dinî ve ahlaki kurallara bağlı kalmak durumunda değildir. Ruh bedende iken bunu idrâk ederse iyinin peşinden gidip kötülüklerden yüz çevirmelidir.[62] Hinduizm’de diğer bir amaç da insanın maddî olan, et ve kemikten oluşan insanı sınırlayan maddî unsurlardan arınmasıdır. Bazen cahil insanlar maddî beden ile kendilerini özdeşleştirirler. Bu tür insanlar bilimde ve felsefede ne kadar ilerde olursa olsun, ölüm korkusunu aşamaz, gerçek mânâda özgür ve mutlu olamazlar. İnsanın ölüm korkusunu yenmesi ve mutlu olması için bedeni sadece bir araç olarak görmesi gerekir.[63]

Bedenlenmiş olan ruh, iç güdüsel olarak sonlu olan bedeni ile kısıtlandığını hisseder. Özgürlüğünün peşinde koşar. Bu ruh yeni doğuşların oluşmasına neden olabilecek arzulara bağlanmıştır. Fakat özgürlük hiçbir arzu ve isteğe sahip olmamaktır. Tüm dünyanın arzularının boş olduğu deneyimlenmeden elde edilemez. Bu arzular bazen insanın sahip olduğu daha aşağı bir bedenle bazen de daha üst bir bedenle yerine getirilir. Birbiri ardına gelen tüm yaşamların ardından ruh artık her türlü arzu ve isteklerden de yavaş yavaş sıyrılır.[64]

Reenkarnasyon Budizm’in de temel kavramlarından biridir. Tüm Uzak Doğu dinlerinde çeşitli derecelerde görülür. Budizm’e inanan kişilerin savaşlarda gözünü kırpmadan ölmelerinin nedeninin de bu olduğu ifâde edilmektedir. Onların yeni yaşamları mutlaka daha erdemli olacaktır.[65]

Budizm’de ben kavramı ile ilgili olarak karma düşüncesi üzerinde durulmalıdır. Çünkü “Bireysel bir ruh, benlik kabul edilmediği zaman yaptığımız iyi ya da kötü davranışların sahibi kim olacak? Eğer ortada böyle bir kişilik yoksa ahlakî davranışa yönelmek neden gereklidir? Ya da iyi ve kötü  davranışlarda kim ceza ve mükâfât alacaktır.” sorularına Budizm’de karma ve buna bağlı olarak samsara ve reenkarnasyon kavramları çerçevesinde cevap verilmiştir. Özellikle Buda’nın sözlerinde bu kavramların özü şu şekilde karşımıza çıkmaktadır. “Bugünkü halimiz dünkü düşüncelerimizden gelir. Şu anki düşüncelerimiz ise yarınki hayatımızı hazırlar. Hayatımız aklımızın eseridir. İnsan sarîh olmayan zihinle konuşur veya davranırsa, araba tekerleğinin kendisini çeken hayvanı takip etmesi gibi, ıstırap da onu izler. Bu gün neysek dünkü düşüncelerimizden gelir, şu anki düşüncelerimiz ise yarınki hayatımızı hazırlar. Hayatımız aklımızın eseridir. İnsan sarih zihinle konuşur veya davranırsa sevinç onu gölge gibi takip eder.”[66]

Doğu dinlerindeki karma teriminin açılımına göre, içinde yaşanılan ve bir sonraki hayatta, görülen sosyal farklılıkların, iyi ve kötü kaderin bir önceki hayatta işlenen olumlu ve olumsuz ameller sonucu oluştuğu kabul görmektedir. Karma inancına göre kişinin içinde bulunduğu kast değişmez görevidir. Yani bir çeşit mecburi kader anlayışıdır. Buda bu konuda “her şey yapılan fiile o da anlayışa bağlıdır” diyerek, irâdî davranışa işaret etmiştir. Kozmoloji anlayışı semavî, beşerî, hayvanî, ruhî alem ve cehennem gibi beş aleme ayıran Budizm’e göre bir hayattan diğer hayata geçiş olarak diyebileceğimiz tenâsühten kaçınmak mümkün değildir. Çünkü insanın yüklendiği misyonun önemi ve gerekliliği tek bir hayatta anlaşılması mümkün değildir. Temel ızdırap doktrinine göre tenâsühle ızdırap, acı ve çileye dair tüm duygular tadılmış olacaktır. Dolayısı ile tenâsüh sadece insan Sûretinde bedenlenmeyi değil her türlü varlık şeklinde bedenlenmeyi içerir. Nirvanaya ulaşmak için ruh ancak insan Sûretindeki tekrar doğuşları ile gerekli olgunlaşmayı sağladığında mümkün olabilecektir.[67]

b- Mısır

M.Ö. 2700-2200 yılları arasında dikilen Mısır piramitlerinin duvarlarında, bir kraliçeye ait olduğu anlaşılan mezarda, kral ve kraliçenin yaşam süresinin sonsuza dek uzadığı, gömülenin ölümden sonra tekrar yaşama döneceği belirtilmiştir.[68] Mısır’da ilk kez firavun ailesi için tanımlanan ölümsüzlük daha sonraki dönemlerde dönemin din adamları ve soyluları için de tanımlanmaya başlamıştır. [69]

Mısırlılar dünyada ilk kez rec’at düşüncesini ileri süren toplum olarak bilinir. Mısır inancında ruh, yolculuğuna cansız varlıklarda başlar, sonra bitki, hayvanlar ve insan ruhuyla devam eder. Eğer kişi bulunduğu yaşamında cezayı hak edecek şekilde yaşamışsa sonraki hayatı yaşadığından daha alt seviyedeki bir varlıkta rec’at edecektir.[70] Kadîm Mısır’ın en önemli özelliklerinden biri de piramitleri ve mumyalarıdır. Mısırlıların ölülerini mumyalamaları ve mumyalamada bu kadar ileri gitmelerinin nedeni rec’at akîdesi ile açıklanabilir. Zira ruh zamanı geldiğinde tekrar eski bedenine dönerek kişi dirilecektir. Bundan dolayı kadîm Mısır’da insanlar mumyalamaya çok özen göstermişler bedenin korunmasını sağlamışlardır.[71] Mısırlılara göre insan bedeni khou (ruh) ve kha (beden) oluşmaktaydı.[72] Kadîm Mısır inancında kötü ruhların hayvan bedenlerinde tekrar doğarak, iyi ruha dönüşüp dönüşmeyecekleri konusunda denendiklerine inanılırdı. Ölü bedenlerin mumyalanması, bu kişilerin yaşama geri döndüklerinde bedenlerini hazır olarak bulup ona dönmesi içindir.[73]

Eski Mısır’da ruhun ölümsüz olduğuna dair bilgiler kesinlik arz eder. Bununla beraber net bir tenâsüh fikrinin olduğu tartışmalıdır. Ölüler kitabında ölenlerin şekil değiştirdiklerinden bahseder.[74]

c- Türkler

Eski Türk bölgelerinin bazılarında ölünün geri dönmesi kuşku ile karşılanırken, Yenisey yazıtlarında ruhtan ve ruh çağırmadan bahsedilmiştir. Orhun yazıtlarında ise ruhun ölüp gitmesinden bahsedilir.[75] Eski Türklerde yeniden doğuş inancı bulunmakla beraber bu reenkarne olmak anlamında değil, ayrı bir ruhlar alemi olarak kabul gördüğü anlaşılmaktadır.[76] Türkler’de ruhun yaşadığına ve bu dünyada olan şeylerden haberdar olduğuna inanıldığı ifâde edilmiştir. Evlenen birinin nikah akdinin kağıda yazıldığı, daha sonra yakıldığı ve yakılan dumandan ölülerin haberdar olduğuna inanıldığı  belirtilmektedir.[77] Marko Polo ise Türklerin, ruh konusunda, ruhun ölümsüz olduğuna inandıkları, iyilerin daha iyi kötülerin daha kötü bir bedende hayat buldukları, sonunda Allah’ın kabulüne kadar yükselmenin devam ettiği görüşünde olduklarını ifâde etmiştir.[78]

Türkler’de bazen ölüler çadırlara gömülür ve öbür dünyada sürüleri bol olsun diye bir küp içine süt konur. Yine bazı yerlerde ölüm merasimleri kişinin aslı olan toprağa geri dönmesini sembolize edecek şekilde mağaralarda yapıldığı belirtilmektedir.[79]

Eski Türklerde ruh hakkındaki bir diğer görüş ise ruhun kanda olabileceği gibi ruhun iskelette de olabileceğine dair düşüncedir. Özellikle kafatası bu konuda korunmuştur. Ancak iskeletten hareketle insan ve canlılar yeniden canlanabilir. Kemik yapısı canlının ta kendisidir. Kendine atlarında miras kalan ve kendinden sonrakilere bıraktığı şeydir. Ruh kemikler olduğunu ve kemiklerden hareketle ancak tekrar doğuşun olabileceğini inanılır. [80]

d- Eski Yunan

Eski Yunan’da Pisagor ve Platon’un ruh göçüne inandıkları kaydedilmektedir.  Platon ruh göçünü bilginin eski yaşamlardan kalma bir anımsama olduğunu kanıtlamak için savunmaktadır.[81] Genel itibari ile tenâsüh fikrinin Yunanlılar’a Mısırlılar’dan intikâl ettiği görüşü hakimdir. Onlar ruhların tekrar dünyaya dönme biçimlerini cezâ ve mükâfât ile ilişkilendiriyorlardır.[82]

Ruh göçü ruhun ölümsüzlüğü üzerine temellendirilmiştir. Bu doktrinin Eski Yunan’da ilk savunucuları M.Ö. VII yüzyılda Pisagor’un öğrencileridir. Herodot’a göre de Grekliler bu inancı Mısırlılardan almıştır. Bu öğreti en çok Pisagor felsefesinde netlik arzeder. Pisagor öğretisinde evrendeki her varlık akrabadır. Pisagor ile ilgili anlatılan bir hikayede bir gün köpeği döven birinin yanına yaklaşır ve adama; “Artık ona vurma, çünkü onun ruhu benim arkadaşımındır. Onun sesini duyduğumda bunu anladım” der. Pisagor’dan sonra da Grek filozoflarının içinden bu düşünceyi işleyenler çıkmıştır.[83] Pisagor’un izinden giden bir diğer Yunan filozofu Platon’a göre de ruh ölümsüz ve ebedîdir. Ona göre ruh bedenle birleşmeden önce de idealar aleminde mevcuttu. Ona göre insanın ödül ve cezası sonraki yaşamında ortaya çıkmaktadır. Günahkâr bir adamın ruhu kadında, şehevi duygular ve lezzetler peşinde koşan birinin ruhu köpekte, daha da ileri gitmeleri durumunda bitkide hayat bulabilir.[84]

Müteahhirin Yunan felsefesinde Platon ve hocası Sokrates’in her ikisinin de tenâsühe inandıkları ifâde edilmiştir. Yeni Eflatuncular da aynı görüşü sürdürmüşlerdir. Platon diyaloglarda Sokrat’ın şöyle dediğini aktarır: “Ben inanıyorum ki, kötü yollara sapan, kabahat işleyen, içki içen ve kendilerini bu kötülüklerden kurtaramayanların ruhları, vücutları yok olduktan sonra, eşek ve benzeri hayvanların kılığına girecektir. Şüphesiz zulüm, azgınlık,  merhametsizlik yapanlar da kurtların ve yırtıcı kuşların kılığına sokulacaktır.”[85]

Platon hayatlarının arzuları peşinde koşmakla geçirenler, içinde yaşadıkları hayata uygun cinste hayvanların kılığına sokulacaktır. Hayatını heva ve heveslerinin peşinde geçirenler için kötü huylu hayvanların bedenleri, hayatını mide ve şehvet hayatı yapanlar ise aç gözlü obur hayvanların bedenleri tekrardan dünyaya döndüklerinde onlara barınaklık yapacaktır.[86]

e- İslâm Dışı Dinler

1- Yahudiler

Yahudi dininde de İlyas peygamberin semaya kaldırıldığı ölmeyip yaşadığı ve adaleti tekrar tesîs etmek üzere ahirzamanda rec’at edeceği düşüncesi mevcuttur.[87] Sürgün sonrası eski İran dinleri olan Zerdüştlük veya Mazdaizm’in dualist anlayışı, ruh konusu başta olmak üzere Yahudileri etkilemiştir. [88]Öldükten sonra insanların yok olmadığı Tevrat kitabından itibaren çeşitli şekillerde dile getirilmiştir. Bunun yanında açık bir şekilde ifâde edilmese bile, ölümden sonra dirilmeye dair bazı cümleler geçmektedir. [89]

Yahudilerin kutsal kitabında İdris’in Allah ile yürüdüğü ve Tanrı’nın onu yanına aldığına dair bilgiler yer almaktadır.[90] Yine Tevrat’ta İlyas’ın Elişa ile yürürken ateşten atların çektiği, ateşten bir arabanın gelip onları birbirinden ayırdığı İlyas’ın kasırga ile gökyüzüne çıktığı[91] Rabbin korkunç ve büyük günü gelemeden önce peygamber olarak geri döneceği, dünyanın lanetlenmemesi için insanları ıslah edeceği belirtilmektedir.[92] Yahudiler’e göre İlyas’tan önce ilk olarak göğe yükseltilen Adem’in torunu Hanok’tur.[93] Üçüncü olarak da göğe yükseltilen Mesih olacaktır.[94]

el-Bağdâdî bazı Yahudilerin tenâsüh inancını taşıdıklarını ifâde eder. Danyal kitabında Allah’ın Buhtünnasr’ı yedi hayvan ve yırtıcı Sûretinde neshetmiştir. Her birinde bir azap tattırmış sonra yenide diriltmiştir. [95] Karaîler gibi bazı Yahudi mezhepleri de tenâsüh inancının benimsemişlerdir. Genel olarak Yahudi düşünürleri bu inancı reddetmişlerdir. Hatta Yahudi alimlerinden biri olan İbrahim b. Davut, meşhur Yahudi filozofu Hasday Kariskus tarafından bu önemli mevzu ortaya atılmadan önce tenâsüh düşüncesinin reddine gerek bile görülmediğini ifâde eder. Ancak Kabbala hareketinden sonra Yahudi fikir çevrelerinde tenâsüh düşüncesi yayılmaya başlamış ve bu görüşü benimseyen fırkalar olmuştur.[96]

Şehristânî Yahudilerin rec’ati mümkün gördüklerini söyleyerek bazı örnekler nakleder. Birincisi “Azir” olayıdır ki, Allah onu yüz yaşında öldürdükten sonra diriltmiştir. İkincisi ise Harun Peygamber’in Tih çölünde ölümü ile alakalıdır. Bazıları onun öldüğünü ve rec’at edeceğini söylerken, bazıları da gaybete girdiğini ve rec’at edeceğini iddiâ etmişlerdir.[97]

Yahudi mistisizmi içerisinde ruh göçü “gilgul” terimi ile adlandırılır. Yahudilerin bu düşünceyi Babil sürgünü sırasında temasta oldukları Hint dinlerinden etkilenerek aldıkları kabul edilmektedir. Eski ahit içersinde gizli bir panteist düşünce ve bununla ilişkili olarak rec’at fikri bulunduğunu söylemek gerekir. Tevrat’ın içindeki bazı bölümler de bunu destekler mahiyettedir. Mistik Yahudi düşüncesinde Tanrı Yehova ilk önce Adem’e sonra Şit’e sonra Musa ve diğer Yahudi peygamberlerine hulûl etmiştir. Hulûl fikrine paralel olarak Zohar’da insanların ölümden sonra yeniden dünyaya geldiği belirtilir. Tam olarak bir rec’at düşüncesi olan bu görüşe Ortodoks Yahudiler şiddetle karşı çıkmışlardır. [98] Yine de Yahudiler’in Tekvin X. Bab, 22 ve 23. âyetlerde reenkarnasyon düşüncesine yer verdikleri iddiâ edilmiştir. Her ne kadar Yahudi mistisizminde tenâsüh düşüncesi kabul görse de ortodox Yahudiler bunu şiddetle reddetmişlerdir. [99]

2-Hıristiyanlar

el-Bîrûnî Hz. İsa’nın havârîlerinin, Hind diyarından tenâsühü ve ruhun ölmeyip ebedî olduğuna dair bazı bilgileri öğrendikten sonra, Hz. İsa’ya nefs ve insanın akıbeti hakkında sorular sorduklarını ifâde eder.[100] Hıristiyan inancında tenâsühün var olduğunu kabul eden M. Şemsettin Günaltay, tenâsühün Hıristiyanlık’a Yahudilik’ten geçtiğini ifâde eder. Günaltay Hıristiyanlık’ta tenâsühün varlığına delil olarak Yuhanna İncili’nde geçen bir pasajı örnek gösterir. Yaşua yolda giderken andan doğma bir ama görmüş ve yanındakilerin “Acaba bu adam ne günah işledi de bu şekilde yaratıldı?” sorusuna “Eğer kendisinin günahından dolayı bu şekilde yaratılmış ise bu onun önceki hayatında işlediği günahından dolayıdır”, şeklinde cevap vermiştir.[101] Hıristiyanların kutsal kitabında Yahudilerinkine benzer şekilde İlyas peygamberin gaybeti ve rec’ati ile ilgili bölümlere rastlanır.

Yuhanna İncili’nde geçen bir pasajda Ferîsîler’in önde gelen isimlerinden olan Nikodim adında birisi İsa’ya gelerek onun Tanrı’dan gelen bir öğretmen olduğunu bildiklerini, çünkü Tanrı kendisi ile birlikte olmadıkça hiç kimsenin onun yapmış olduğu mucizeleri yapamayacağını ifâde eder. İsa da “Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın egemenliğini göremez[102] şeklinde cevap verir. Bu bağlamda söz konusu âyet ilk bakışta, Tanrı Krallığı’na girişte ve ruhun tekâmülünde reenkarnasyon sürecini tek ihtimal olarak öneriyor gözükmektedir. Nikodim’in takip eden “yaşlanmış bir adam nasıl doğabilir? Annesinin rahmine ikinci kez girip doğabilir mi?[103] tarzındaki sorusu bu ifâdelerle klasik reenkarnasyonu değil, yaşamda bir çeşit fiziki yeniden doğum şeklinde anladığını bize göstermektedir. İsa “Bir kimse sudan ve Ruhtan doğmadıkça Tanrının egemenliğine giremez. Bedenden doğan bedendir. Ruh’tan doğan Ruh’tur.[104] şeklinde açıklama getirmiştir.  İsa burada ontolojik olarak varlığın kaynağını Tanrı’ya dayandırdığını ifâde etmektedir.[105]

Hıristiyanlıktaki tenâsüh inancı başlarda gizli bir akîde olarak kabul gördüğü ve bu inancın babadan oğla gizlice intikâl ettiği belirtilmektedir. Mahdût bir çerçevede uzun yıllar devam eden bu düşünce ilk olarak kutsal kitabın müfessirlerinden Origene tarafından yüksek sesle dillendirilmiş ve bundan sonra bir akîde olarak kabul görmeye başlamıştır.[106] Aslında Origene’nin bu düşüncesinin alt yapısında ruh hakkındaki düşüncesi vardır. Zira o ruhun bedenlenmeden önce de mevcut olduğu kanısını taşımaktaydı. Başta Saint Augustinus olmak üzere Hıristiyan dünyası buna şiddetle karşı çıkmış, 1274 ve 1439 konsüllerinde “her kim ruhun daha önce de var olduğunu ve onun daha sonra tekrar döndüğü yönündeki efsanevî öğretiyi desteklerse aforoz edilecektir” denerek bu düşünce resmen reddedilmiştir. Bedenin yok olmasında sonra ruhların cennet veye cehenneme gideceği ya da arafta kalacağı kabul edilerek tekrar bedenlenme düşüncesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.[107]

Hıristiyanlar Hz. İsa’nın rec’ati hakkında da farklı görüşler öne sürmüşlerdir. Bunlardan bir tanesi İslâm literatüründe ekseriyetle  kabul gören Hz. İsa’nın kıyametten önce rec’at edeceği görüşü ki Hıristiyanlarda da aynı görüşe ittiba eden gruplar vardır. Yine bir başka grup ise İncil’e de dayanarak[108] Hz. İsa’nın çarmıha gerildikten sonra rec’at ettiğini öne sürmüştür. Bazı kimselerin (Şum’ûn es-Safa) onu gördüğünü ve ondan sonra da göğe yükseldiğini ifâde etmişlerdir. Her ne kadar IV. İstanbul konsili ile tenâsüh düşüncesi reddedilse de Hıristiyanlarda da bazı gruplar bu düşünceye inanamaya devam etmişlerdir. Pisagor ve Yeni Eflantuncular tarafından işlenen ve Mısır’dan gelen bu düşünce son dönemde spiritizm olarak karşımıza çıkar.[109]

e- İslâm Öncesi Araplar

İslâm öncesi Araplar’da ölümden sonra tekrar dünyaya dönme mânâsında rec’at düşüncesi az da olsa bazı kavimler tarafından kabul edildiği belirtilmektedir. Onlara göre ölü tekrar dünyaya canlı olarak dönecektir. Onlar ölüleri ile birlikte bazı yiyecekler de gömüyorlardı ki ölen kişi tekrar dirilince bunlardan istifâde etsin. Hz. Peygamber öldüğü zaman bazı kimselerin onun rec’at edeceğini iddiâ etmeleri de bu düşünceyi bildiklerini göstermektedir. Hz. Ömer Hz. Peygamber’in rec’at edeceğini söylediğinde pek çok Müslüman bu görüşe meyletmişlerdir.[110]

Cahiliye döneminde bazıları da tenâsühün bir çeşidi olan meshe inandıkları belirtilmektedir. Bu bir Sûretten daha kötü bir Sûrete intikâl anlamındadır. Bir insanın bir hayvan ya da maymuna dönüşebileceğine inanıyorlardı. Yine aynı inanç mensupları bu dönüşümün cansız bir nesneye de olabileceğini kabul ediyorlardı. Araplar arasında bazı kişilerin işledikleri kötü fiillerden dolayı Allah tarafından taşa dönüştürüldüğü veya bir kavmin kötülüklerinden dolayı yıldızlara dönüştüklerine dair bazı haberler yaygındı.[111]

Araplar arasındaki bazı rivâyetlere göre bir kısım melek Allah’a isyanda bulundukları için yeryüzüne insan Sûretinde sürülmüşlerdir. Bunlardan bir tanesi Ümmü Cürhüm’ün annesi ile evlenmiş ve bu evlilikten Cürhüm dünyaya gelmiştir. Yine bazı yaratıklardan bahsederler ki, bunların çeşitli sebeplerden dolayı (peygamberlerine zulmetmek gibi) meshe uğradıkları düşünülmektedir. Yine onlara göre bazıları yaptıklarından dolayı bir kısmı insan bir kısmı hayvan olan varlıklar olarak tekrar dünyaya gelebilmektedir.[112] Örneğin Cahız meshe örnek verirken, balıklardan ve böceklerden bir türün önceden insanlardan meshe uğramış iki ümmet olduklarını ifâde etmiştir. Yine farenin çok hoş Sûrette bir insan topluluğu olduğunu ve yaptıklarından dolayı fareye mesh olduklarını söyler. Bu ve benzeri pek çok örnek verilmiştir.[113]

Mesh akîdesi ile ilgili o dönemde Araplar dışında da pek çok örnek bilinmektedir. Tevrat’ta Hz. Lut’un karısının tuza dönüştüğünden bahseder. Hindliler’den ve Yahudilerden Araplara konu ile ilgili pek çok hikaye geçmiştir. Yine de bazı mütekellimîn neshe karşı çıkmıştır. Onlara göre bu değişim kalbi bir değişimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen maymuna dönme olayı şekli bir değişim değil kalplerindeki değişimdir.[114]

f- Günümüz Türkiyesi

Türkiye’deki günümüz ruhçu akımlarına göre ölümsüzlük arzusu insanlarda ortak bir düşüncedir. Ancak bunu bedenin ölümsüzlüğü olarak görmek yanlış bir düşüncedir. Çünkü aslolan ruhun ölümsüzlüğüdür.[115] Reenkarnasyonu evrensel bir yasa olarak kabul edenler onun çağlar boyunca çok farklı toplumlar tarafından kabul gördüğü ileri sürmektedirler. İlk olarak cesetlerin mumyalanması olayından hareketle, ruhun kendi bedeniyle tekrar bedenlenmesini bunun göstergelerinden biri olarak saymışlardır.[116] Reenkarnasyon tekâmül etmekte olan bir varlığın, madde içinde deneyim ve görgüsünü arttırmak için çeşitli bedenler ve kimlikleri içinde sayısız defalar maddesel alemde doğmasıdır. Ruh her bedenlenişinde geçmiş yaşamların bir toplamıyla yeni hayatına başlar. Bu onun geçmiş yaşantılarının bir ürünüdür.[117]

Ödül ve ceza eksenli tenâsühe işaret eden Hint Manu Yasaları bu durumu açık bir şekilde ortaya koyar. “Kötü işler yapmış ruhlar ölümden sonra cehennem azabına uğramak için bir beden edinir. Eğer ruh genellikle hep faziletli yaşamış nadiren günah işlemiş ise cennetin lezzetlerini tatmak için bir beden edinir. Eğer ruh dünyada genellikle kötülük yapmış ve nadiren iyilik işlemiş ise ölümden sonra ‘yama’ tarafından belirlenen işkenceleri çekmek üzere bir bedene girer.”[118]

Ruhçu akımlara göre reenkarnasyonun başlıca üç yasası vardır. Birincisi basitçe gelişme yasasıdır. Kişinin yaşamı bir deney gibidir ve gelişim kaydeder. Her yeni bilgi ve tecrübe bu gelişimi olumlu yönde etkiler. İkinci prensip gönüllü olma prensibidir. Herkesin harekete geçip geçmeme, karar verme özgürlüğü vardır. Kişi her hangi bir zorunluluk altında değildir. Üçüncüsü de karma prensibidir. Ancak bu prensip genelde yanlış yorumlanmıştır. Gerçekte ifâde ettiği anlam kişinin bulunduğu her durumdan bir ders ve sonuç çıkartmasıdır. Doğru bir tanımla karma “göze göz” süreci değildir.[119]

Ruhçu akımlar rûhî reenkarnasyonun dışında bedensel döngüden de bahsederler. İnsanın öldüğü zaman bedeni toprak olacak, buradan topraklardan bitki çıkarak bunu hayvanlar yedikten sonra, hayvanları yiyen insanla bedenin devri de tamamlanmış olacaktır. İnsan bedeni fiziki olarak da reenkarne olmuş olur. Buna da bedensel reenkarnasyon demektedirler. Onlara göre reenkarne olan bedenlerin her biri belli görevlerle gelir ve bu görevi îfâ eder.[120]

Yine onlara göre kişi öldükten sonra bedeni de bir başka bedende maddî bir reenkarneye sahne olur. Toprağa gömülen kişinin çözünen hücre ve molekülleri bitkilere oradan hayvanlara oradan da insana intikâl ederek fiziksel evrimde gerçekleşmiş olur.[121] Eğer ölü yakıldığı takdirde insanı oluşturan elementler gaz haline dönüşecektir. Böylece kişi direkt hava yoluyla bunu alabileceği gibi hayvan ve bitkilerin hava yoluyla aldıkları bu unsurları tüketerek de fiziki reenkarnasyonu tamamlar. Kişini külleri de toprağa karışıp oradan bitkiye oradan hayvana ve nihâyetinde insana rec’at eder.[122]

Bir insan hayatının  ne kadar süreceği bilinmeyeceği gibi, reenkarne için ruhun ne kadar kalacağı da belli değildir.[123] Bu konuda üç farklı reenkarnasyondan bahsedilebilir. Normal reenkarnasyon; kısa veya uzun bir astral evrim süresinden sonra gerçekleşir. Anormal olan ise ölümü müteakip hemen gerçekleşirken, intihar veya tiksindirici bir ölüme binaen ceza gayesi taşır. Zoraki reenkarnasyon ise ruhun istemeden kendisinin reenkarne olmasıdır.[124]

Ruhçu akımlar kişi ile beraber toplumların da tekâmül ettiğini savunurlar. Genel olarak denilebilir ki şimdiki toplumsal yaşamı ruhun geçmişteki yaşamı tarafından belirlenmiştir. Gelecekteki sosyal durumu da yine bu yaşamı belirleyecektir.[125] Ülkemizdeki ruhçu akımlar reenkarnasyonu kabul ederken tenasühü reddederler. Onlar tenâsühün hiçbir bilimsel kanıta dayanmayan çarpıtılmış bir anlayışın sonucu olduğu görüşündedirler. Reenkarnasyonun ise gözlemlere, deneylere ve olaylara dayalı bilimsel ve felsefi bir düşüncenin ürünü olduğu iddiâ etmişlerdir.[126]

Yeniden bedenlenmede karmik faktör etkilidir. Önceki hayatımızda elde ettiğimiz bazı durum ve başarılar bizimle beraber olacaktır. İyi ve kötü durumlar bir önceki hayatla sıkı bir ilişki içerisindedirler.[127] Tekrar bedenlenme rasgele olmaz. A ve B şahıslarının oğulları olarak dünyaya gelmek istiyorsa bir ruh, onlardan izin alacaktır. C şahsının oğlu olmasını istiyorsa spotyumda onun oğlu olmayı kabul etmesi gerekir. Ancak böylece baba olabilir.[128]

Hayat planı dünya şartlarına göre hazırlanmaz. Sevgiyi öğrenmek için bazen merhametsiz bir durum ortaya çıkabilir. Yani edep bazen edepsizden öğrenilebilir.[129] Hayat planı yüzde yüz kesin olmamakla birlikte yaşam sınırımızda kesin belli değildir. Bazen kişi görevi bitince bu dünyadan ayrılır bazen de yeni denemeler yapabilmesi için yeni ilaveler söz konusudur.[130]

Kişilerin ruhları önceki bedenlerinde yapmış oldukları hataları öder ya da bunun mükâfâtını yaşar. Ancak ileri gidiş ebedîdir. Ruhçulara göre bu tenâsüh değildir. Kişinin eksik kalan yönlerini tamamlayarak tekâmülü içindir. Bir önceki hayatında elindeki serveti şuûrsuzca harcayan biri sonraki hayatında fakir muhtaç biri olarak bedenlenebilir, bu onun tekrar çaba göstererek eski seviyesine ulaşması içindir.[131]

Bazı ruhlar reenkarne olmak için istekli iken bazıları bu istekten yoksundur. Ancak bunlar kendi irâdeleri dışında da olsa reenkarne olurlar. Çünkü bu kişilerin tekâmülü için yerine getirmesi gereken görevleri vardır. Ruhunun reenkarne olduğunu söyleyen bazı kişiler de aslında istemediklerini ancak kendilerini bazı varlıkların ikna ettiklerini söylemektedirler.[132] Tekrar doğuş olayının sayısı belli değildir. Varlık ihtiyacına göre, genel kâinat planın uygun olmak üzere çeşitli madde ortamlarında tekrar doğar. Varlık saf ruh halinde maddesiz tekâmül edemez. Onun kâinatı ve İlâhî İrâde yasalarını tanıyabilmesi için madde ile teması şarttır.[133]

Yeni bir bedene reenkarne olmak için ne kadar süre geçmesi gerektiğini tesbit etmek mümkün değildir.[134] Yeniden doğacak olan kişide ruhî yapısının fiziki yapısı ile uygunluk arz etmesi için şuûr daralması yaşar. Bu ruhun bedenine konsantre olma sürecidir. Nasıl ki bir çocukla konuşurken yetişkin gibi değil bir çocuk gibi konuşmak, onun seviyesine inmek gerekiyorsa, aslında geniş bir şuûra sahip olan ruh madde ile düzgün bir iletişim kurabilmek maksadı ile şuûr daralması geçirir, bu onun bedenle olan uyumunun daha iyi olmasını sağlar.[135] Tekrar bedenlenme esnasında cinsiyet değişimi olup olmayacağı konusunda bir görüş birliği yoktur. Bazıları erkeklerin ruhları sadece erkek bedenlere girebileceğini söylerken, bazıları ruhun önceki hayattaki cinsiyetinin ne olduğunun önemli olmadığını, kadın ya da erkek bedeni ile bedenlenmesinin mümkün olduğunu ifâde etmişlerdir. Zira bu aynı zamanda ruhsal tekâmülün de bir gereğidir.[136] Ruhçulara göre kişiyi dünyaya çeken bazı sebepler vardır. Henüz tamamlanmamış bir vazifenin bitirilmesi[137], çeşitli tutkular[138], dünya yaşamının özünü anlayamamış olmak gibi durumlar ruhun tekrar bedenlenmesinin müsebbiplerinden bazıları olarak sayılabilir. Fakat bunlar sadece birer amaç olarak görülebilir. Asıl sebep tekâmül etme arzusudur. Reenkarnasyon düşüncesi mensupları ruh ve bedeni kesin çizgilerle birbirinden ayırırlar. Onlara göre aslolan ruhtur. Beden onun sadece tekâmül aracıdır. Madde ruha tabidir. Ruh maddeyi geliştirirken kendisi de tekâmül basamaklarında ilerler. Ayrıca özün yaratılışı Kâdir-i Mutlak Yaradan’a aittir, ama maddenin biçime sokulması hep ruh enerjisinin marifeti ile olur.[139] Ruh sadece insan bedende reenkarne olmakla kalmaz daha üst seviyedeki varlıklarda da reenkarne olur.[140]

Ruhçu akımlara göre kişiler bir tek hayatın yükünü taşımakta bile zorlanırken geçmiş hayatlarının yüklerini hiç çekemezler, bundan dolayı kişiler geçmiş yaşamlarını ilk etapta hatırlanamayacağını söylerler. Yüksek tekâmül seviyesine ulaştıkları vakit eski yaşamlarını da hatırlayabilirler. Daha önceki hayatımızla ilgili anılarımızı unutmasaydık bu yüke katlanamazdık.[141] Ruh ile beden devamlı bir etkileşim içindedir insanların tepkileri de bu etkileşimlerden ortaya çıkan sonuçlardır. Enkarnasyonun en büyük amacı bu tesir alış verişini şuûrlu bir seviyeye ulaştırmaktır. Ruh maddeyi tanımak için bedenle etkileşim içine girince bazen kişide ruha ait olmayan bazı nitelikler ortaya çıkabilir.[142] Kâinatta sonsuz tekâmül ortam ve merhaleleri vardır. Bunun çok sınırlı bir kısmını dünya teşkil eder. İnsanın maddî hayatının halkaları nerede başlayıp nerede sona erdiği belli olmayan zincire benzer.[143] İnsanın tekâmülünde önemli unsurlardan biri de hatadır. Maddenin bilincine ulaşmak kolay değildir. İnsanın hata yapmadan ilerlemesi kolay değildir. Bundan dolayı hata da insanın ilerlemesinde bir etken olarak karşımıza çıkar. Hatadan sonra yaşanan ıstırap ruhun uyanışına yardımcı olur. Amaç daha az hata yapmaktır.[144]

Reenkarasyonla yakından alakalı olan teozofi[145] düşüncesine göre sabah, öğle, akşam nasıl yeni bir sabahın ardından yeni bir döngü takip ediyorsa; doğma, gençlik, yetişkinlik ve ölüm de aynı şekilde yeni bir ölümle başlayan yeni bir döngü tarafından takip edilecektir. Her ruh evrensel yüce ruha bağlıdır. Ve kendini geliştirmek için bir çok yaşam döngüsünden geçmesi gerekir.[146]

Amerika’da bazı reenkarnasyon olayları popülerlik kazanmasına rağmen daha sonra bunların gerçekliğinde ciddi şüpheler duyulduğu da olmuştur.[147] ABD’de önde gelen reenkarnasyon savunucularından biri Edgar Cayce’dir.[148] Reenkarnasyonla ilgili en ciddi çalışmayı Ian Stevonson yapmıştır. Stevonson’un en ilgi çeken incelemesi Lübnanlı bir Dürzî aileye mensup Imad Elawar olayıdır. Bu konu üzerinde ciddi şekilde duran ve tüm ayrıntılarına kadar inceleyen Stevonson bu gibi olaylardan oluşan 20 tenâsüh olayını içeren bir eser yayınlamıştır.

Aslında öldükten sonra ruhun ne olacağı ile ilgili kesin bilgi edinmenin yoktur. Bu konudaki bilgiler zanniyetten ileri geçmez. Bundan dolayı ruhun varlığını savunanlar bile ruh hakkında konuşurken, büyük olasılıkla kişi öldükten sonra, onun iç güdü ve duygularından oluşan astral bedeni kişisel anıları ve temel kişilik özellikleri ile bir süre varlığını sürdürmeye devam edeceğini, ruhun astral dünyada bir süre kalıp daha sonra buradan evrimsel gelişimine göre bir astral kademeye gideceğini zannî olarak ifâde ederler.[149]

Reenkarnasyon inanlar tarafından insanların günlük hayatlarında korktukları fobiler, reenkarnasyona örnek olarak gösterilmiştir. Bazı insanlar yüksekten, bazıları uçaktan, bazıları karanlıktan vs. korkarlar. İşte onlara göre bu korkunun sebebi insanların daha önceki hayatlarında bu durumlarla ile ilgili kötü anılarıdır. Mesela silahtan çok korkan biri önceki hayatında bir silahlı saldırı neticesinde öldürülüş olabilir.[150] Reenkarnasyon taraftarları reenkarnasyon ile tenâsühü kesin çizgilerle birbirinden ayırırlar. Reenkarnasyon ile Hint ve Uzak Doğu düşüncelerindeki karmaya dayalı tenâsüh arasında fark vardır. Tenâsühte kişi hayvana bile reenkarne olurken onların düşüncesine göre kişi yalnızca insana reenkarne olabilir. Amaç kişinin eksik yönlerini tamamlayabilmesidir. Yoksa kişiyi yaptıklarından dolayı cezalandırmak değildir.[151]

Reenkarnasyonla ilgili olarak dikkate şayan bir noktada şudur ki reenkarne olduğunu söyleyen kişilerin ekserisi kendilerinin daha önce Napolyon, bir kral veya ünlü ve soylu bir kişi olarak takdim eder. Kimse aşağı tabakalardan olduğunu söylemez. Bu gibi durumların normal olduğunu söyleyen bazı ruhçuluk taraftarları bununla beraber dünya üzerinde kim olarak yaşanmış olduğundan kesin bir biçimde emin olunamayacağını da söylerler.[152] Kişilerin dua ile kaderlerinin değişebileceği kabul edilir.[153]

Ruhçu düşünceye göre insanlar tekâmül etmek için tekrar doğarlar. Ruh bütün evrenlere dağılmış olan Tanrı kanunlarını, insan bedenini kullanarak araştırır ve öğrenmeye çalışır. Fakat bu bilgi tek bir hayat içerisinde elde edilemez, çünkü bilgi sonsuzdur. Ruhlar, evrenin her yerinde tekrar tekrar doğarlar. Her tekrar doğuşunda biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak yükselir. Gerileme yoktur, yani insan yine insan olarak doğar; ceza olsun diye bitki ya da hayvan bedeninde doğmaz. Ruh, insan değildir; ruh, bitki ya da hayvan da değildir. Bunlar tekâmül araçlarıdır. Bunun için ruh, bitki, hayvan ve insan bedenlerini kullanır. Her tekrar doğuş yeni bir role bürünmektir. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar ve işi bitince çekilir. Geçmiş hayatlarımızı neden hatırlamıyoruz? Çünkü unutan bedene ait hafızadır; ruha ait olan hafızamız hiç bir şeyi unutmaz. Yeni bir bedenle, yeni bir hayata başlayan ruhun, dünya hayatında başarılı olması için geçmiş yaşamını unutması gerekir. Geçmiş yaşamları hatırlamak, şimdiki hayatımızın sebebini bilmek demektir. Halbuki dünya hayatının gayesi, deneye yanıla çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktır. Bu sebeple geçmiş hayatlarımızı unutmamız büyük bir kolaylıktır. Geçmiş hayatlar kendiliğinden ve deneysel olarak hatırlanabilir. Gerçek adalet tekrar doğuşla sağlanır. çünkü evrenin idaresi; bazı insanlara uzun ömür, zenginlik, sağlık, güzellik ve şans dağıtırken, bazılarına kısacık bir ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik ve bahtsızlık vererek keyfi davranan bir Tanrı’nın elinde olmadığı gibi, tesadüflerin elinde de değildir. Evrende her şey Tanrı’nın koyduğu kanunlarla işlemektedir. Tesadüf yoktur. İşte, gerçek adalet, sebep-sonuç kanununa göre sağlanır. Daima bir tanrısal dengelenme vardır. Yukarıdaki maddî değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini artırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir. Adaletin tekrar doğuşla sağlanabileceği kanâatindedirler.[154]

Reenkarnasyona inananlara göre insan kaderini kendi oluşturur. Çünkü Tanrı, varlıklarını bu kabiliyette yaratmıştır. Maddesel evrende her şey sebep-sonuç kanununa göre yürür. Bu kanun gereği, ne ekersek onu biçeriz. Yaşadığımız bütün olaylar, başımıza gelen her şey, daha önceki hayatlarımızda yaptıklarımızın doğal sonucudur. Bir hayatın sonucu, gelecek  hayatı hazırlar. Bir hayat kendisinden önceki hayatın sonucudur. Tanrı kimsenin alnına kara yazı yazmadığı gibi, kimseyi kayırmaz; dili, dini, cinsiyeti, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun, bütün insanlar O’nun nazarında birdir. İnsan, kendi bilgi ve görgüsüyle sınırlı hür bir irâdeye sahiptir; yani seçme yapabilir. O halde sebep-sonuç kanununa göre iyilik de, kötülük de insandandır ve asla bir adaletsizlik söz konusu değildir. Ne kadar ıstıraplı olaylar yaşarsak yaşayalım, ne başkalarını ne de Tanrı’yı suçlama hakkına sahip değiliz. Çünkü her şeyin sorumlusu insanın kendisidir. Seçmenin sorumluluğu insana aittir. İnsana hatalarından dolayı ceza değil, telafi imkânı verilir. Çünkü mükemmel olan Tanrı, mükemmel olan ruhu, maddesel tecrübesizliğinden dolayı azarlamak ve cezalandırmak için yaratmamıştır. Evrenin hiç bir köşesinde ruhu yakabilecek bir ateş mevcut değildir. Dünyada beden vasıtasıyla tekâmül etmekte olan ruh, dünyanın şartları gereği ancak deneye yanıla, hata yaparak bilgi edinebîlmektedir.

Ruhçu öğretiye göre hiç bir şeye hırsla bağlanmamalıyız. Çünkü yaşarken sahip olduğumuz her şey geçicidir ve ruhsal yöneticiler tarafından bize emanet olarak verilen tekâmül araçlarıdır. Belirli amaçlara onları kullanarak ulaşırız. Bir gün mutlaka dünyada bırakılacak olan maddî şeylere duyduğumuz hırs, bencillikten kaynaklanır. Bencillik ise evrendeki yardımlaşma kanununa aykırıdır. Her işte aklımızı ve vicdanımızı kullanmalıyız. İnsana ışık tutup yolunu aydınlatacak yegâne iki rehber, aklı ve vicdanıdır. Vicdan ruhun sesidir ve insan madde olarak zarar görse bile, bu sese uyduğu sürece tekâmül eder. Vicdanın uyarılarına göre hareket etmek, insanı en büyük yaşam amacı olan evren kanunlarını öğrenmeye götürür. Vicdan sesini susturmak, örtmek yerine; anlayış ve şuûrlu hareketlerle bu sesi daha çok güçlendirmek gerekir. Tabiat kanunlarına uyup uymamanın ölçüsü vicdandır. İnsanın ahlak öğretmeni kendi içindeki vicdanıdır. Vicdanın bağımlı olduğu yerlerde gelişme olmaz. Gerçek sevgi, vicdan sesi güçlenince doğar. Olaylardan ders almasını bilmeliyiz. Evrende sebepsiz, mânâsız ve rastgele hiç bir olay yoktur. Her olay, sebep-sonuç kanunu çerçevesinde cereyan eder ve mutlaka insanın yararlanabileceği gizli ya da aşikâr bir bilgi taşır. Bu sebeple olayları çok iyi gözlemek ve onların dilinden anlamak gerekir. Ruhsal yöneticiler gelişmemiz için bize pek çok olay yaşatırlar. İnsan dünyada ancak ıstırap çekerek gelişiyor, çünkü bağlandığı pek çok şey vardır ve onların elinden alınması insana acı verir. Ama acı da verse, insan kibrini, gururunu, kıskançlığını, alınganlığını, cimriliğini ve bencilliğini terk etmek zorundadır. Kendi üzerinde bu çalışmayı yapmamak, başkalarının zararı pahasına kendi çıkarını düşünmek ve mutlu olacağını sanmak kendini kandırmaktır. Gerçek mutluluk insanlara karşılıksız yardım etmek ve onları sevmekle kazanılır.

Kendimizi tanımalı ve kontrol etmeliyiz. Hayat, kendi rahat ve çıkarımızı düşünmek, mutluluk hayalleri peşinde koşmakla  değil; kendimizi tanımaya, yani özümüzü bilmeye çalışmakla değerlenir. Kendine hakim olamayan insan, bedeninin, duygularının esiri olmuş gibidir. Daima olumlu düşünüp, olumlu davranmalıyız. İnsanların ne oldukları değil, ne yaptıkları ve ne niyetle yaptıkları önemlidir. İnsan sadece yaptıklarından değil, düşündüklerinden de sorumludur. O halde insan, her işi Tanrı’nın işi bilerek, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalı ve yaptıklarından dolayı maddî ya da manevî herhangi bir karşılık beklememelidir. Başkalarını da kendimiz gibi bilmeliyiz. Çünkü insanın aslı ruhtur. Diğer insanlarla olan farkımız, sadece geçici olan bedenden dolayıdır.  Beden örtüsünün altında bütün insanlar aynıdır. O halde işin esasını bilenlerin diğer insanlara sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörüyle  davranmaları, onların da gerçeği öğrenmeleri için yardımcı olmaları gerekir. İnsanların kendilerine göre yaptıkları toplumsal sınıflandırmalar yanlış ve hayalîdir. Zira dili, dini, cinsiyeti, ırkı ve ekonomik durumu ne olursa olsun, insan bedenlerinin arkasında, öz olarak eşit olan ruh varlıkları vardır. Her insan dünyaya tekâmül için inmiş ruh varlığıdır. Bu sebeple geçireceğimiz deneylerde ve sınavlarda aynı okulun öğrencileri, aynı geminin yolcuları olarak birbirimize yardımcı olmamız gerekir. Hiç bir insan yalnız, çaresiz ve yardımsız bırakılmaz. çünkü ruhsal yöneticilerin koruyucu eli daima  üzerimizdedir. Gelişmemizi sağlamak için bize her yolla  yardım ederler.[155]

Eğer ölümü yokluk olarak ele alırsak aslında bir çıkmazdayız demektir. Reenkarnasyon taraftarlarının düştüğü yanlış da buradadır. Onlar ölümü yokluk olarak ele alırken sürekli var olmanın yolu olarak reenkarnasyonu görürler. “Varlıksal iradelerin zıtlaşarak birbirlerini yok etmeleri imkânsızdır. “Yokluk” kavramı varlık için hiçbir anlam taşımaz, çünkü varlığın özünde böyle bir ilke mevcut değildir. Varlık yok olmak ya da yok etmek için değil, var olmak ve var etmek için tezahür etmiştir. Kaldı ki, varlığın karşısında, kendisinin dışında, yok edebileceği başka bir varlık da mevcut değildir.[156]

Ölüm, ruh ile beden arasındaki ilişkinin kesin olarak kesilmesi demektir. Ölüm olayı ile hiper uzay hayatına, değişik bir zaman-mekân boyutuna geçilir. Ölüm yok oluş, son değildir. Ölüm, dünya mekân-zaman şartlarından sıyrılıp, çok daha ince ve başka mekân-zaman şartlarına girmektir. Bu mekân, ruhların tekâmül, yani gelişmişlik seviyesine göre değişiklik gösterir. Dünyaya, fizik aleme daha yakın alanlar çok yoğundur. Fizik alemden uzaklaşıp farklı bir boyuta yaklaşan alanlar ise, gitgide daha ince, daha seyyal bir hal alır.  Her ölüm yeni bir imtihan ve hesaplaşma devresi, yeni bir imkân kapısı, yeni bir atılım ve yükseklik kazanmak için yeni bir kuvvetlenmedir. Vicdanı ve şuûru aydınlık olan bir varlık için ölüm, bir öğretimin bitişi, yeni bir öğretimin başlangıcıdır. Şuûrun kapalı, dar, bağımlı olması halinden açık, geniş, serbest hale geçmesi, kaba maddesel etkilerden kurtulması demektir[157]

h- İslâm Düşüncesi

1- İslam Mezhepleri

İslâm düşüncesinde tenâsühe Sebeiyye, Hattâbiyye, Cenâhiyye, Beyâniyye,  Râvendiyye gibi fırkalarla; Kâmiliyye, Mansûriyye, Mufaddıla gibi pek çok Şiî fırka da tenâsüh görüşüne meyletmiştir[158] eş-Şehristânî tenâsühün İslâm fırkaları içine Sebeiyyeden olan Haznâniyye fırkası aracılığıyla girdiğini söyler. Onlar ruhun devir ve geçişlerinin sonsuz olduğunu söylemişlerdir. [159]

İbn Hazm tenâsühe inananları iki başlık atında inceler:

Bunlardan birincisi ruhun bir cesetten çıktıktan sonra başka bedende rec’at ettiğine inananlardır. Zekeriyya Râzî, Mu’tezilî Ahmet b. Hâbıt, Ahmet b. Nanûs ve Ebû Müslim el-Horasânî’nin temsil ettiği gruba göre tenâsüh bir ceza ve mükâfât şeklidir. Mesela fasık kişinin ruhu öldürülmüş, pis, kokuşmuş hayvanların cesetlerine girecektir. Kötü kimselerin ruhları şeytana, iyi kişilerin ruhları da önce cennete oradan da meleklere geçecektir. Râzî’ye göre hayvanların kesilmelerinin nedeni kesilen havanın ruhunun bir insana geçme anlayışıdır. Ona göre aksi bir durumda hayvanları boğazlamak doğru olmayacaktır. İbn Hazm’a göre onun bu görüşü onun tenâsühe inandığının en önemli göstergelerinden biridir.  İbn Hazm rec’at fikrini savunanlardan ikinci grubun da Dehrîler olduğunu ifâde eder. Bunlara göre ruhlar sadece ayrıldıkları cesetler cinsinden cesetlere girebilirler. İbn Hazm Dehrîler’in bu görüşünün ne âlî ne de naklî delilleri bulunan tamamen afâkî bir iddiâ olduğu kanısındadır.[160]

Taftazânî bu konuda eğer nefsler intikâl etseydi dünyadaki insan sayısında bir artma ve eksilmenin olmaması gerektiğini halbuki gerek büyük savaşlar gerekse veba gibi salgınlarda büyük çapta insanların öldüğünü zaman zaman insan sayısında artma ver eksilmenin olduğunu  söylemiştir.[161]

İsferayînî İslâm’dan olup Müslüman kabul edilmeyen fırkalardan biri olarak da Tenâsühiyye’yi kabul eder. Onların İslâm’dan önce felsefeci bir grup olduğunu söylerken iki grubu bunun içine dahil eder; Kaderiye ve Gulat-ı Revâfiz. es-Sâneviyye’nin de bazı kitaplarında tenâsühten bahsettiği vâkîdir. Onlara göre sıddıkların ruhları aydınlık ruhlara tutunarak, feleklerin üzerinde mutlu ve huzurludurlar. Dalalet ehlinin ruhları ise hayvanların cesetlerine tenâsüh ederler. O hayvandan bu hayvana arınıncaya kadar döngü devam eder. Ne zaman nura ulaşırlarsa feleklerin üzerine çıkar.[162] İbn Kayyim el-Cevzî Kitabu’r-ruh adlı eserinde tenâsühe inanların ruhun sonraki hayatında yaşadığı hayata uygun bir bedene intikâl ettiği kabul ettiklerini söylemiştir. Her ruh kendine özgü bir canlının bedenine intikâl eder. Yırtıcı özelliğe sahip ruhlar yırtıcı havyalara, behîmî ruhlar behîmî hayvanlara, en süflî ruhlar da haşerelerin bedenlerine geçer.[163]

İsfarayinî Kaderiyye’den Ahmet b. Hâbıt’a uyanlardan bir grubun “cüz lâ yetecezzâ”yı kabul etmediklerini söyler. Yine Ahmet b. Banûş aynı düşünceye sahip olduğu belirtilmiştir. Cübbaî’nin çağdaşı olan Ahmed b. Muhammed el-Kahtî’nin Mu’tezile ile tenâsüh ehli arasındaki görüşleri cem ettiği vurgulanmıştır. Abdulkerim İbn Ivcân’nın gizli olarak Manevîye mezhebi üzerine olduğu ve tenâsühü iddiâ ettiği söylenmiştir. Zahirde Kaderî ve Râfizî davranmasına rağmen Râfizîliğe onda olmayan şeyleri sokarak Râfizîliği ifsat ettiği belirtilmiştir.[164]eş-Şehristânî Mutezilî Ahmed b. Hait’in öğrencilerinin Allah’ın insanları bir nevi cennette yarattığı ve daha sonra onların işledikleri günahlardan dolayı hayvan ve insan Sûretinde halk ettiği şeklinde bir görüş serdettiklerini ifâde eder. Bu kişiler işledikleri günahlardan temizleninceye kadar bedenden bedene intikâl süreci devam edecektir. [165]

Tenâsüh iddiasında bulunanlar rec’atin hangi şekillerde vuku bulacağı konusunda, yeniden bedenlenme sürecinde tüm filleri şer olanların nihâî mercîlerinin şeytanların tabakasında olacağını söylemişlerdir. Ahmed b. Hâbıt onların ebedî cehenneme intikâl edeceğini söyler. Hepsi iyilik olanların durumu ile alakalı olarak bu konumdakilerin ruhunun nihâî durumda melek olduğunu söyleyenler olduğu gibi Ahmed b. Hâbıt onların cennette ebedî nimetlendirileceklerinde şüphe olmadığını söyler.[166]

Tenâsühün mânâsı konusunda farklıklar vardır. Ahmet b. Hâbıt Allah’ın insanı tam bir akıl ve düzgün bir bedenle yarattığını ancak bu yaratılışın burada olmadığını, insana bunun bilgisini verdiğin, insanın görevinin şükür olduğunu söyler. İnsan hakikatte ruhtur, şu gördüğümüz kalıp değildir. Ruh da âlim ve kâdirdir.[167] Ahmet b. Hâbıt tüm canlıların tek bir tür olduğunu ve kimin burada Allah’a tâatte bulunursa dünyada kalacağını, kimin de ona isyan ederse ateşe atılacağını söyler.[168]

Tekrar doğumun varlığını iddiâ eden İslâm fırkalarına göre bazıları bu dünyaya insan, bazıları kuş, bazıları vahşi hayvan, binek hayvanı, bazıları böcek olarak geri döner ve bazen elem şiddet bazen rahatlık ve lezzet duyarlar. Ruhların bu dönüşü kişilerin işledikleri isyanın derecesine göredir.[169]

İsferayînî rec’ate inanan gruplardan bazılarının ruhların insan ve hayvan Sûretinde defaatle dünyaya tekrar geldiğini söylediklerini aktarır. Bu fırkaların en sonunda da itâatkar olanların nimete, asi olanların cezaya mübtela olacaklarına inandıkları belirtilir. Bu sonuçla bir mânâda da ahiret inkâr edilmemiş olmaktadır. Yani herkes her durumda sorumludur. Bu görüşün aksini beyan edenler de olmuş, bunlardan Ahmed b. Bânûş hayvan şeklinde reenkarne olanların teklifle yükümlü olmadığını savunmuştur. Banuş itâate devam edenlerin melekler, hatta nebîler derecesine yükselebileceğini de eklemiştir. Kahtî insanların ilk halk edilmelerinde mükellef olmadığını ancak derecelerinin yükselmesi için bunu insanların istediğini söyler. Allah da insanlara görevlerini yerine getirmedikleri takdirde ceza ile karşı karşıya kalacakları uyarısında bulunmuş, ancak buna rağmen insanlar bunu kabul etmişlerdir. Buna delil olarak da el-Ahzâb Sûresindeki bir âyeti[170] delil olarak öne sürer. Ebû Müslim Hârânî ye göre Allah onların ruhlarını yaratarak, Allah’a isyan ilmiyle sorumlu tutmuştur. Onlar da daha başlangıçta isyan edince mesh ve nesh ile masiyetleri miktarınca çeşitli kademlerde kalıplara dönüştürülmüştür.[171]

Tenâsüh düşüncesindeki İslâm fırkalarına göre yeniden bedenlenmede ruh ceza ya da mükâfâta göre çeşitli şekillerde reenkarne olur. Bunlar dört kısım olarak verilmiştir.

1- Nesh: Ruhun insan bedeninden yine bir insan bedenine intikâline verilen isimdir. Genelde mükâfâtı içerir. Ancak sosyal durum ve fiziki olarak daha alt seviyelerde olabilir. Bu terimin aynı zamanda reenkarnasyonu karşıladığı söylenebilir.

2- Mesh: Ruhun masiyetinden dolayı insan bedeninden hayvan bedenine intikâline verilen addır. Dolayısı ile burada görevlerini îfâ etmeyene verilen bir ceza söz konusudur.

3- Fesh: Geçmiş yaşamlarından dolayı cezanın o raddeye varması ki ruhun bitki, ağaç ve çiçek olarak reenkarne olmasıdır.

4- Resh: Bu durumda ruh kendine verilen cezalara rağmen, vazifelerini yapmadığından gerilemenin had safhaya ulaşması ve cansızlara intikâlidir.[172]

Tenâsühe inanan bazı zümreler, Kuran’da işledikleri günahlardan dolayı hayvan Sûretine dönüştürüldükleri icâzî ve ibret olarak yer verilen durumları örnek göstererek tenâsühün imkânını savunmuşlardır. Onlara göre dünyadaki pek çok hayvan tenâsühün bir ürünüdür. Fil zina eden bir padişahın, kurt deyyus bir bedevinin, tavşan kocasına ihanet eden ve adeti kesilince yıkanmayan bir kadının, yarasa insanların hurmasını çalan bir zümrenin, domuz ve maymunun sebt gününü ihmal eden bir grup İsrailoğulları’nın, kurbağa ve kertenkele Hz. İsa’ya inen sofraya inanmayan bir grubun, fare fasığın, akrep laf taşıyanın hayvana vb. dönüşmüş halleridir.[173] eş-Şehristânî aynı zamanda bu dört kısmın Mecûsîlerde de mevcut olduğunu ve  ruhun en tabakada şeytan, cin, en üst tabakada da melek ve nübüvvet makâmında olduğunu ifâde eder.[174]

Ehl-i tenâsüh, tenâsühün gerekliliği için şu delilleri sunmuştur:

a- Şâyet tenâsüh olmasaydı nefs bedenden ayrıldıktan sonra âtıl bir şekilde kalırdı. Çünkü beden nefsin aleti konumundadır. O olmadan nefs kendi başına kâim olamaz.

b- Nefs adedi mahdût ve sınırlıdır. Buna karşı dünyada sonsuz beden vücuda gelebilir. Artmaz ve çoğalmaz. Eğer nefs bedenden bedene intikâl etmeseydi vücuda gelen bedenler ruhsuz kalacaktı. Ancak bu haliyle bir iddiâdan öte gidemeyeceği bellidir. Kaldı ki Allah yeni nefsler yaratmaktan da aciz değildir.

c- İnsanların hayattaki farklı statüleri de tenâsühe delil olarak ileri sürülmüştür. İnsanlar eğer ilk kez dünyaya gelmiş olsalardı her yönüyle eşit olmaları gerekirdi. Ancak insanlar daha önceki hayatlarındaki yaşamlarına göre bu hayatlarındaki statülerini belirlemişlerdir. Kur’ân ve sünnette vârid olan mesh vakıalarının da tenâsühe delil teşkil ettiği öne sürülmüştür.

d- Yine tekammüs ve tenâsüh ehli doğan bebeklerin atalarına benzemesini ölen atalarının o çocuğun bedeniyle tekrar doğmasına bağlamışlardır.

Taftazânî tenâsüh ehlinin dayandığı sağlam deliller olmasa da onların iddiâlarını bazı temellere dayandırmaya çalıştıklarını ifâde eder. Öncelikle eğer ruh bedenlere taalluk etmeseydi âtıl bir şekle bürünürdü. Oysa varlığın âtıllılığı söz konusu değildir. Bir diğeri ruh tekâmül edebilme fıtratı ile yaratılmış  ve her hayatta yeni bir tekâmül söz konusudur. Yine sonsuz bedene karşı sınırlı nefs vardır. Eğer ruh yeni bedenlere girmeseydi sınırlı olan ruh bir gün sona erecekti.[175]

el-Bağdâdî Mu’tezile alimi Nazzâm’a müntesip olan Ahmet b. (Hâid) Hâbıt’ın pek çok konuda hocasına uyarken tenâsüh konusunda daha ileri gidip tenâsühe meylettiğini ifâde eder.[176] O Allah’ın canlı mahlukatı bir nevi cennette halk etmiş olduğunu sonra herhangi bir itâatsizlikle suç işlemiş olanları, günahlarının ağırlığına göre insan veya hayvan olarak bu dünyaya gönderdiğini, nihâyet bunların günahlarından temizleninceye kadar şekilden şekle girdiğini söylemiştir.[177] Ahmet b. Hâbıt’ın öğrencisi olan Ahmed b. Eyyub b. Bânûs-Nânûs,  tenâsühe inanmakla beraber bazı konularda aralarında ihtilâf vardır. Yine Ahmed b. Muhammed el-Kahtî de aynı düşünce üzerine olan Mu’tezile  mensuplarındandır. Yine Mu’tezileden Abdulkerim b. Ivcân aynı görüşü paylaşmıştır.[178] İslâm ansiklopedisinin yeni basımında “tenâsüh” maddesinin yazarı Gimaret Mu’tezile’den marjinal grupların buna inandıklarını ifâde eder. Bunlar arasında Nazzâm, Ahmet b. Hâbıt ve İbn Banuş-Manuş gösterilebilir.[179] Cahız’ın kendisine rec’at ve tüm ümmetin tekfir edilmesi ile ilgili bir söz geldiğinde bunları reddettiği rivayet edilmiştir.[180]

Nazzâm ruh konusunda Seneviyye ve Brahmaniyye ile ruhun tek bir cins olduğu ve devamlı bir yükselme durumunda olacağı konusunda ortak düşünceye sahip olduğu belirtilmiştir.[181] Yine Mu’tezile’den Hudbiyye isimli fırkanın da tenâsühü iddiâ ettiği belirtilmiştir.[182]

2- İslâm Felsefesi

İslâm tarihinde tenâsüh düşüncesini Aristo mantığına dayanarak sistematik bir şekilde ilk reddeden İbn Sinâ olmuştur.[183] İbni Sinâ tenâsüh konusunda bu akîdeye inanmanın ve “ kötü, olgunlaşmamış ruhların hayvan bedenleri ile yeniden dünyaya gelir” gibi ifâdelerin doğru olmadığını ifâde eder. Ona göre ruhlar ya saîd ya da şakîdirler. Onlar zaten mükâfâtı kazanmışlardır. Şakî olanlar da hak ettikleri cezayı bulacaklardır. [184] İbn Sinâ’dan sonra da İslâm filozofları onun izinden gitmişlerdir.[185]

İbn-i Sînâ bu görüşe, şâyet ruhun intikâli söz konusu olursa bir bedende hem hâdis hem de kadîm iki nefsin mürekkeb olacağı bunun da muhal olduğunu söyleyerek karşı çıkar.[186] Nasirüttin Tûsî de nefs ve beden arasında bir denklik ve uyumun söz konusu olduğunu, bundan dolayı da her nefsin bir bedene taallukunun zorunlu hala geldiğini söyler. Bedenin hudûsunun ruhun da hudûsunu gerektirdiğini, dolayısı ile her bedene bir ruhun denk geldiğini söyler. [187]

İhvân-ı Safâ’ya göre beden, nefs için bir ev mesabesindedir. Bir diğer deyişle, nefs beden evinde oturan bir kimsedir. Soyut olarak nefs; elem, hastalık, açlık, susuzluk, sıcaklık, soğukluk, keder, tasa, hüzün ve benzeri şeylerden uzaktır. Bunların hepsi ona ancak cesetle birleştiğinde ârız olur. Çünkü cisim denen şey her türlü afet, fesat, kötülük, istihâle ve değişime marûzdur. Nefs ise rûhânî cevherdir ve bunların hepsinden berîdir. Ayrıca nefs cesetle beraber olmaya devam ettiği müddetçe, mükellef olduğu yorucu amelleri ve zor işleri yapmaktan kurtulamaz. Bu anlamda nefs bedene bağlı kaldığı müddetçe rahat edemeyecektir. Ölüm onun için hikmet, rahmet ve nimet demektir. Ölüm nimet ve sürur demekken, dünya hayatı madde ile gururlanmaktan ibarettir. İhvân-ı Safâ’ya göre insan, nefsini terbiye ettiğinde beşer mertebesinden melek mertebesine yükselir ve böylece kevn ve fesâd âleminden, yani kötülüklerin yurdu olan, şeytanın zulmünün bulunduğu, İblis’in hükümdar olduğu dünyadan bekâ ve devam alemine geçer.[188]

Araştırmacılar felsefeciler içinde önceden beri tenâsühe meylettiği düşünülen İhvan-ı Safâ’nın  bu fikri kabul ettiğine dair somut verilerin elde olmadı kanısındadırlar. İhvan-ı Safâ bu konuda “Nefse gelince -ki bundan ruhu kastediyoruz-, nûrânî, semâvî bir cevherdir. Ruh tabiat olarak aktif olup ölmeyen yok olmayan bilakis sürekliliği devam eden, ölümden sonra lezzet alan acı çeken bir hale gelir. Allah’ın velî ve salih kullarının ruhları kıyamete kadar rahat edecekleri melekût alemine yükselirler. Kâfirlerin, kötü kimselerin ruhuna gelince onlar da kıyamete kadar azap sıkıntı içinde kalırlar.” demektedir. [189] Her ne kadar İhvân-ı Safâ nefsin bedenlerde dolaşması mânâsında kullanılan tenâsüh kavramını asla kullanmamışlarsa da, söylediklerinden anlaşıldığı kadarıyla, nefsin tek bir hayat süresinde işlediği iyi ameller ile olgunlaşmasını ve sonuçta melekler ve nebiler mertebesine yükselmesini mümkün görmektedir. Belki de onları tenâsüh ehlinden görülmesine neden olan fark onların nefsin olgunlaşması için tek bir hayatı kafi görmesidir. Hatta İhvân-ı Safâ bu görüşü benimsemek bir yana tenâsühü eleştirmektedir.[190]

İbn Hazm ünlü tabip Zekeriyya Râzî’nin kişinin öldükten sonra ruhunun başka bedenlere geçtiğini kabul ettiğini söyler. Râzî hayvan bedenlerinde bulunan ruhların, insan bedenlerine intikâlinin mümkün olduğunu   söylemektedir.  Râzî’ye göre bu intikâl olmasaydı hayvanların öldürülmesini caiz olmayacaktır.[191]

Fıkhu’l-Ekber şârihlerinden Aliyyü’l-Kârî âmentü esaslarında, ölümden sonra haşir için dirilmekten (B’as) bahsederken, ruhun bir bedenden diğerine geçmesi olarak tanımladığı tenâsühün mümkün olmadığını ifâde eder. Hatta ba’s’i inkâr edip tenâsüh fikrine rağbet etmenin küfrü gerektirdiğini ifâde etmiştir.[192] Hukemâ olarak adlandırılan filozoflardan ruhun ebedîliğine inananların ruhun rec’atine de inandıkları vurgulanmıştır. Hayatta iken olgunluğa erişemeyen ruhlar kendisindeki üstün sıfata sahip olan bitkiler, hayvanlar, cansızlar aleminden bir varlığa dönüşerek olgunluğa ulaşana dek devir devam edecektir. Olgunluğa ulaşan ise mânâ alemine ulaşarak kemâl sahiplerinden olacaktır.[193] Ancak bu tarz görüşlerin yanında İslâm düşüncesinde Ebû Bekir Râzî ve Kutbüddîn Şirâzî gibi birkaç hekim-filozof dışında İslâm felsefecilerinin bu görüşü reddettiklerini kabul edilmektedir.[194]

3- Tasavvuf

Mutasavvıflar nazarî olarak vahdet-i vücûd düşüncesi ile kemâle eren, kendilerine mahsûs bir Tanrı-alem-insan anlayışı oluşturmuşlardır. Vahdet-i vücûd anlayışının yine kendine özel bir ahiret anlayışı, bir cennet-cehennem tasavvuru bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında mutasavvıfların tenâsüh inancını benimsemedikleri söylenebilir. Nitekim Mehmed Fuad Köprülü de İbn Arabî, Mevlânâ ve onların yolunu takip eden Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi mutasavvıfların tenâsühü hiçbir zaman kabullenmediklerini ifâde eder.[195]

Tasavvufun ilk kaynaklarından Serrâc el-Lümâ adlı eserinde bu konuyu ruh konusunda yanlışlıklar başlığı altında ele alır. Serrâc bir taifenin “ruh bedenden bedene geçer” dediğini, ancak bunun bir yanılgı olduğunu şu şekilde ifâde eder: “Bana göre bu konuda doğru şudur: Ruhların hepsi mahluktur. Emr-i İlahîden bir emirdir. Allah ile ruh arasında, ruhun onun mülkünden, onun emrinden oluşundan başka bir nispet ilişkisi yoktur. Ruhlar tenâsüh etmez, bedenler arasında geçebilmesi mümkün değildir.” Bu arada tasavvufta ruh ile beden arasında bir tefrika olmakla beraber aralarında çok  sıkı bir ilişki vardır. Beden ölüm acısını tattığı gibi ruh da tadar. Bedenin nimetlenmesi ile o da nimete ermiş olur. Azapta her ikisi de müteessir olur.[196]

Hucvirî ise Hulûlî adını verdiği  bir sûfî tarikatından  bahseder. Bunlar muhtelif vücutlara dağılıp onlara hulûl eden bir, tek, sonsuz ve ilâhî ruhun mevcudiyetine inanmışlardır. Hucvirî’nin iddiâ ettiğine göre bu pek çok İslâmî gulat fırkalarla gayri Müslim inançlarda rastlanan bir düşüncedir.[197] Sufi fırkaları on ikiye ayıran Hucvirî bunlardan iki tanesini bâtıl ve merdûd olduğunu ifâde eder. Hucvirî bâtıl saydığı Hallâciyye ve Hulmâniyye’yi Hulûliyye içinde yer verir ve bunların ruh hakkındaki görüşlerini irdeledikten sonra yanlış görüşlere sahip olduklarını açıklar. Hucvirî mutasavvıfların ruh hakkındaki görüşlerini verdikten sonra ruhun bedenden bedene geçişinin mümkün olmadığı gibi bir kimsenin iki bedene sahip olamayacağını söyler.[198] Bazı tasavvuf ehli Yahudilerdeki kabala inancına benzer şekilde Kuran âyet ve Sûrelerinden teville mehdînin zuhûru ile ilgili kanıtlar ortaya sürerek harfler üzerine ebced hesabı ile mehdînin zuhûr vaktini sınırlama gayreti içinde olmuştur.[199]

İrfan Abdulhamid İslâm mutasavvıflarının içinde tenâsüh düşüncesini ilk meyleden kişinin Plotinus’un düşüncelerinden etkilenen Cüneyd el-Bağdâdî olduğunu ifâde etmiştir.[200] Ancak yine de mutasavvıfların içinde bu konuda en çok tenkit edilen isim felsefî tasavvufun kurucusu olan İbn Arabî’dir. İbn Arabî ruhların tecessüdünden bahsederken tenâsüh anlayışına yakın ifâdeler kullanır. Aslında iyice taktik edildiğinde bunu kabul etmediği gibi buna meyledenleri de eleştirdiği görülür. İbn Arabî bu konuda “Tenâsühe inananlar üzerine yel buradan esmiştir. Fakat onlar bu konuyu kendi fikirleri yönünden baktıkları için bunun mânâsını gerçekleştirememişler, ayakları kaymış, dalalete düşmüşler ve hata etmişlerdir. Evet bu yolda hata etmişlerdir. Ancak kâfir değillerdir. Fakat ahiret neşeti demek olan ölümden sonra dirilmeyi inkâr edenler müstesna.”demektedir. İbn Arabi üzerinde uzman kişiler de onda tenâsüh düşüncesinin bulunmadığı yönünde fikir birliği içindedirler.[201] Zira o “Bazı kimselerin zannettikleri gibi ruh, cisimden alakasını kestikten sonra diğer bir cisme taalluk etmez. Bu fikr-i tenâsüh batıldır.” demektedir. İbn Arabi hakkındaki yanlış kanının sebebi onun ruhun ölümden sonra bedenleneceğini ifâde etmesidir. Ancak aslında o ruhun bedenlenmesinin daru’l-bekâ denilen ahiret aleminde olacağını ifâde etmektedir. İbn Arabî ruhun bu bedenle dünyadaki ölüm dışında başka ölüm tatmayacağını ifâde eder.[202]

Hint kültürüne yakın bir yerde ikamet eden büyük mutasavvıf İmam Rabbânî’nin bu konudaki görüşleri mutasavvıfların konuya bakış açısını belirlemede büyük bir önem arz eder. O şöyle der: “Kalbinde hastalık olanlar, bazı hikayelerden tenâsühü anlamaktadırlar. Neredeyse alemin kadîm olduğunu söyleyip, büyük kıyameti inkâr edecekler. Bazı sapık kimseler bâtıl yoldan şeyhlik makâmına oturmuşlardır. Bunlar tenâsühün mümkün olduğunu söylerler. Nefsin kemâle ulaşıncaya kadar, bedenlerde dönüp durduğunu zannederler. Onlara göre nefs kemâle ulaştığında bedenler arasında dolaşmaktan kurtulur. Hatta bedenlerle hiçbir alakası kalmaz. Yaratılış gayesine ermiş maksad gerçekleşmiştir.” İmam Rabbânî bu tür düşüncelerin apaçık küfür olduğunu belirtir. Bunlar dinin mütevâtir hükümlerini inkâr mânâsına gelir. Nefsin kemâle ermesinin bir başka bedende olması halinde cehennemin varlığının bir anlamı olmayacağını vurgular. Rabbânî bu inancın felsefecilerin inancından daha sakıncalı olduğunu vurgular. Çünkü felsefesiler en azından tenâsühü reddetmekte sadece haşrin rûhânî olduğunu söylemektedirler. Yani haşrin ve ahiret hayatının varlığını söylemektedirler, ancak tenâsüh inancı ahiretin varlığını inkâr etmektedir.[203]


B- İSLAM KAYNAKLARINA GÖRE REC’AT

1- Kuran’da Rec’at İçin Delil Kabul Edilen Âyetler

Bakara Sûresindeki “Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.[204] meâlindeki âyette iki kez geçen ölmeyi ve dirilmeyi rec’at düşüncesi taraftarları tezlerini destekleyen bir delil olarak kabul etmişlerdir. Kurtubî buradaki ilk ölüm lafzının yokluk hali olduğunu ve yaratılmadan önceki durum bir ölüm halini andırdığından bu şekilde ifâde bulduğunu, aynı zamanda İbn Abbâs ve İbn Mesud’unda görüşlerinin bu şekilde olduğunu söyler.[205] İbn Hazm’da aynı âyeti Ahmet b. Hâbıt ve Ahmed b. Nânûs’un da yeniden bedenlenme düşüncesine delil olarak kullandığını söyler.[206]

Yine bazıları bu ilk ölmeyi babanın sulbünde cansız bulunmaya, ilk diriltmeyi anne karnında canlanmaya,  ikinci ölümü dünya hayatının sonundaki ölüme, ikinci diriltmeyi kişinin kabirde geçirdiği ölü zamanın ardından kıyamet günü hesap için dirilmenin olduğunu, ardından ahiret hayatının başladığını ve başka ölümün söz konusu olmadığını ifâde etmişlerdir[207]

Yeniden hayat bulmayı reddedenler de bunun mümkün ve vâkî olduğunu iddiâ edenlerde Kur’ân-ı Kerîm’deki aynı âyetleri delil olarak öne sürmüşlerdir. Aradaki fark bu âyetlere ve âyetlerde geçen ölüm ve hayat lafızlarına verilen farklı anlamlardır. İslâm ulemâsının çoğu rec’atin kitap sünnet ve icmâ-i ümmet ile nakzedildiğini belirtmişlerdir. Rec’ati savunanların öne sürdükleri “Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.” [208] meâlindeki âyetin doğru bir delillendirme olmadığı kanısındadırlar. Çünkü Allah ademoğlunu ölü bir nutfeden yaratmış ve ona dünya evinde hayat vermiştir. Sonra onu öldürecek ve kıyamet günü tekrar diriltecektir.[209]

Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan dönemimiz düşünürlerinden Süleyman Ateş Mülk Sûresi’ndeki; “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâlîptir, çok bağışlayıcıdır.”[210] ve Bakara Sûresi’nden “Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O’na döndürüleceksiniz.[211] meâlindeki âyetleri verdikten sonra burada ölümün hayattan önce yer almasından bahisle âyetler ile ilgili görüşleri sıralar ve son olarak “Acaba burada ölümle bedenden ayrılmış ruhun yeniden bedenlenerek bedensel hayata getirildiğine mi işaret olunmaktadır? Bu takdirde ölümün hayattan önce anılması son derece uygun ve anlamlıdır. Çünkü insanın bu hayatını bir ölüm geçmiş, bu hayat bir ölümü izlemiştir. Bu durumda elbette ölümün hayatın önüne anılması tam bir hikmettir.” diye ifâde eder. Ateş İhvân-ı Safâ gibi İslâmî akımların da bu sonuçlara varmasını manidar bularak kıyamet inkâr edilmedikten sonra rec’atin mümkün olabileceğini ifâde eder.[212]

Hayat bir imtihandır. Allah Teâla Kur’ân-ı Kerîm’de Yaratılış gayemizle ilgili “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak gâlîptir, çok bağışlayıcıdır.” [213] buyurmaktadır. Rec’at ve tenâsüh hayatın bu yaratılışın gayesini geçersiz kılmaktadır.

Mutlak ki yaratılan her fani bir gün yok olacak her canlı ölümü tadacaktır. “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?  Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.[214] âyetinde de ifâdesini bulduğu üzere hiçbir canlı ebedî değildir.

2- Kuran’da Geçen Rec’at-Dirilme Olayları

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bazı âyet ve olaylar rec’ate inananlar tarafından bu doktrinin Kuran’da varlığına dair delil olarak kullanılmaktadır. Diğer taraftan ise buna karşı çıkanlar ve mümkün görmeyenler aynı âyet ve delilleri kendilerine dayanak olarak almaktadırlar. Dolayısı ile aynı âyet ve olaylardan bir birine zıt iki farklı görüş ortaya çıktığı görülmektedir.

Bu inancın sahipleri kuranda rec’atin delilerinin var olduğuna inanmaktadırlar. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki bu inanç sahiplerini konu ile ilgili teorik bilgileri yoktur. Bu da olayın tahkiki değil taklidi olduğunu göstermektedir.[215]

Kuran’da geçen rec’at için delil gösterilen olaylardan ilki Bakara Sûresi 259. âyette yer almaktadır. Allah Teâla bu âyette meâlen şöyle demektedir. “Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst olmuş) bir kasabaya uğradı; “Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!” dedi. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar kaldın? dedi. “Bir gün yahut daha az” dedi. Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.[216] Âyette geçen kişinin kim olduğu hakkında farklı rivâyetler vardır. Kasabaya uğrayan kimsenin kâfir olduğunu söyleyen müfessirlerin yanında kabul gören rivâyete göre, yıkık kasabaya uğrayan Üzeyr (a.s)’dır. Bu yerin de Kudüs veya Kudüs yakınlarında bir mekânın olduğu ağırlıklı görüştür. Üzeyr azığını almış, eşeğine binmiş giderken evleri yıkılmış harabe haline gelmiş, orada oturanlardan kimse kalmamış bir kasaba veya köy yıkıntılarının yanına gelir, orada konaklar. Etrafına bakar, bu şekilde ölenlerin nasıl dirileceğini düşünür. O anda uykusu gelir yatar. Allah onu öldürür, yüz sene sonra diriltir. Yiyecekleri hiç bozulmamış, ancak eşeği çürümüş sadece kemikleri kalmıştır, yıkık kasaba da imar edilmiştir. Uyandığı ilk anda, bir gün kadar veya daha az bir zaman uyuduğunu zanneder. Yiyeceklere bakınca gerçekten böyle olduğunu sanır. Eşeğine bakınca durumu anlar. Allah, Üzeyr’in gözü önünde eşeğini diriltir. Böylece Allah’ın kudret ve azametini çıplak gözle müşahede eder.[217] İslâm ulemâsı bu örnekte Allah’ın bir beldede bir şahsı yüz yıl ölü olarak bırakmış olduğunu, ancak bunun Rafızîlerin dediği gibi kıyametten önce insanların tekrar diriltileceğine örnek olarak gösterilemeyeceğini ifâde ederler. [218]

Yine aynı Sûrenin bir sonraki âyetinde İbrahim Peygamber’in Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesi ile ilgili bir bölüm yer almaktadır. Allah Teâla burada meâlen şöyle buyurur; “İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.”[219] Allah Teâla’nın yaratması bazı sebeplere dayalı olabileceği gibi onun yaratması sebepsiz yere de olur. Elmalılı burada Hz. İbrahim’in yaratma olayını bizzat görerek ilme’l-yakîn mertebesinden ayne’l-yakîn mertebesine ulaşmak maksadı ile bu isteğini Allah’a arz ettiğini ifâde eder. Allah da Hz. İbrahim’in isteğini kırmayıp yerine getirmiş ve kuşlar eski haline dönmüştür.[220]

Kuran’da bahsi geçen bir diğer rec’at hadisesi ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de “Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün!” dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır.”[221] buyrulmaktadır. Bu grup ölümden sonra dirilmeye şahit olmuşlardır. Ölmeyelim diye memleketlerini terk etmişler Allah da onlara ceza olarak ölümü tattırmış, sonra da ibret olması için tekrar diriltmiştir. Başka bir rivâyette de öldürülüp diriltilen topluluk İsrailoğulları arasında cihaddan kaçmak maksadı ile bulundukları yerden firar eden bir topluluktur. İsrailoğulları bu olayın Yahudiler arasında vuku bulduğunu ve İsrailoğulları’na musallat olan vebadan kaçmak  için topluluktan ayrılan bir grup olduğunu ve bunların bir mil gittikten sonra ölümün kendilerini yakaladığını söylemişlerdir. Daha sonra Allah Hazkil’i göndererek onları diriltmiştir. Kaynaklar Yahudi kaynaklarında geçen Hazkil’in Zülkifl Peygamber olduğunu belirtmişlerdir.[222]

Zemahşerî bu grubun Dâvirdan ehlinden bir köy olduğunu ve Allah’ın ibret olsun diye onları öldürüp tekrar dirilttiğini ve Allah’ın hükmünden kaçmanın mümkün olmadığını söylemiştir. Ona göre Allah onları sekiz gün ölü olarak tutmuştur. Bu adet dışı mucize kabilinden bir öldürme ve diriltme olayıdır.[223]

Razî bu topluluğun salgın hastalığa uğrayan bir kavim olduğunu ve bunların köylerinden çıkarken öldükleri ve cesetlerinin çürüdüğünü söyler. Daha sonra o bölgeden geçen bir peygamber bu insanların bir daha nasıl bir araya geleceklerini düşünmesi üzerine Allah da orada bulunanları diriltmiş ve köylerine geri dönmüşlerdir. Daha sonra ecelleri ile vefat etmişleridir.[224] Semerkandî’ye göre İsrailoğulları’ndan bir kral kavmini savaşa çağırmış, onlar da savaş için çıkınca veba salgını otaya çıkmıştır. Onlar da buradan çıkmaktan vazgeçmişler, geride kalanlar onları defnetmek için yola çıktıklarında  çoğu yolda zorluklardan ölmüştür. Allah da onları sekiz gün sonra diriltmiştir. Bazıları da veba salgınından dolayı bir grubun beldeden vebaya yakalanmamak için çıktığını ve bu gurubun ibret olsun diye öldürülüp tekrar diriltildiğini söylemişlerdir.[225]

Yine bir başka rec’at olayı da Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde geçer; “Bir zamanlar: Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız, demiştiniz de bakıp durur olduğunuz halde hemen sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.”[226] Yıldırım çarpmasından baygın düşen kavim Allah’ın irâdesi ile yeniden canlanır ve istediklerinin yanlış olduğunu anlar. Âyette olay, ölme ve tekrar dirilme olarak anlatılmıştır.

Bakara Sûresinde nakledilen diğer bir olay ise “Icl Hadisesi”dir.[227] Bu âyetlerde geçen sığır kesme kıssası, daha ziyâde İsrailoğulları’ndan iki gencin, mirasına konmaları için amcalarını öldürmelerine bağlanır. Olay Hz. Musa’ya arz edilir. Hz. Musa bir türlü katilleri bulamaz ve Allah’a sığınır. O da bir sığır kesilmesini, onun bir parçasıyla ölüye vurulmasını, ölünün dirilip katili haber vereceğini bildirir. Neticede böyle olur. Âyetlerin zahiri de buna işaret eder. Ancak eski Mısırlıların ineğe tapmaları, bir ara Yahudilerin de buzağıya tapmış olmaları, sığır kelimesi hadisesinde başka hikmetlerin de bulunduğunu gösterir. “Bir parçasıyla ona vurun” buyrulup arkasından da Allah’ın ölülerin diriltmesinden bahsedilince, müfessirlerin çoğu bunu “kesilen ineğin bir parçası ile ölüye vurulmak Sûretiyle onun dirilmesi” şeklinde anlamışlardır. Bu takdirde olay bir mucizedir; Allah’ın kudreti ile ölü böyle bir sebep olmadan da dirilebilir. Dikkatleri daha ziyâde çekmek için böyle bir merasim tertip edilmiş ve akabinde mucize gerçekleşmiştir.[228]

Allah Teâla Kur’ân-ı Kerîm’de va’dinin hak olduğunu ve kıyametin gerçek olduğunu bilsinler diye “ashab-ı kehf”i insanlara bildirmiştir.[229] Ashabı Kehf Kuran’da hikayeleri geçen bir grup gençtir. Onlar zamanında Allah’a asi olan ve insanları Allah’a tapmaktan alıkoyan Dekyanus adında hükümdarın zulmünden kurtulmak için şehirlerinden çıkan bir grup gencin hikayesidir. Onlar şehirden çıkarak bir mağaraya sığınmışlardır. Kur’ân-ı Kerîm’in ifâdesine göre onlar orada yaklaşık üç yüz dokuz yıl kadar uyumuşlardır. Yine de Kuran gerçek rakamın Allah daha iyi bileceğini söylemektedir. Burada kalan gençlerin rakamları hakkında çeşitli iddiâlar ortaya atılmış olsa da Kuran bize  bununla ilgili yapılan spekülasyonların boş olduğu bu bilginin Allah indinde bulunduğu bildirilmektedir. Burada üç yüz dokuz yıl uyuyan gençler uyandıklarında aralarından birini şehre yiyecek almaya gönderdikleri vakit gerçek ortay çıkmış, onların orada yüz yıllarca ölüm halinde kaldıktan sonra tekrar dirildikleri anlaşılmıştır.[230]

Kur’ân-ı Kerîm’de rec’atin bir değişik türü olan mesh ile paralel bazı bilgiler de mevcuttur. Allah cumartesi yasağını çiğneyenlerin cezasını açıkladığı âyette “İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz. Biz bunu (maymunlaşmış insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve sonradan gelenlere bir ibret dersi, müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.”[231] buyurmaktadır. Bazı müfessirler burada maymuna çevrilme olayının maddî olarak değil davranış ve karakter açısından olduğunu belirtse de çoğu müfessirler bunu mucize kabilinde vuku bulmuş bir olay olduğunu ifâde ederler. Elmalılı bu konuda bunların zahiren ve Sûreten kuyruklu maymuna mı döndüler yoksa zahiren, Sûreten insan kalıp mâ’nen maymun gibi mi oldular sorusunu sorarak, ekser ulemânın zahiren de maymun Sûretine döndükleri hususta görüş beyan ettiklerini ifâde eder. Ancak Mücahid ve ona peyrev olan diğer müfessirlerin bunun manen vuku bulduğunu kabul ettiklerini aktarır.[232]

Allah o zaman şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene (verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim; (bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan, kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani İsrailoğulları’nı (seni öldürmekten) engellemiştim; kendilerine apaçık deliller (mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden inkâr edenler, “Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” demişlerdi.”[233]

Bu âyetlerde ve bundan sonraki âyetlerde zikredilen olağanüstü hadiseler mucizedir. Mucizeler, insanların gücünü aşan, onların yapmaları –tabiat kanunlarına göre- mümkün olmayan şeylerdir. Ancak tabiat kanunlarının da yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Allah, kullarının kolayca iman etmelerini, hidâyete kavuşmalarını temin maksadıyla peygamberine mucizeler lutfeylemiştir; bunlar yalnızca Allah’ın izin ve kudretiyle, bildiğimiz sebepler zinciri dışında vücuda gelmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de ölümden sonra geri dönüş kesin bir şekilde reddedilmiştir. Allah Mü’minûn Sûresinde “Nihâyet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: “Rabbim! der, beni geri gönder;”, “Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”[234] buyurmaktadır. Ölümden sonra yeniden dirilme günü olan kıyamete kadar insan artık bir daha dünyaya geri dönemeyeceği ifâde edilmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de rec’at kesin bir şekilde reddedildiği gibi kıyamet günü dirilmeyi ve hesabı reddedenlerin de hata içinde olduklarını ifâde eder. Allah Teâla Nahl Sûresinde bununla alakalı, “Onlar: “Allah ölen bir kimseyi diriltmez” diye olanca güçleriyle Allah’a and içtiler. Aksine, bu O’nun bizzat kendisine karşı gerçek bir va’didir. Fakat insanların çoğu bilmez. Hakkında ihtilâf ettikleri şeyi onlara açıklaması ve kâfir olanların da kendilerinin yalancılar olduklarını bilmeleri için (Allah onları diriltecek).[235] buyurmaktadır.

Her canlının eceli için mukadder bir zamanı vardır Kur’ân-ı Kerîm “Allah, ölenin ölüm zamanı gelince, ölmeyenin de uykusunda iken canlarını alır da ölümüne hükmettiği canı alır, ötekini muayyen bir vakte kadar bırakır. Şüphe yok ki, bunda iyi düşünecek bir kavim için ibretler vardır.[236] buyurmaktadır. Yine mukadder ecelle ilgili “Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O’dur. Sonra dönüşünüz yine O’nadır. Sonunda O, yaptıklarınızı size haber verecektir.”[237] denmektedir.

Onlar: Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mıdır? derler.” âyetinde de yine birinci ölüm ve yaşama verilen farklı mânâlar iki âyeti de her iki grubun aynı âyeti lehlerinde delil olarak kullanmalarına neden olmuştur.

İmâmiyye fırkasının önde gelen isimlerinden Şeyh Sadûk bu geçen âyetlerin hepsinin rec’atin varlığına delil olduğunu ifâde eder. Nasıl ki Allah verdiği bu misallerde yeniden dirilmenin gerçek olduğunu bildirmişse kıyametten önceki rec’atte bunlara kıyasla gerçek olması mümkündür.[238]

3- Hadislerde Rec’at

Kur’ân-ı Kerîm’de mucize kabilinden yer verilen rec’at olaylarına paralel olabilecek tarzda hadislerde herhangi bir olaya yer verilmez.  Sadece bir hadiste sahabeden biri benzer bir talepte bulunur o da reddedilir. Peygamber efendimiz şehit sahabînin oğlu Câbir’e hitaben; “Ey Câbir sana hayırlı bir haber vereyim mi?” dediğinde, Cabir ‘Evet ya Resûlallah’ deyince, Hz. Peygamber ‘Allah Teâla babanı diriltti ve manevî huzuruna aldı. Ey kulum dile benden ne dilersen? İstediğini sana vereceğim buyurdu. Baban da: ‘Ya rabbi! Senden dileğin beni dünyaya geri gönder gideyim, tekrar şehit olayım dedi. Allah Teâla’da benim yüce irâdem, bir defa gelenlerin bir daha geri dönmemesidir’, buyurdu.” Burada anlatılan duruma göre eğer bin insanın tekrar dünyaya gelmesi mümkün olsa idi Allah şehitlik mertebesine ulaşmış bir kuluna herhalde bunu lutfederdi. Ancak görülüyor ki böyle bir şey söz konusu olmamıştır.[239]

Yine hadis kaynaklarında kıyamet gününde Allah insan oğlunu hesap için topladığında onlara “Size nimet verdim, mal verdim, bunlarla ne yaptınız?” diye soracağı, buna mukabil insanın ise “Allah’ım onu biriktirdim, işlettim, var olandan daha fazla bir şekilde geride bıraktım, beni geri gönder de (irci’înî) onu sana getireyim” şeklinde cevap vereceği ifâde edilmiştir. Ancak Allah insana ne getirdiğini tekrar sorması üzerine, insanın yine Allah’tan biriktirdiklerini dünyada bıraktığını ve getirmek için kendisini dünyaya geri göndermesini isteyeceği ama ondan bunun kabul olunmayacağı aktarılmıştır[240] Dolayısı ile insanın dünyaya geri dönme arzusunun yerine getirilmeyeceği ifâde edilmiştir.

Hz. Enes Hz. Peygamberden şöyle nakletmiştir. Hz. Peygamber (SAV) şöyle buyurmuştur: “Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yer yüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehit böyle değildir. O mahzar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.[241] Hz. Peygamber’den nakledilen bu hadiste de dünyaya dönme arzusu “race’a” fiili ile ifâde edilmiştir. Yine şehitlerin bile bu dönüş arzusunun gerçekleşmediği de görülmektedir.


[1] Ahmed Zeki Tuffâha, en-Nefsü’l-Beşerîyye ve Nezariyyetü’t-Tenâsüh, Lübnan 1987, s. 73; Seyyid Ahmed Müseyyer, er-Ruh Fî Dirâsâti’l-mütekellimîn ve’l-felâsife, Kahire 1998, s. 203; Osman Hançerlioğlu, İslâm İnançları Sözlüğü, İstanbul 1984, s. 639.

[2] Hasan Hanefî, et-Türâs ve’t-Tecdîd, Beyrut, 1988, IV, 424; Orhan Hançerlioğlu, İslâm İnançları Sözlüğü, İstanbul 1984, s. 639.

[3] Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 877.

[4] D. Gimaret, “Tanâsukh”, EI², Leiden, 1998, X, 182.

[5] Ebû Hüseyin b. Ali Mesûdî, Murûcu’z-zeheb, Mısır 1964, II. 129-130.

[6] Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, thk. Muhammed b. Ferid, Kahire, ty., I,  182.

[7] Bağdâdî, a.g.e., Beyrut 2003, s. 241.

[8] Be Carra de Vaux, “Tenasuh”, İA, İstanbul 1979, XII, 158; Ali Zeyûr, el-Felsefetü’l-Hindiyye, Beyrut 1983, s. 157.

[9] Ali Zeyûr, el-Felsefetü’l-Hindiyye, Beyrut 1983, s. 157.

[10] Ali Zeyûr, a.g.e., s. 157.

[11] Be Carra de Vaux, a.g.m., s. 158; bkz.  Ebû’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed el-Bîrûnî, Tahkik mâ li’l-Hind, thk. Ali Safa, Beyrut 1983, s. 40-44.

[12] Carra de Vaux, a.g.e., s. 158; D. Gimaret, “Tanâsukh”, EI², Leiden, 1998, X, 182; M. Şemseddin Günaltay, Sebîlü’r-reşâd, “Hind ve İran-ı Kadimde Tenâsüh”, sy. 257, s. 368; Haşim Maruf el-Hasenî, Usûlü’t-teşeyyu’, Beyrut, tsz., s. 156.

[13] Eş’arî, a.g.e., thk. Muhyidin Abdulhamid, Beyrut, 1995, I, 119; Carra de Vaux, a.g.m., s. 158.

[14] Mustafa Aşkar, “Reenkarnasyon (Tenasüh)  Meselesi ve Mutasavvıfların Bu Konuya Bakışlarının Değerlendirilmesi” Tasavvuf, Ankara 2000, sy. 3, s. 86; Ahmed Zeki Tuffaha, a.g.e., s. 73.

[15] D. Gimaret, a.g.m., s. 182.

[16] Ali İhsan Yitik, Hint Kökenli Dinlerde Karma İnancının Tenasüh İnancıyla İlişkisi, İstanbul, 1996, s. 69.

[17] Ali İhsan Yitik, a.g.e., s. 81.

[18] M. Şemseddin Günaltay, a.g.m., s. 368.

[19] Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 877; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 81; Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 37.

[20] Ahmet Yaşar Ocak, Bektaşi Menâkıbnâmelerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri, 1983 İstanbul, 144.

[21] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, s. 61.

[22] Carra de Vaux, a.g.m., s. 158.

[23] Semih Duğaym, Mustalihât İlm-i Kelami’l-İslâmî, Beyrur, ts. I, 609.

[24] Eşarî, Makalati’l-İslâmiyyin, thk. H. Riter, s. 46.

[25] Hüseyin Türk, Anadolu’nun Gizli İnancı Nusayrilik, İstanbul, 2005, s. 261.

[26] D. Gimaret, a.g.m., s. 182.

[27] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, 45.

[28] Hasan Hanefî, a.g.e., s. 426.

[29] Ali İhsan Yitik, a.g.e., s. 81.

[30] A. Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayısı”, DEÜİFD, sy. 10, s. 52.

[31] E. Kohlberg; “Radj’a” EI², VIII, 371; Hasan Hanefî, a.g.e., s. 427-428.

[32] İsferayinî, et-Tebsîr fi’d-dîn, thk. Kemal Yusuf el-Hût, 1983 Beyrut, s. 137.

[33] Cem Çobanoğlu, Reenkarnasyon, İstanbul 2001, s. 63; Veysel Güllüce, Kur’ân Işığında Reenkarnasyon, İstanbul, 2004, s. 37-38.

[34] Papus Gerard Encausse, Reenkarnasyon, trc. Halûk Özden, İstanbul 1999, s. 22.

[35] Papus Gerard Encausse, a.g.e., s.117; Kenan Has, “Dinler Tarihi Perspektifinden Tartışmalı Bir Kavram; Reenkarnasyon”, İslâmi Araştırmalar Dergisi, XVII, sy. 4, s. 392.

[36] Alparslan Salt, Cem Çobanlı, “Reenkarnasyon”, Dharma Ansiklopedi, İstanbul 2001, s. 351; Papus Gerard Encausse, a.g.e., s. 19; Şerafeddin Gölcük, “Reenlarnasyon”, Diyanet Aylık Dergi, Ekim 2002, s. 42; Norman L. Geisler, Baker Encyclopedia of Christian Apologeticcs, Michigan, 2002, 639.

[37] Mustafa Çetin, “Kuran Işığında Reenkarnasyon” Diyanet İlmi Dergi, XXXI, sy. 4, s. 122; Ergün Arıkdal, Ansiklopedik Metapsişik Terimler Sözlüğü, İstanbul, 1984, s. 134.

[38] Ergün Arıkdal, a.g.e., s. 134.

[39] Ebû Mansur et-Temîmî, Usuliddin, Beyrut, 1981, s. 232-233; Papus Gerard Encausse, a.g.e., s. 19.

[40] N. Perry Whitall, “Reincarnation”, Studies in Comparative Religion, England, 1980,  XIV, 149-150.

[41] Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 877.

[42] J. Bruce Long, “Reincarnation”, The Encyclopedia of Religion, Newyork, 1987, XII, 265; N. W. Thomas, “Transmigration”, Encyclopedia Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII, 425.

[43] Hüseyin Türk, a.g.e., İstanbul, 2005, s. 259.

[44] Kenan Has, a.g.m., s. 393.

[45] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 87.

[46] N. Perry Whitall, a.g.m., s. 155.

[47] A. Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayısı” DEÜİFD, İzmir 1998, sy. 10, s. 58-59.

[48] Ali İhsan Yitik, a.g.e., s. 41-43;

[49] Ted Andrews, Reenkarnasyon Geçmiş Yaşantılar, trc. Enver Günsel, s. 53-54.

[50] Alen Armstrong, Tanrının Tarihi, trc. Oktay Özel, Hamide Koyukan, Kudret Emiroğlu, Ankara 1999, s. 54.

[51] Ted Andrews, a.g.e., s. 57-59.

[52] Jonn Mumford, Karma Felsefesi El Kitabı, trc. Pınar Şavaş, İstanbul, 2003, s. 103-107.

[53] Süleyman ez-Zahir, a.g.m., s. 877; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 81; Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 37.

[54] Ahmet Yaşar Ocak, a.g.e., s. 144.

[55] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, s. 59.

[56] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 87.

[57] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 249; R. J. Zwi Werblowsky, “Transmigration” Encyclopedia of Religion SE, USA, 2005, XIV, 9327.

[58] Haşim Maruf el-Hasenî, Usûlü’t-teşeyyu’, Beyrut, tsz., s. 146-148; Romesh Chunder Dutt, History of İndia, edt. Williams Jackson, I, 178-179.

[59] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 87; Hüseyin Türk, a.g.e., s. 250.

[60] Bîrûnî, a.g.e., s. 40-44.

[61] Bîrûnî, a.g.e., s. 39-40.

[62] Swami Nikhilananda,  Hinduizm, trc. Aslı Özer, İstanbul 2003, 53-55.

[63] Swami Nikhilananda,  a.g.e., s. 60-61.

[64] Swami Nikhilananda,  a.g.e., s. 67; Kenan Has, a.g.m., s. 393.

[65] Papus, a.g.e., s. 137-138; Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 38-39.

[66] Hüseyin Yılmaz, Budist Metafiziği, Ankara, 2007, s. 106.

[67] Kenan Has, a.g.m., s. 393; J. Bruce Long, a.g.m., s. 267; ;M. Anesaki, a.g.m., s. 429-430; Hüseyin Yılmaz, a.g.e., s. 107-109; Ali Zeyûr, el-Felsefetü’l-Hindiyye, Beyrut 1983, s. 157.

[68] Selim Bahadır, “Ölüm Üzerine Tıbbi Çeşitlemeler”, Cogito, sy. 40, s. 93.

[69] Selim Bahadır, a.g.m., s. 93.

[70] Süleyman ez-Zahir, a.g.m., s. 877; Kenan Has, a.g.m., s. 394; ; N. W. M. Flinders Petrie, “Transmigration”, Encyclopedia Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII, 431.

[71] Süleyman ez-Zahir, a.g.e., s. 878.

[72] Popus, a.g.e., s. 47.

[73] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 248.

[74] Kürşat Demirci, a.g.m., s. 334.

[75] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 170.

[76] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 251.

[77] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 182.

[78] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 185.

[79] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 184.

[80] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 127.

[81] Hüseyin Türk, a.g.e., s. 250.

[82] Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 877.

[83] Süleyman ez-Zahir, a.g.m., s. 878; Kürşat Demirci, “Tenasüh”, İİİGYA, IV, 334; A. C. Pearson, “Transmigration”, Encyclopedia Religion and Ethics, Edinburg, 1980, XII, 432.

[84] Süleyman ez-Zahir, a.g.m., s. 878; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, Beyrut 1984, s. 81; J. Bruce Long, “Reincarnation”, The Encyclopedia of Religion, Newyork, 1987, XII, 268.

[85] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 82.

[86] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 82.

[87] Sabri Hizmetli, “İtikadi Mezheplerin Doğuşu”, AÜİFD, XXVI, 67.

[88] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 93.

[89] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 92.

[90]Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına almıştı.” Tekvin 5:24.

[91]Karşı yakaya geçtikten sonra İlyas Elişa’ya, “Söyle, yanından alınmadan önce senin için ne yapabilirim?” dedi. Elişa, “İzin ver, senin ruhundan iki pay miras alayım” diye karşılık verdi. İlyas, “Zor bir şey istedin” dedi, “Eğer yanından alındığımı görürsen olur, yoksa olmaz.” Onlar yürüyüp konuşurlarken, ansızın ateşten bir atlı araba göründü, onları birbirinden ayırdı. İlyas kasırgayla göklere alındı.” bkz. II. Krallar 2:1-12.

[92] Kulum Musa’nın yasasını, bütün İsrail’e iletmesi için Horev Dağı’nda ona verdiğim kuralları, ilkeleri anımsayın. RAB’bin büyük ve korkunç günü gelmeden önce size Peygamber İlyas’ı göndereceğim. O babaların yüreklerini çocuklarına, çocukların yüreklerini babalarına döndürecek. Öyle ki, gelip ülkeyi lanetleyerek yok etmeyeyim.” bkz. Malaki 4:1-6.

[93] bkz. “İman sayesinde Hanok ölümü tatmamak üzere yukarı alındı. Kimse onu bulamadı, çünkü Tanrı onu yukarı almıştı. Yukarı alınmadan önce Tanrı’yı hoşnut eden biri olduğuna tanıklık edildi” İbraniler 11;5.

[94] Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 2000, s. 212.

[95] Bağdâdî, a.g.e., Beyrut 2003, s. 242; İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 83; İrfan Abdulhamid, İslâm’da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, trc. M. Saim Yeprem, İstanbul, 1994 s. 65.

[96] İrfan Abdulhamid, a.g.e., s. 64.

[97] Şehristânî, a.g.e., thk. Muhammed b. Ferid, Kahire, ty., I, 218.

[98] Hayrullah Örs, a.g.e., s. 331; Kürşat Demirci, a.g.m., s. 334.

[99] Papus, a.g.e., s. 146; Veysel Güllüce, Kur’ân Işığında Reenkarnasyon, İstanbul, 2004, s. 30-31; Adnan Bülent  Baloğlu, İslam’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, Ankara, 2001, s. 87.

[100] Bîrûnî, a.g.e., s. 40-44.

[101] Yuhanna 9:1-6; M. Şemseddin Günaltay, “Kadim Yunanlılarla Kurun-ı Vustada Tenâsüh”, Sebîlü’r-reşâd, sy. 258, s. 385; Kenan Has, a.g.m., s. 396.

[102] Yuhanna 3:3.

[103] Yuhanna 3:4.

[104] Yuhanna 3:5-6.

[105] Kenan Has, a.g.m., s. 395.

[106] R. J. Zwi Werblowsky, “Transmigration” Encyclopedia of Religion SE, USA, 2005, XIV, 9329; M. Şemseddin Günaltay, a.g.m., s. 385.

[107] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 82; Veysel Güllüce, Kur’ân Işığında Reenkarnasyon, İstanbul, 2004, s. 31; Adnan Bülent  Baloğlu, İslam’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, s. 80;

[108] “Adam onlara, “Şaşırmayın!” dedi. “Çarmıha gerilen Nasıralı İsa’yı arıyorsunuz. O dirildi, burada yok. İşte O’nu yatırdıkları yer. Şimdi öğrencilerine ve Petrus’a gidip şöyle deyin: ‘İsa sizden önce Celile’ye gidiyor. Size bildirdiği gibi, kendisini orada göreceksiniz.’” Kadınlar mezardan çıkıp kaçtılar. Onları bir titreme, bir şaşkınlık almıştı. Korkularından kimseye bir şey söylemediler. İsa, haftanın ilk günü sabah erkenden dirildiği zaman önce Mecdelli Meryem’e göründü. Ondan yedi cin kovmuştu. Meryem gitti, İsa’yla bulunmuş olan, şimdiyse yas tutup gözyaşı döken öğrencilerine haberi verdi. Ne var ki onlar, İsa’nın yaşadığını, Meryem’e göründüğünü duyunca inanmadılar. Bundan sonra İsa kırlara doğru yürümekte olan öğrencilerinden ikisine değişik bir biçimde göründü. Bunlar geri dönüp öbürlerine haber verdiler, ama öbürleri bunlara da inanmadılar. İsa daha sonra, sofrada otururlarken Onbirler’e göründü. Onları imansızlıklarından ve yüreklerinin duygusuzluğundan ötürü azarladı. Çünkü kendisini diri görenlere inanmamışlardı. İsa onlara şöyle buyurdu: “Dünyanın her yanına gidin, Müjde’yi bütün yaratılışa duyurun. İman edip vaftiz olan kurtulacak, iman etmeyen ise hüküm giyecek. İman edenlerle birlikte görülecek belirtiler şunlardır: Benim adımla cinleri kovacaklar, yeni dillerle konuşacaklar, yılanları elleriyle tutacaklar. Öldürücü bir zehir içseler bile, zarar görmeyecekler. Ellerini hastaların üzerine koyacaklar ve hastalar iyileşecek.” Rab İsa, onlara bu sözleri söyledikten sonra göğe alındı ve Tanrı’nın sağında oturdu. Öğrencileri de gidip Tanrı sözünü her yere yaydılar. Rab onlarla birlikte çalışıyor, görülen belirtilerle sözünü doğruluyordu” Markos 16:2-20.

[109] Papus, a.g.e., s. 139-140.

[110] Cevad Ali, el-Mufassal fî Tarihi’l-Arab, Beyrut 1970, s. 142-243.

[111] Cevad Ali, a.g.e., s. 142-243.

[112] Cevad Ali, a.g.e., s. 144.

[113] Cevad Ali, a.g.e., s. 144.

[114] Cevad Ali, a.g.e., s. 144.

[115] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, 55-60.

[116] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, s. 51.

[117] Sadi Çaycı, Ruhçuluğa Göre Kur’ân Öğretisi, İstanbul 1986, s. 27.

[118] Cem Çobanoğlu, Reenkarnasyon, İstanbul 2001, s. 63.

[119] Ted Andrews, Reenkarnasyon Geçmiş Yaşantılar, trc. Enver Günsel, İstanbul, 2004, s. 53-56.

[120] Papus, a.g.e., s. 37.

[121] Papus, a.g.e., s. 28.

[122] Papus, a.g.e., s. 29.

[123] Papus, a.g.e., s. 43.

[124] Papus, a.g.e., s. 48.

[125] Papus, a.g.e., s. 105.

[126] Cem Çobanoğlu, a.g.e., s. 64.

[127] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, İstanbul 1997, s. 21.

[128] a.g.e., s. 22-24.

[129] a.g.e., s. 25.

[130] a.g.e., s. 27.

[131] Papus, a.g.e., s. 96-97.

[132] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, s. 31.

[133] a.g.e., s. 49-50.

[134] Papus, a.g.e., s. 19.

[135] Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, s. 33-35.

[136] Şerafeddin Gölcük, “Reenkarnasyon”,  Diyanet Aylık Dergi, Ekim 2002, s. 42.

[137]Otuz sene üzerinde alıştığı bir koynu henüz bitiremeyen bir profesörün altmış yaşında ölmesi, ancak ihtirasla sürdürdüğü çalışmasının yarım kalması onun tekrar dünyaya dönmesi için bir bağ oluşturması ve yarım kalan projesini tamamlaması için ve ihtirasının sönmesi için tekrar dünyaya dönmesi bunun delillerindendir.” bkz. Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı,  s. 39.

[138]Altınları onun her şeyi olan bir şahsın, ani ölümü üzerine ruhu spatyomda ruhu bomboş bir durumda bulunur. Bu ruhun maddeye bağlanma esaretinden kurtulmak ve güç kazanmak içim tekrar dünyaya dönmesi zaruridir.” bkz. Evrensel Yasa Tekrar Doğuş, Bilyay Vakfı, s. 40.

[139] a.g.e., s. 40.

[140] a.g.e., s. 42.

[141] a.g.e., s. 36.

[142] a.g.e., s. 37.

[143] a.g.e., s. 45.

[144] a.g.e., s. 47-48.

[145]Budist düşünceleri kendisinde toplayan mistik bir hareketin adıdır. Bu hareket 1875 yılında New York’ta parlak bir zekaya ve ve tuhaf bir üne sahip mistik düşüncelere merak salan bir Rus olan Helena Petrovna Blavatsky tarafında kuruldu. Kendisinin büyük ruhani üstatlarla görüştüğünü ve evrenin sırrına vakıf olduğunu ve bu üğretiyi dünyada yayamak için görevlendirildiğini iddiâ ediyordu. Bu düşüncenin en önemli iddiâsı reenkarnasyon fikridir.” bkz. Migene Gonzalez-Wippler, Ölümün Ötesi, trc.  Elif Kara, İstanbul 2004, s. 68-70.

[146] Migene Gonzalez-Wippler, a.g.e., s. 69.

[147] bkz. Bridey Murphy olayı. Migene Gonzalez-Wippler, a.g.e., s. 72.

[148]Hakkında pek çok kitap yazılan Cayce’nin 2500 civarından kehaneti olup belli başlı öngörülerinden hiç biri merak uyandıracak ölçüde doğru çıkmamıştır.” bkz. Migene Gonzalez-Wippler, a.g.e., s. 71.

[149] Migene Gonzalez-Wippler, a.g.e., s. 90.

[150] Sinan Onbulak, Ruhi Ruhi Olaylar ve Ölümden Sonrası, İstanbul 1975, s. 337-343.

[151] Sinan Onbulak, a.g.e., s. 344.

[152] Papus, a.g.e., s. 118.

[153] Papus, a.g.e., s. 126; “Vaktiyle bir kadın mirasına konmak için akrabalarından bir kaçı onu açlıktan ölüme terk etmişlerdir. Bu kişiler daha sonra aynen o kişiyi ölüme terk ettikleri şekli ile ölmeleri için tekrar reenkarne olmuşlar. Ancak merhametli Meryem ana ve atalarını bir duası ile yazgıları değişmiş küçük düşürüldükten sonra yaşamlarına devam etmek şeklinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.”

[154] Şerafeddin Gölcük, a.g.m., s. 43.

[155] “Varlıksal İlkeler”, http://www.bilyay.org.tr/default_ic.asp?id=4&kat=2&sf=1.

[156] “Varlıksal İlkeler”, http://www.bilyay.org.tr/default_ic.asp?id=3&kat=2&sf=1.

[157] “Ölüm/Ölüm ötesi”, http://www.bilyay.org.tr/default_ic.asp?kat=2&id=8.

[158] Orhan Hançerlioğlu, a.g.e., s. 639.

[159] Seyyid Ahmed Müseyyer, a.g.e., s. 203.

[160] A. Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayısı”, s. 54; İsferayînî, et-Tebsır fi’d-Din, thk. Kemal Yusuf el-Hut, 1983 Beyrut, s. 136; Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, Beyrut, 1981, s. 235.

[161] Ahmed Zeki Tuffâha, a.g.e., s. 97.

[162] İsferayinî, a.g.e., s. 136; Bağdâdî, Usûli’d-dîn, s. 235.

[163] Mustafa Aşkar, “a.g.m., s. 90; Bağdâdî’ Usûlü’d-dîn, s. 235.

[164] İsferayinî, a.g.e., s. 136-137.

[165] Be Carra de Vaux, “Tenasuh”, İA, İstanbul 1979, XII, 159.

[166] İbn Hazm, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ahva ve’n-Nihal, Mısır, 1317, I. 91.

[167] İsferayinî, a.g.e., s. 137.

[168] İsferayinî, a.g.e., s. 137.

[169] İsferayinî, a.g.e., s. 137.

[170]Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir” el-Ahzâb 33/72.

[171] İsferayinî, a.g.e., s. 138.

[172] Bağdâdî, a.g.e., s. 240-245; Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 877; Seyyid Ahmed Müseyyer, a.g.e., s. 203; D. Gimaret, a.g.m., s. 182; Ahmet Zeki Tuffahe, “Reenkarnasyon”, ODMÜİFD, trc. Metin Yasa, sy. 10, Samsun, 1998, s. 450; Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 346-48; Hasan Hanefî, a.g.e., s. 429.

[173] Ahmet Zeki Tuffahe, a.g.m, s. 447; Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 371.

[174] Şehristânî, a.g.e., s. 182; Kürşat Demirci, a.g.m., s 331.

[175]Ahmed Zeki Tuffâha, a.g.e., s. 85.

[176] Bağdâdî, a.g.e., s. 243; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 83; Nasır b. Abdullah Gaffarî, Usûl mezhebi’ş-Şîa, II, 916; A. Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayısı” DEÜİFD, İzmir 1998, sy. 10, s. 54.

[177] Carra de Vaux, a.g.m., s. 159; İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 83.

[178] Bağdâdî, a.g.e., s. 243; Mustafa Aşkar, “Reenkarnasyon (tenasüh)  Meselesi ve Mutasavvıfların Bu Konuya Bakışlarının Değerlendirilmesi” Tasavvuf, s. 89.

[179] D. Gimaret, a.g.m., s. 182; Seyyid Hüseyin Yusuf, a.g.e., s. 75.

[180] Ahmet b. Yahya  b. el-Murtaza, Tabakâtü’l-Mu’tezile, Beyrut 1961, s. 30.

[181] Bağdâdî, a.g.e., s. 131.

[182] Abdülaziz b. İbrahim es-Semini el-Musabî, a.g.e., s. 186.

[183] İrfan Abdulhamid, İslâm’da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, s. 64.

[184] İbn Sînâ, el-Adhaviyye fi’l-meâd, Beyrut, 1987, s.  95-96, 114, 120; Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 88.

[185] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 82.

[186] Ahmed Zeki Tuffâha, a.g.e., s. 96.

[187] Ahmed Zeki Tuffâha, a.g.e., s. 97.

[188] Adnan Bülent  Baloğlu, İslam’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, s. 134.

[189] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 88.

[190] Adnan Bülent  Baloğlu, a.g.e., s. 135.

[191] Adnan Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh Anlayışı”, DEÜİFD, İzmir, 1998, sy. 10, s.55; Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 89.

[192] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 90.

[193] Abdulbaki Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiîlik, İstanbul, 1979, s. 141.

[194] Adnan Bülent  Baloğlu, İslam’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, s. 135.

[195] Adnan Bülent  Baloğlu, a.g.e., s. 138.

[196] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 95.

[197] Carra de Vaux, a.g.m., s. 159.

[198] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 95-96.

[199] Ignaz Goldziher, el-Akide ve’ş-şeriyye fi’l-İslâm, ter. Muhammed Yusuf Musa, Beyrut, tsz.., s. 193.

[200] İrfan Abdulhamid, Dirâsât, s. 82.

[201] Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 96.

[202] Vahdi Boydaş, “Ruh Göçü”, Diyanet İlmi Dergi, Ankara, 1995, XXXI, sy. 2, s. 37; Adnan Bülent  Baloğlu, a.g.e., s. 140.

[203] İmam Rabbânî, Mektubat (371. Mektup), İstanbul, 2006, trc. M. Metin Zirek, s. 654; Mustafa Aşkar, a.g.m., s. 98.

[204] el-Bakara 2/28.

[205] Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kuran, I. 249.

[206] Ahmed Zeki Tuffâha, en-Nefsü’l-Beşerîyye ve Nezariyyetü’t-Tenâsüh, Lübnan 1987, s. 91.

[207] Kurtubî, a.g.e., I. 249.

[208] el-Mü’min 40/11; Birinci ölüm, dünya hayatının sonunda, ikinci ölüm ise kabirde ilk sorgulama yapıldıktan sonra vuku bulacaktır. Buna göre birinci dirilme kabirde sorgulama için, ikinci dirilme ise kıyametten sonraki ebedi hayat içindir. İnkarcıların ateşten çıkmak için sordukları yol ise, er veya geç cehennemden çıkış, Allah’a itaat ediş veya tekrar dünyaya dönüş çarelerini aramaları şeklinde yorumlanmıştır.

[209] Semih Duğaym, Mustalihât İlm-i Kelami’l-İslâmî, Beyrur, ts. I, 609.

[210] Mülk 67/2.

[211] Bakara 2/28.

[212] Süleyman Ateş, Kuran Mesajı ilmi Araştırmalar Dergisi, 1999, sy. 13,14,15, s. 93-94.

[213] el-Mülk 67/2.

[214] el-Enbiyâ 21/34.

[215] Mustafa Ünverdi, “Kuran’da Ahiret İnancı Bağlamında Adana ve Hatay Bölgesindeki Tenasüh ve Reenkarnasyon İnancının Değerlendirilmesi” ÇÜİFD, IV, sy. 2, s. 291.

[216] el-Bakara 2/259.

[217] Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dinî Kur’ân Dili,İstanbul, 2000, II, 175-177.

[218] Semih Duğaym, a.g.e., s. 609.

[219] el-Bakara, 2/260.

[220] Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., s. 180-184.

[221] el-Bakara 2/243.

[222] Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., s. 128-129.

[223] Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, 1977, I, 377.

[224] Fahreddin Razî, Tefsîru’l-kebîr, Beyrut, 1934, VI, 161-164.

[225] Semerkandî, Bahru’l-ulûm, Beyrut, 1993, I, 215-216.

[226] el-Bakara 2/55-56.

[227] el-Bakara 2/67-73;

[228] Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., I, 321-326.

[229] el-Kehf, 18/21;

[230] Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., V, 375-380.

[231] el-Bakara 2/65-66.

[232] Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., I, 319.

[233] el-Mâide 5/110; Aynı âyet Âl-i İmrân Suresi 49 ve 50. âyetlerde şu şekilde gelmiştir. “İsrailoğulları’na bir elçi olacak (ve onlara şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah’ın izni ile o kuş oluverir. Yine Allah’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim. Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ibret vardır.Benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde Allah’tan korkun, bana da itaat edin.”

[234] el-Mü’minûn 23/99-100.

[235] en-Nahl 38-39.

[236] ez-Zümer 39/42.

[237] el-En’am, 6/60.

[238] Şeyh Sadûk, Risâletü’l-itikâdi’l-İmâmiyye, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara, 1978, s. 66-70.

[239] Mustafa Aşkar, a.g.e., s. 95;

[240] Tirmizî, Kitâb-u Sıfati’l-Kıyâme, 6.

[241] Buhârî, Cihâd, 5,21; Müslim, İmâret, 108, Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 13; Nesâî, Cihâd, 30, 6, 32.

RUH VE ÖLÜM

BİRİNCİ BÖLÜM

RUH ve ÖLÜM


A- REC’AT DÜŞÜNCESİNİN TEMELLERİ

İslâm düşüncesinde insanın varlığı ve mahiyeti konusu önemli bir sorun teşkil etmektedir. Rec’at düşüncesinin temelinde de insan tanımlanırken maddî ve manevî yönünü ele alış biçimi, bu düşüncenin temel çıkış noktalarından biri olarak yer alır. İnsanı beden ve ruh/nefs olarak iki keskin çizgi ile ayıran bir düşünce tarzı, sağlıklı bir analiz ortaya koymayı zorlaştırmaktadır. Özelikle ruhçu akımlar ve rec’at düşüncesini benimseyen gruplara bakıldığı zaman, insanın manevî yönünü öne çıkarıp bedeni bir nevî araç olarak gördükleri gözlemlenmektedir. Onlara göre aslolan ruhtur. Dolayısı ile bedenin herhangi bir değeri söz konusu değildir. Rec’at düşüncesinin çıkış noktasını daha iyi analiz edebilmek için özellikle İslâm düşüncesindeki beden ve ruh/nefs arasındaki ilişkiyi irdelemek fayda sağlayacaktır. Özellikle nefs ve ruha yüklenen anlam, bedenden bağımsız bir olgu olarak mükerrer olarak rec’at eden ruh anlayışının altındaki sebeplerden biridir.

Ruhçu akımlar ruhu neredeyse kutsama derecesine ulaştırmışlardır. Onlara göre Akıl ve zihin nefsin kısımlarıdır. Yani nefs kendisi ile akletme, tefekkür ve tasavvur melekelerinin yerine getirildiği şeydir. Her ne kadar bazıları nefs ile ruh arasında bir ayrıma gitse de çoğunluk bu ayrımı yapmaz.[1] Dolayısı ile akletme melekesi, bilinç, şuûr gibi insana insan olma vasfını veren tüm sıfatlar ruha/nefse izafe edilmiştir.

1- Ruh

Ruh sözlükte gece yapılan yürüyüş, rüzgar, kokusunu duymak, mutlu olmak gibi mânâlara gelen “r-v-h” fiilinden isim olup, insanın canlılığını sağlayan nefesi ifâde etmekle birlikte, terim olarak insanın manevî yönünü ifâde eder.[2] Ruh İslâm tarihi boyunca en çok tartışılan konuların başında yer almıştır. Ancak yine de net bir tarif getirilemediği gibi, fikir birliği de söz konusu değildir. Can,  nefs kuvvet gibi anlamlara gelen ruh, canlılarda hayat kaynağı olan güç diye tanımlanır. Arapça’daki nefs kelimesi de ruh anlamındadır. Ruhun çoğulu ervâh nefsin çoğulu enfüs ve nüfûs şeklinde gelir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”[3] meâlindeki ayetten yola çıkarak İslâm ulemâsının çoğu insan için ruhun mahiyetini kavramanın imkânsız olduğunu ifâde etmişlerdir. Nitekim “ruhun mahiyeti” problemi, asırlardır insanlığı en çok düşündüren konulardan biri olmakla beraber, halen meseleye nihâî bir çözüm getirilmemiştir ve öyle görülüyor ki bundan sonra da getirilemeyecektir. Ruhu bizzat göremesek de onun varlığının karinelerini görmekteyiz. En yaygın anlamıyla ruh bedene hayat veren şeydir. Kur’ân-ı Kerîm’de ruh çeşitli anlamları ile 21 yerde geçmektedir. Bu âyetlerde ruh, bazen Cebrail mânâsına gelirken bazen müminlere manevî bir destek, bazen de Allah’ın ruhu anlamında kullanılmıştır.[4] Ruhun mahiyetinin konusu öteden beri İslâm ulemâsı  tarafından hep tartışıla gelmiştir. Bazıları nefsin bedenle olan irtibatının kalbin sol boşluğunda bulunan latif bir buhar ile olduğu kanâatindedir. Ruhun buraya hararetiyle latif kanı çektiği kanâatini taşımaktadırlar. Yine tıpçılara göre bu da ruh ile aynı anlama gelir. [5]

İnsanın mahiyeti konusunda İslâm ulemâsı arasında ihtilâf söz konusudur. Felsefeciler insanın yalnızca cisim ve cismânî olamayacağını kanâatindedirler.[6] İslâm düşünürleri “Muhakkak ben çamurdan bir insan yaratacağım, imdi onun yaratılışını tamamladığım ve içine ruhundan üflediğim zaman hemen ona (benim için)secde ediciler olun”[7] meâlindeki âyette, Allah’ın insan için iki unsurundan bahsettiğini belirtmişlerdir. Bu bakımdan insanın her iki unsurundan her birine uygun mahiyeti vardır. İnsanın hislerimizle müşahede edilen bedenî şekli; yüz, el ayak yanında gülmek gibi gözlemlenebilen vasıflara sahiptir. Onun akıl ile bilinen ruhî mahiyeti ise; akıl, tefekkür, işlerinde düşünüp karar verme ve konuşma gücüne sahip olması gibidir.[8] İslâm mütefekkirleri genel olarak kişinin maddî unsurlarını cesedin manevî unsurlarını ruhun temsil ettiği kanâatindedirler.[9] İslâm düşüncesinde nefs bazen kişinin bizzat tüm varlığına delalet ederken, bazen de kişinin manevî yanını, ruhunu ifâde eder.[10]

Ruh hakkında bir çok tanım yapılmakla beraber bazı gruplar ruhun tam olarak bir tanımının yapılamayacağını söylerler.[11] Ruh maddeye biçim veren, maddî mekânda yer işgal etmeyen, parçalanmayan, soyut bir varlık olarak tanımlandığı gibi, Yaradan tarafından yaratılan bir cevher, maddeden tesir etme ve şuûr özelliği ile ayrılan, madde dışı bir varlık olmakla beraber, madde kainatından, maddeden soyutlanmış bir biçimde bulunmayan bir varlık (neo-spiritüalist yaklaşım) şeklinde de tanımlanmıştır.[12] Tenâsüh düşüncesinin de ilk ön kabulü ruh ve bedenin iki ayrı, birbirinden bağımsız varlık olarak düşünülmesinden kaynaklanır. Ruh beden hâricînde de var olma özelliğini sürdürerek ebedî yaşam fonksiyonuna sahiptir.[13] Hakkında çok az şey bilinen ruh konusu ile yakından bağlantılı olan yeniden bedenlenme, insanların hep ilgi odağı olmuş, buna ek olarak insandaki ölümsüzlük düşüncesinden ya da diğer bir ifâde ile,  ölüm korkusundan kaynaklanan bir inanç olmuştur. Öncelikle ruh beden arasındaki  ilişkinin iyi bilinmemesinin de bu inancın sürekli varolagelmesine önemli bir sebep teşkil eder. Ruh konusu İslâm kelamcılarını ve felsefecilerini bir hayli meşgul etmiştir. Kelamcılar ve felsefeciler genellikle, ruhun varlığı, tarifi, mahiyeti ve beden ile ilişkisi gibi konular üzerinde yoğunlaşmışlar ancak ortak sonuçlara ulaşamamışlardır. Tabiatıyla ruh konusu ile doğrudan bağlantılı olması sebebi ile tenâsüh inancını reddetmeyi de ihmal etmemişlerdir.[14]

Rec’at düşüncesini ifâde eden tüm terim ya da tanımların ortak noktası ruh hakkında sahip oldukları fikir birliğidir. Bir öncül prensip olarak sonsuza kadar varolacak ontolojik bir ruh anlayışı kabul edilmiştir. Ahlâkî bir tezle birleştirildiğinde bu görüşün sonucu bedenleşmenin ruhun mükemmelleşmesine katkıda bulunan bir araç olarak algılanması gerektiğidir.[15]

İbn Hazm ruhların dünyadaki bedenlere girmeden önce akıllı varlıklar olduğunu ifâde eder. Ona göre Allah ruhları dilediği yerde bulundurmaktadır. Gaybî  alemden gönderilip, meniden doğan cesetlere üflenen ruhlar, bedenin ölümünden sonra yine ilk bulundukları mekâna dönerler. İbn Kayyım el-Cevzî’ye göre ise İbn Hazm’ın bu teorisi ne sünnette ne âyette yeri olan tamamen gayri ilmî bir iddiâdır. Gerçekte bu anlamda olmayan hadisler bu anlama yorumlanarak zorlama bir tevîle gidilmiştir.

İbn Kayyim el-Cevzî’ye göre ruh, vücudumuzdan mahiyet itibari ile farklı bir vücut olup, ışık tabiatında, yüksek, hafif, canlı, hareketle muttasıf ve su güle nasıl nüfûz ederse vücut âzâlarımıza da öyle nüfûz eden, yaratılmış, fakat ebedî olarak var olacak, uyku esnasında muvakkaten vücuttan ayrılabilen, vücut ölünce ilk muhakeme için ondan ayrılan, Münker ve Nekir tarafından hesaba çekildikten sonra tekrar vücuda dönen -peygamberler ve şehitlerin durumu müstesnâ- kıyamet gününe kadar mezarda kalan saadet ve cezanın önceden varlığını tecrübe eden bir varlık olarak tarif edilebilir.[16]

Felsefe tarihinde ruh hakkında ilk yorum yapanlardan olan ve İslâm düşüncesinde ruh anlayışını önemli ölçüde etkileyen Aristo, ruhu bedenden ayrı bir zat olarak düşünür. Ona göre ruh bedene ilişkilenir, beden yok olduğunda o varlığını devam ettirir.[17]

Son dönem düşünürlerinden Said Nursî  de ruhun kesin şekilde ebedî olduğunu, bunun gâyet açık olduğunu, bedenin ruh için bir elbise olduğunu ve ölümle ruhun giyindiği elbiseden soyutlandığını söyler. Ona göre ruh şuûr ve hayat sahibidir.[18] Ruha atfedilen şuûr rec’at düşüncesindeki en önemli nüanslardan biridir. Zira aslolan, canlılık emaresi olan ruhun bir bedene geçmesi ya da yeniden dirilmesi değil, benlik şuûrunun rec’at eden kişi ya da kişilerde bulunmasıdır.

Ruh konusu uzun zaman tartışılmıştır. Gazzâlî insan şahsiyetini meydana getiren “zat (öz)”a her toplulukta çeşitli şekillerde isimlendirilmekte oluğunu söyler. Ona göre nefs, ruh, akıl, nefs-i natıka, kalp gibi isimlendirmeler mânâ açısından ortaklık teşkil eder.[19] Gazzâlî bu konuda Hz.Peygamber’e konuşma iznin verilmemesini, muhataplarının bunu anlayamayacak olmasına bağlar. İnsanları âvâm ve havâs olarak ikiye ayıran Gazzâlî, ruh hakkında konuşmanın havâs için mümkün olabileceğini söyler. Kendisinin de muhataplarının havâstan olduğu takdirde bu konudaki sualleri cevaplayacağını ifâde eder. Ruhun bilgisinin ehil olan kişiler tarafından bilinebileceğini söyleyen Gazzâlî’ye göre ruh mahluktur; kadîm değildir.[20] Ancak genel itibari ile ruhun gayba ait bir konu olduğunun üzerinde durulur. Ruh ile beden arasında bir bağ vardır ki birinin tekâmülü ile diğeri de tekâmül eder. Yani lezzet  ve elemleri beden ile ortaktır.[21] İnsanın iki yönü vardır. Maddî yönü beden teşkil ederken; manevî yönünü ruh temsil etmektedir.[22]Ancak manevî yön ile ilgili olarak karşımıza iki kelime çıkmaktadır. Ruh ve nefs kavramları. Bu iki kavram zaman zaman aynı anlama gelecek şekilde kullanılsa da genelde düşünürler bu ikisinin farklı olduğunu savunurlar.[23]

Gazzâlî’ye göre ruhun cesetten ayrılması demek, cesedin ruhun kontrolünden çıkmasıdır. Çünkü âzâlar ruhun kullandığı aletlerdir. Ruh âzâlar vasıtası ile işlemlerini gerçekleştirir. Ruh el vasıtası ile tutar, göz vasıtası ile görür, eşyanın hakikatini kalp ile bilir. Ruh tek başına sevinç elem, kin öfke gibi durumları bir alete ihtiyaç duymadan ruh alır. Ruhun âzâlardan bağımsız algılayabildiği durumlar ruhla beraber gider. Âzâlar vasıtası ile algıladıkları ruh tekrar bedene iade edilinceye kadar cesette kalır.[24] Gazzâlî ölüm halinde ruh beden ilişkisini felç geçiren kişinin durumuna benzetir. Felçli hastaların bu bölümlerine ruhun ulaşmadığını söyler.[25] Gazzâlî’ye göre ruh insanın ilim, elem, keder, lezzet ve ferahlık gibi şeyleri anlayan, hisseden taraflarıdır. Ruhların âzâlar ve organlar üzerindeki tasarrufunun kalkması ondaki ilim idrâk sevinç keder ilim vs. durumların yok olmasını gerektirmez.[26]

İslâm kelamcıları ve filozofların çoğu ruhun hakikatinin anlaşılmasının zorluğunu kabul etmişlerdir. İbn Miskeveyh “nefsin hakikatini keşfetmek, ne çeşit bir varlığa sahip olduğunu anlamak, bedenden ayrıldıktan sonra ebedî mi kalacaktır, ebedî ise ne Sûrette ebedîdir?” gibi sorulara verilecek cevabın güç olduğunu söyler.[27] Hatta pek çok konuda akıl yürüten Mu’tezile’den bile bazıları ruh konusunda çekimser kalmışlardır.[28] Bir şeyin hakikat ve mahiyetini bilmemek o şeyin inkârını gerektirmez mantığıyla yola çıkan ulemâ ruhun var olduğunu belirtmiş ve onun bekâsına kanâat getirmişlerdir.[29]

Ruhun bedene giren latif bir cisim olduğunu söyleyenlerden bazıları, ruhun ateş cinsinden diğer bazılar da hava cinsinden olduğunu söylemişlerdir. Hava olduğunu söyleyenler ruhun varlığının ancak hava ile belli olduğundan hareketle bu görüşü savunmuşlardır. Diğer yandan ruhu maddî bir cevherin arazı olarak benimseyenler de mevcuttur. Parçalanmayan töz (atom) nazariyesini benimseyen Allâf, Eş’arî ve Bâkıllânî bu görüştedir. Bunlara göre âlem cevherden ve iki anda var olmayan arazlardan oluşur. Arazlar her an tekrardan var olup yok olmaktadır. Her an yeniden yaratılmaktadır. Ruh da her ânda tekrar yaratılmakta olan bir arazdır.

Bir diğer görüşe göre ise insan evreni meydana getiren ana unsurların belli ölçülerde  karışımından meydana gelir. Ebû Hâtim er-Razî’nin de katıldığı görüşe göre bu ana unsurların dengeli bir şekilde imtizâcından mizâc ortaya çıkar.

Nefsi bedenin haricinde saf bir manevî varlık olarak kabul edenlerin başında Nazzâm gelir. Nazzâm ruhun bedenden ayrı saf varlığını devam ettirme özelliğine sahip olduğunu ifâde eder. Ona göre ruh parçalanmayı kabul etmeyen manevî bir cevher ve saf bilgidir. Bu konuyu sistematikleştiren İslâm filozofları Fârâbî ve İbn Sînâ olmuştur. Bu filozoflar da kaynak olarak Platon ve Aristo’yu almışlardır.[30]

Fahrettin Razî kelâmcıların çoğunun insanın görünen bedenden müteşekkil bir varlık olarak kabul ettiklerini ancak bunun yanlış olduğunu söyledikten sonra onların bu sözlerini ispat için on yedi delil ortaya koyar.[31]

İbn Kayyım el-Cevzî ruhun en açık bir şekilde tarifle ruhun görünen cisim ile ilişkilendirilen latif bir cisim olduğunu söyler. Onun bedenle ilişkisi devam ettiği müddetçe hayat devam eder. Hayat kendisi bizzat cevherdir. Ve hayata hayat veren ruhtur. Ruh ilişkisini kesince ölüm ortaya çıkar.[32]

Muhyiddîn Arabî’nin ruh hakkındaki özet görüşleri Fususu’l-Hikem’in Hikmet-i Nefsiyye bölümü içerir. İbn Arabî burada ölümün bir yokluk olmadığını, terkibin çözülmesi olduğunu belirtmektedir. O insanın ölümden sonra başka bir şekilde tesviye edileceğini, bunun da bu dünyadaki ahlak ve davranışlarına göre olacağını söyler.[33]

Son dönem düşünürlerinden Şehbenderzâde Ahmet Hilmi ruhun bilinebileceğini ancak onun tam mânâsı ile tanımanın mümkün olmayacağını söyler. Ona göre ruh ancak bazı sıfat ve halleriyle tecrübe ve tetkik edilebilir. [34]

İmam el-Haremeyn’in görüşünü nakleden İmam Nevevî; ruhun latif bir cisim olduğunu, suyun yaş odunun içine yerleştiği gibi insan vücuduna yerleştiğini söyler.[35]

Rec’at düşüncesine inananların orta özelliklerinden biri de bu düşünce sahiplerinin insanı ruh ve beden olarak iki ayrı varlık olarak düşünüp bedeni önemsiz görmeleridir. Onlara göre aslolan ruhtur; beden sadece bir elbisedir. Ruhun yeni hayatında nasıl bir elbise giyeceği önceki hayatındaki yaşayış biçimi ile alakalıdır. Eğer ruh iyi bir yaşam geçirmemiş ise sonraki hayatında bir hayvan veya daha zor şartlarda yaşayan biri olarak dünyaya gelebilir.[36]

Rec’at düşüncesinin yaygın olduğu Şîa’da ruhun nasıl algılandığı önem arz eder. Şîa’nın önde gelen isimlerinden İmam Muhammed Bâkır ruh hakkında şunları ifâde eder: “Gerçekte ruhlar âlem-i hevâda birbirleri ile karşılaşırlar ve birbirlerini soruştururlar. Yeryüzünden bir ruh kendilerine yaklaştıklarında der ki; bırakın onu o berbat bir yerden geldi. Sonra sorarlar, filan filan kimse ne yaptı? Geri dönen ruh o hayattadır dediğinde onlar da onunla karşılaşmayı ümit ederler. Eğer öldüğünü söylerse onun helak olduğunu” söylerler. Yine o ruhun bedenin bir  cinsi değil ayrı bir varlığı olduğu kanâatini taşır.[37]

Muhammed Bâkır’a göre Nebî,  resûl ve imamlarda 5 tür ruh vardır.

Rûhu’l-Kuds; eşyanın hakikatini öğretir.

Rûhu’l-Îmân; Allah’a imadeti sağlar ve şirkten korur.

Rûhu’l-Kuvve; hayatını kazanmasını ve korumasını sağlar

Rûhu’ş-Şehvâ; yeme içme arzusu ve şehvet

Ruhu’l-Müdrec; canlılığın aracıdır. İş yapmasını sağlar. Sönmesi ölüm demektir.

Muhammed Bâkır’a göre insanlar birinci kısma sahip değildir. [38]

İslâm düşüncesinde ruh hakkında pek çok görüş ortaya atılmıştır. Gazzâlî ruh hakkındaki bu görüşlerden çoğunun yanlış olduğu kanâatini taşımaktadır. Gazzâlî  ruh hakkında yanlış görüşte olanları sayarken bunları üç kısma ayırır. Bunlardan ilki ölümle birlikte her şeyin bittiğini, yok olduğunu savunanlardır. İkincisi de insanın ölümle tekrar diriltilene kadar toprak olduğu ve kıyamete kadar hiçbir şey hissetmediğini söyleyip  kabir hallerini reddeden gruptur. Üçüncü olarak ise beden ölümle birlikte yok olup giderken ruhun bâki ve ölümsüz olduğunu söyleyen gruptur. [39] Ruh beden ilişkilendirmelerinde net bir tanımın olmadığı aşikârdır. Ortaya çıkan sonuç ile ilgili olarak şunu ifâde edebiliriz ki; ruh ne bedenden ayrıdır ne da gayrıdır.

2- Nefs

“n-f-s” kökünden türeyen nefs kelimesi “bir şeyin tamamı, kendisi, bedeni, zâtı, hakîkati veya cevheri” anlamına gelmektedir. Arapça sözlüklerin bir kısmında kelime insanın manevî yönünü ifâde etmesi açısından ruh ile müteradif olarak kullanılmıştır. Bir kısım dil bilginleri de kelimenin mecâzî mânâlarını da içine alacak şekilde çok farklı mânâlara geldiğini ifâde etmişlerdir. Kelime “bir şeyin kendisi, özü, ruh, kan, şuûr, akıl, kardeş, yanında, azamet, insan, beden, zat, kibir, izzet, himmet, nazar değmesi” gibi mânâlara gelecek şekilde kullanılmıştır. Yine sözlükler nefs ile soluk alıp vermek olan teneffüsü ilişkilendirerek, insanın hayat kaynağı olduğunu ifâde etmişlerdir.[40]

Nefsin çeşitli mânâları da dikkate alınarak değerlendirildiğinde nefs kavramının içerdiği anlamlar üç grupta toplanabilir. Birincisi, insanla ilgili ortaya çıkan anlamlar ki, bunlar ya ruh, akıl, şuûr gibi insanın görülmeyen tarafını ifâde ederler, ya insanın maddi yönü olan bedeni sebebi ile aldığı anlamlar veya himmet ve cömertlik gibi insanın davranışları dolayısıyla kazandığı anlamları karşılayacak şekilde kullanılırlar. Söz konusu sıfatların nefs kelimesi ile ifâde edilmesi ile insan nefsinin manevî bir varlık olarak kabul edilmesi arasında bir ilişkinin olduğu düşünülebilir. İkinci olarak nefs kelimesi, her hangi bir şeyin özü, zâtı, kendisi anlamlarında kullanılmaktadır. Arapça’da bir varlığın kendisini ifâde etmek için kullanılan dönüşümlü zamir olarak kullanılmaktadır ki, bu zât mânâsına gelir. Son olarak, nefs kelimesinin Kuran âyetlerini açıklamak maksadı ile zorunlu bir anlam kazandığı söylenebilir. Mesela “kardeş” anlamını “…Allah tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize selam verin[41] âyetinden çıkarılmaktadır. Nefs çoğu yerde ruh ile aynı anlama gelecek şekilde kullanılmakla beraber gerçekte nefs canlı bedeni ifâde eden bir terimdir. Dolayısı ile bu yönü ile ruhtan ayrılır. Zira ruh bedenden ayrı olarak düşünülürken nefs bedeni de kapsayacak şekilde kullanılır.[42]

Nefs Kuran’da müfred olarak 116 kere, nüfûs vezninde cemî olarak iki yerde ve enfüs olarak cemî şeklinde 153 kez kullanılmış ve bunların çoğunda zat olarak kişi mânâsında kullanılmıştır. Bazı ulemâ beden sadece görünen cisimden ibaret olmadığını anlatmak maksadıyla Âl-i İmrân Sûresinin 169. âyetini delil olarak gösterirler.[43] Burada ölüm ve hayat iki zıt durum aynı zamanda kullanılmıştır. Buradan yola çıkarak insanın dirilik halinin cennette olduğunu kabul etmişlerdir.[44] Yani insan maddî yönü ile değil manevî canlılık ile Allah katında rızıklanmaktadır.

Bazıları da nefsi idrâki mümkün olmayan ancak tezahürleri ile bilinebilen bir varlık olarak belirtmiş ve hakkında çok fazla araştırma yapmayı  âyet ve hadislere dayandırarak caiz görmemişlerdir.[45]

Cürcânî nefsin bedene taallukunun basit bir şekilde olmadığını söyler. Güçlü bir şekilde bedenin tümüne taalluk eder. Nefs kendisi bizzat mücerret olmakla beraber bedeni aletleri olarak kullanır.[46] Nefs melekûtî, basit ve mücerret bir cevherdir. Güneş ışığının güneşe nispeti gibidir. Allah kendi ruhunda insana üflemiştir. Nefs bir sanatkâra benzer ve beden de onun aletleridir. İnsanın yaptığı tüm davranışlar nefsin fiilleridir ancak tüm bunları beden vasıtası ile yapar.[47]

Araştırmacılar ilk dönem kelamcılarının nefsin mânâsı konusunda maddeci bir yaklaşım içinde olduklarını haber vermişlerdir. Fahreddin Râzî  de kelamcıların çoğunun nefsin maddî bir cisimden ibaret olduğu yahut maddî cevherlerin bir arazı olduğu görüşünde olduğunu söyler.[48]

Nefs maddî bir cisim olarak kabul edenler iki gruptur:

Birinci grup insanın görünen varlığından hariç ruhânî (manevî) bir cevhere sahip olmadığını savunanlardır. Onlara göre insan, karşımızda gördüğüz, duyu organları ile algıladığımız Sûretiyle kâim bir varlıktır. Bu görüşün en önde gelen temsilcisi Esamm el-Mutezilî’dir. O “Nefs bu bedenin tıpa tıp kendisidir, başkası değildir” görüşündedir. Yine Mutezilî alimlerinden Allâf aynı görüşü benimser. İbn Hazm daha da ileri giderek nefsi boşlukta yer kaplayan derinliği olan bir cisim olarak tasvir eder.

İkinci grup olarak nefsi duyu organları ile hissedilen bu bedenin içine giren bir cism-i latif  olarak kabul edenler gelmektedir. Onlara göre nefs bedene girmiş latîf ve nurânî (ışık cinsinden) bir cisimdir. Bu görüşü ilk olarak Mutezilî Nazzâm benimserken daha sonraları el-Cüveynî, Fahreddin Razî, İbn Teymiyye ve İbn  Kayyım el-Cevzî bu görüşü benimsemişlerdir. Ayrıca mutasavvıflardan Kuşeyrî ve Hucvîrî bu görüşü benimsemişlerdir.[49]

Mutezile’nin şeyhlerinden olan Ma’mer b. Amr el-Attâr nefsin cisim ve araz olmayan bir cevher olduğunu söylemiştir. İhvân-ı Safâ da nefsin Küllî Nefs’ten sâdır olan bir fey olduğu görüşündedir. Filozof Kindî ise nefsin akl-ı ilahî ile maddî alem arasında bir konumda olduğunu söyledi. Ona göre nefs fenâ bulmayan basit bir cevherdir. İbn Miskeveyh de onun hissi olarak algılanamayan basit bir cevher olduğunu hükmetmiştir.[50]

Eflatun nefsin ölümle birlikte aklî alemden ayrılıp felekler alemine ulaştığını söyler. Ona göre nefs daima teyakkuz halindedir. Zira kişi uyurken bile nefs bedenin yaşamsal faaliyetlerini sürdürür.[51]

Bedeni nefs için bir gömlek olarak kabul edenlere göre ölüm nefsin kullandığı aletleri terk etmesidir. Bedenden ayrılan nefs varlığına devam etmektedir.[52] Önde gelen ilâhîyat bilimciler de mebde’ ve meâd kitaplarında nefsin bozulup yok olmaya uğramadığını söylerler. Ruhun, bedenin ölümünün ardından bâki kalacağı konusunda ittifak vardır denilebilir.[53] Bazı ulemâ ölümün sadece bedenin varlığının sona ermesi olarak açıklamaktadır. İnsanın aslı ruh ve nefsten müteşekkildir ve onlar da varlığına devam edeceklerdir. Bununla beraber ruhun mahiyetinin tam olarak bilinmesi de imkânsızdır.[54]

Ölümün ne olup olmadığı hakkında pek çok görüş vardır. Ölüm acaba nefsin bedenden ayrılması mı, aralarındaki alakanın sona ermesi mi, nefsin bozuşmadan bedenden intikâli mi yoksa, nefs bedenden ayrıldıktan sonra fesada uğrar mı? Mâddiyyûn ölümün varlığını reddetmiştir. Onlara göre ölümle beraber her şey son bulur ki; bunlardan ilki “Ben varken ölüm yok, ölüm geldiğinde de ben olmayacağım” diyen Epikür’dür. Ölüm konusunda âyet ve hadise dayananlar cesedin bozulmasının nefsin bozulması anlamı taşımayacağını söylerler. Felsefeciler de ruhun mürekkep olmayan bir basit şey olduğunu, mürekkepler gibi dağılmayacağını, araz olmadığını, bir başkası ile kâim olmadığını ki; bir başka şeye dayanmadığından dayandığı şeyin yok olması ile kendisini yok olacağı anlamını taşımadığını, ruh zatıyla kâim basit bir cevher olduğunu belirtirler.[55] Eflatun ruhu bedenden ayrı bir cevher olarak kabul eder, bedenin yok olması ile ruh yok olmayacaktır, ebedîdir. Beden onun için hapishane konumundadır.

Bu arada Ebû Bekir Abdurrahman b. Keysân hisleriyle algılamadığı şeylerin varlığını kabul etmeyeceğini söyleyerek, ruhu küllen inkâr etmiştir.[56]


B- TARİHTE ÖLÜM VE RUH TELAKKÎLERİ

1- Mısır

Mısır’da ölüm bir son olarak kabul edilmemiş; ölümden sonra hayatın devam ettiğine inanılmıştır. M.Ö. 2700-2200 yılları arasında dikilen Mısır piramitlerinin duvarlarında, bir kraliçeye ait olduğu anlaşılan mezarda, kral ve kraliçenin yaşam süresinin sonsuza dek uzadığı, gömülenin ölümden sonra tekrar yaşama döneceği belirtilmiştir.[57] Mısır da ilk kez firavun ailesi için tanımlanan ölümsüzlük daha sonraki dönemlerde dönemin din adamları ve soyluları için de tanımlanmaya başlamıştır. [58]

Mısırlılara göre ruh ebedîdir. Ruhun tenasühüne inanan Mısırlılara göre ruh  ölüm sırasında, o sırada yaratılan bir hayvan bedenine intikâl edebilir. Karada, havada, suda yaşayan bütün mahlukatın, bedenlerini devredinceye kadar çeşitli kılıklarda gezer. Bundan sonra yepyeni bir insan bedeni ile yeniden doğar.[59]

Kadîm Mısır’ın hiyeroglifleri veya sembolik dilinde, BA bazen kanatlı bir insan başı ve bazen bir insan başlı bir kuş olarak  gösterilir.  O, ölüm anında dünyayı terk ettiğimizin farkında olan parçamızdır, bundan dolayı kanatlı bir insan veya insan-kuşu olarak gösterilir.  Kuş motifi bu yazının ikinci bölümünde daha iyi anlaşılır. Şu kadarını söyleyelim ki, BA’nın kuş sembolü Hayat Ağacından kendini serbest kılıp yer çekiminden ve maddî alemden kurtulup kozmosa uçabilen gücü temsil eder. Ölüm anındaki büyük ayrışımın ikinci unsuruna “KA” denilirdi. KA, insan şuûrunun dünyada kalan tarafıdır ve hiyerogliflerde bir ufuk önünde uzanmış iki kol olarak temsil edilmektedir. Önceki şuûrlu varlığın psişik tortusu veya “hayaleti” olarak tanımlanır. O ruhtur. O, fiziksel bedenimizin işgal ettiği yerle, sahip olduğu eşyalarla ve tanıdığı insanlarla bağlantısı olan tarafımızdır. O yaşam mekânına musallat olur. O halde, canlandırıcı güç olarak BA bedeni terk ettiğinde KA, şuûrun arda kalan unsurudur. O, gölge veya ruhsal şuûrun psişik izidir veya bir yere musallat olan ve tekrar beşerî yaşamını yaşandığı illüzyon nitelikte cennet ve cehennemlerde mekân eden “ruhtur”.  O halde, görülebilir ki bu bağlamda “ruh” sözcüğü “KA” anlamına gelmektedir.  [60]

Mısırlılara göre yaşamda süregelen her karşılıklı etkileşim, karar ve güdü KA’nın bir yönünü içermekteydi. Varoluşun sonsuz olduğuna ve gelişmenin ölümden sonra devam ettiğine inandıkları için bu dünyada olacak şeylerin ölüm ötesine yansıyacağını biliyorlardı.  Bu Uzak Doğu’daki “karma” yasasına çok yakın bir kavramdır.  Dolayısıyla, eski Mısırlılar kiminle iletişim ve dostluk kurdukları, kiminle cinsel ilişkiye girdikleri ve iş yaptıkları konusunda çok dikkatli davranıyorlardı. Önemli olan erdem ve basiretli yaşam sürmek, kişisel KA’larının bu yaşamda negatif deneyimlerle kirlenmesiydi. Varoluşun esas anlamı ve kişinin çevre ile ilişkisi üzerinde sessizce tefekkür etmekle geçen saatler önemli bir yer işgal etmekteydi.  Bu tür bir yaşamın hakikat, içsel görü ve idrâk, bilgelik ve şefkatin oluşturduğu yüksek ruhsal vasıfların geliştirilmesi ve deneyimlenmesine yol açacağına inanılırdı. [61]

2- Türkler

Eski Türkler tam anlamı ile ruhun bilincine varamamakla beraber, ruhun varlığını yadsımadıkları gibi ruhun varlığını ölümden sonra da sürdürdüğüne inanıyorlardı.[62] Türklerde ruhların nasıl oldukları ve nereden geldikleri hakkında pek bilgi olmasa da hikâye ve öykülerde ruh genelde bir kuş şeklinde tasvir edilmiştir.[63] Türkler ruha kutsallık atfetmiş olup onlara göre ruhun ilâhî bir yönü vardır. Kut adını verdikleri kutsal ruhun hükümdarda bulunduğuna dolayısı ile hükümdarın kutsal olduğuna inanırlardı. Yine ölen kimsenin ruhunun etrafta bir süre dolaştığına hükmedilirdi.[64]

Eski Türkler ruhu kutsal kabul edip, bedenden ayrı bir ruhun varlığını kabul ettikleri görülmektedir. Türkler kan ile ruh kelimeleri arasında bağlantı kurmuşlardır. Bundan dolayı kansız ölümler tercih edilir. Cengiz tarafından ölüme mahkûm edilen Cemuha, ondan kanının dökülmeden öldürülmesini ister. Kraliyet ailesinden öldürülenler kanı akıtılmadan boğularak öldürülürdü. [65] Ruhun kanda ve kemikte olabileceği varsayılmış ve bundan dolayı kemikler ölümden sonra da korunmuştur. Eski Türklerde aynı zamanda kan gibi iskelet de kutsallık içermektedir. Ancak iskeletten hareketle insan ve hayvan canlanabildiği ve kemik yapısı canlının kendisi olduğu görüşü hakimdir. Aynı zamanda canlıyı geleceğe ve geçmişe bağlayan, kendisine atalardan miras kalan ve kendisinden sonrakilere bıraktığı şey olduğu düşünülerek bazı Türk boylarında kemiklerden hareketle yeniden doğuş gerçekleşebildiğine dair görüşler ortaya atılmıştır.[66] İbrahim Kafesoğlu Türklerin ruhun varlığına inandıklarına delil olarak kahinlik ve falcılığın itibar görmesini de sayar.[67]

Ancak genel kanâat Eski Türkler’de ölümden sonra yaşamın varlığına güçlü bir şekilde inanıldığı yönündedir. Bir Uygur deyişlemesinde

“Küçük kuş uçarken gitti

küçük geyik koşarken gitti

küçük çocuk yürürken gitti

fakat Tanrı’nın kut’u sayesinde

sağ salim birbirine kavuştu”

şeklinde ölümden sonra hayatın varlığına işaret eder. [68]

Kaşgarlı Mahmut’un “İnsan ebedîyen yaşayamaz, mezara gittiği vakit artık dönmez” şeklinde naklettiği atasözü de bize, Türkler’de dünyaya tekrar dönüş mânâsında bir rec’at düşüncesinin olmadığını göstermektedir. Bununla beraber bazı dönemler için kıyamet ve dünyanın sonu ile ilgili net düşünceleri olmadığı da görülmektedir.[69]

Altay Türkleri’nin soluğu ruh olarak algıladıkları da vâkîdir. Uyku sırasında nefes alıp vermenin yavaşlaması dünyada amaçsız bir şekilde dolaşan ruhun bedenden ayrıldığı şeklinde yorumlanmıştır. Rüya da ruhun dolaşırken gördükleri olduğu ifâde edilmiştir. Kişinin ruhu uyandığında geri gelir. Şâyet ruh bedene dönmezse kişi ölmüş olur.[70]

Diğer yandan Şaman dinine mensup Türklerde şaman rahiplerinin Tanrı ve ruh ile iletişim kurduğuna, ruhlarla konuşup onları bedene geri getirdiklerine inanılmıştır. Onlara göre şaman rahiplerinin hastalıkları iyileştirme gücüne sahip olduğu kabul edilmiştir.[71] Şamanlar ataların ruhları ile kurdukları iletişimin ve kişiyi koruduğunu düşünmüşlerdir. Ruh, peri ve cinlerle iletişim kuran mistik bir düşünce olan Şamanlıkta ruhların hayvan şekillerinde oldukları kabul edilmektedir.[72]

Şamanist Altaylıların düşüncesine göre ise  ruhlar üç dairede yaşar. Yer altı, yer ve gökyüzü ruhları vardır. Altaylılar bütün ruhları ikiye ayrılın töz adını verdikleri birinci grup ruhlar ezelden var olan ruhlardır. Yaratılmış olan ve nakıslık bulunan ruhlara da yayanname adını verirler. Bunlar bir mânâda varlık tasnifidir. Yine Altaylılar ruhları aru (pak temiz) ve kara (habis ruhlar olarak ikiye ayırırlar.[73] Ruhun bedenden ayrı bir varlığı vardır. Derûnî ve gerçek vecd halinde ruhun göklere çıkabildiği, yer altına inip cehennemi görebildiği varsayılır.[74]

Türklerde atalar kültürü önemli bir yer tutmaktadır. Bazı gruplara göre babalarının ruhları öldükten sonra bile aileyi korumaya devam etmektedir. Bundan dolayı ataya saygıyı ve hürmeti elden bırakmamışlardır. Ölümü nefesin kesilmesi, ruhun bedenden uçup gitmesi olarak tasavvur etmişlerdir. Öldü yerine uçtu kelimesini kullanarak öbür dünyaya göç eden atalarının ruhlarını rahatsız etmemeleri için iyi yaşamaları gerektiğine inanmışlardır. [75] Eski Türkler’den Gök Tanrı inancında olanlarda Şamanlık etkisi olmadığı belirtilmiştir. Ruhun beden değiştirmesi de söz konusu değildir.[76]

Yine Altay Türkleri’nde ruh nefes ile birlikte anılmıştır. Uyku sırasında nefesin yavaşlamasının ruhun amaçsız bir şekilde bedenden ayrılarak dünyada dolaşması olduğuna inanırlar. Rüya da ruhun dolaşırken gördüğü şeyler olduğunu ifâde ederler. Ruh kişi uyanırken geri döner eğer dönmezse kişi ölmüş olur.[77]

Bedenden ayrı bir ruhun varlığını kabul eden eski Türkler bununla beraber ruhun nerden geldiği nerede bulunduğu konusunda net bir görüşe sahip değillerdir. Ancak bazı öykülerde ruhun gökten kuş şeklinde indiği geçmektedir ki bu da ölümden sonraki inanç ile kısman uyuşmaktadır. [78]

3- İslâm Dışı Dinler

a- Yahudiler

Ruhun ölmezliği inancı, yeniden dirilme ve ahiret gibi bir takım temel inançlarla da yakından alakalı olduğu muhakkaktır. Musa peygamber Mısır’da büyümesine rağmen, ilk dönemlere ait Eski Ahit metinlerinde ruhun ölümsüzlüğü fikri ile ilgili hiçbir bilginin bulunmadığı sürekli olarak dile getirilmiştir. Sadece Romalılar dönemine rastlayan iki eserde, bu konudan iki defa söz edildiği görülmektedir. Bu nedenle en azından erken dönem Yahudilikte, özellikle Tevrat’ın ilk beş kitabı açısından ruhun ölümsüzlüğünden söz etmek mümkün değildir. Tevrat ölüler için duayı tavsiye etmediği gibi, geçmişteki büyük kişilerin hatırasına saygı için yapılan törenleri de hoş karşılamaz. Nitekim Yahve’nin kendi milletine yaptığı tehdit ve vaatlerde sadece içinde yaşanan günlerdeki menfaatlerle ilgilidir. “Anne ve babana hürmet edesin, ta ki senin rabbin olan Yahve’nin sana verdiği diyar üzerinde ömrü uzun olsun[79] cümlesi bu durumu en açık bir şekilde göstermektedir. Yine bir başka ilk dönem âyetinde “Onlara ibadet ve secde etmeyesin, zira senin rabbin Yahve bana buğz edenlerden, babalar günahını oğullardan üçüncü ve dördüncü nesle kadar arayan gayretli bir Tanrıyım” denilmesi yegane hayatın dünyadakinden ibaret olduğunu göstermektedir.[80]

M.Ö. IV. yy öncesi Yahudi metinlerinde ruh-beden bütünlüğü ön plana çıkarken bu dönemden sonra görülen Yunan etkisi ile ruh-beden ayrımı göze çarpmakta ve ölümden sonra ruhun bedenden bağımsız olarak varlığını sürdürdüğü düşüncesinin tartışıldığı görülmektedir. Yahudilerin mezheplere ayrılmasının en önemli sebeplerinin başında ahiret inancı meselesi gelir. Mezkûr dönemden sonra Yahudiler ölümden sonra ruhun yaşamaya devam ettiğini, ceza ve mükâfâta muhatap olarak ruhu kabul etmeye başlamışlardır.[81] Babil sürgünü sonrası bir eser olarak karşımıza çıkan Eyüp’de, ölülerin dirilişi ve ruhun ölümsüzlüğü fikrine karşı çıkılmaktadır.[82]İnsan ölürse dirilir mi?”[83] denilmektedir. Şeol aleminde -diğer adıyla gölgeler alemi- ceset ile ruh arası ilişki hala devam etmektedir. Sadece bedenin yoğunluğu dünyadakine nispetle daha çok zayıflamış ve adeta bir gölge varlık haline dönüşmüştür.[84]

Eyüp kitabına endeksli Sadûkîler, ölümden sonra dirilme olmadığına dair Eyüp kitabında geçen “Bulutlar dağılır ve gider, böylece ölüler diyarına (şeol’a) inen bir daha çıkmaz[85] pasajını delil olarak göstermektedirler.[86]

İşya 26/14 ve 26/19’da bir yandan dirilişi hak etmeyen ancak bir yandan da cezayı hak edenlerden bahsederken, diğer yandan dirilişi hak eden Tanrı’nın kavmi yer almaktadır. Burada evrensel değil kollektif bir diriliş anlayışı olduğu görülmektedir.[87]

Sonraki dönem Yahudi mezheplerinden Sadûkîler ve Ferîsîler arasında şiddetli tartışmalara neden olan ruhun ölümsüzlüğü inancı, ruhun ayrı bir varlığını kabul etmeyen Sadûkîler tarafından şiddetle reddedilmiştir. Muhafazakar bir mezhep olan Sadûkîler’in, Musa’nın bu konudaki sükutunu delil göstererek, ruhun ebedîlik fikrini reddettikleri belirtilmiştir. Daha sonra gelen Sinâgoglarda “ölmezliği ruhun mahiyetinin bir sonucu zannından ortaya çıkan görüşleri” kesin bir dille reddetmişlerdir. Nitekim XII. yüzyılda yaşamış Yahudi filozofu Maimonides tarafından bir çok kültürdeki ölümsüzlük teorileri bilinmesine rağmen, en azından belli bir derecede kendi dininin etkisinde kaldığını gösterecek şekilde, günahkar ruhların tamamen yok olacağını kabul etmesi, bu durumu doğurmaktadır.[88]

Essenîler’e göre de mükâfât ve ceza rûhîdir. [89] Cismânî diriliş kesinlikle söz konusu değildir. Cezayı  hak edenlerin ruhları karanlık ve soğuğun hakim olduğu bir çukura atılır ve orada ruhlar ebedî olarak azap görür. [90]

Günümüz Yahudilerinde ölüm düşüncesi ilk döneme göre farklılık gösterir. Daha önceleri iyi ya da kötü herkesin canının şeole gittiğine inanılmaktaydı. Tevrat diriler içindir, ölülerden pek bahsetmemektedir. Tevrat’ta İsrailli nebilerin de bu konu üzerinde çok durmadıkları görülmektedir. İlk olarak Danyal Kitabı’nda, Babil tutsaklığından sonra İran egemenliği sırasında meydana gelmiş olan bu yazıda, ölülerin yeniden dirileceği düşüncesine rastlanmaktadır. Buna göre mesihin gelmesi ile ölüler dirilecek, kötüler sonsuz azaba, iyiler de sonsuz mutluluğa kavuşacaklardır. Bu düşünce İran dinlerinin etkisi ile Yahudiliğe girdiği anlaşılmaktadır. İran dinlerinde bulunan cennet, cehennem, sırat gibi kavramlar artık Yahudi inanç sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Günümüz Yahudilerinin imanın şartlarından sonuncusu “tamamıyla inanıyorum ki, yaratanın irâde buyurduğu zamanda ölüler diriltilecektir” şeklindedir.[91]

b- Hıristiyanlar

Hıristiyan dininde ruh ve ölüm düşüncesi İslam ile Yahudilik arası bir yer tutar. İncillerde ölüm ötesi ile ilgili Tevrat’a nazaran daha fazla ve açık bilgiler verilmektedir. Yeni Ahitte cehennem ve cennet hakkında bazı bilgiler verilmiştir. İncil’de bedenden ayrı bir ruhun varlığından bahsedilirken, bu dünyada ancak bedene zarar verilebileceği ifâde edilmiştir. Zira ruh ölümsüzdür, onu ancak Tanrı yok edebilir.[92]

Hıristiyanlarda ruhun ebediliği fikri Hıristiyanlığın oluşmasından ancak birkaç yüzyıl sonra bu dine girebilmiştir. Hıristiyanlar başlangıçta ruhun manevîliği ve ölmezliği inancını bir türlü kavrayamamışlardır. Ruhun bekası veya ölümden sonra hayatın devamı düşüncesi, havarilerin din bilgileri arasında bulunmamıştır. Nitekim İncilleri yazanlar arasında bulunan Saint Paul’a göre insan tabii olarak ölümsüz değildir. Mahiyeti itibari ile fanî olan insan, ancak Tanrı’nın dilemesi ile ölümsüzlüğe kavuşabilir. Ona göre ölümsüzlük vasfına ancak Tanrı sahip bulunmaktadır. Bu nedenle Hıristiyan din adamlarının çoğu  uzun süre imansızların en sonunda yok olacaklarını anlatmışlardır. “İncil’de ruhun ebediliğine dair tek pasajın gösterilemeyeceğini” iddiâ eden Hıristiyan din adamları özellikle orta çağda Aristo’nun konu ile ilgili görüşlerine Hıristiyan dünyada tartışılmasına şiddetle karşı çıkmışlardır. Araştırmacıların ortak kabulü Hıristiyan düşüncesinde ilk yüzyıllar içersinde net bir ölüm ve ruh telakkisinin olmadığı yönündedir. Ancak birkaç yüzyıl sonra özellikle Platonizm, Judaizm, Mazdeizm, eski Mısır din ve düşünceleri ve Budizm etkisi ile ölümsüzlük-ruhun bekası iddiaları kabul edilmiştir.[93]

İncil kişinin dünyada yaptıklarının cezasını çekeceğinden bahsederken “İnsanoğlu meleklerini gönderecek, onlar da insanları günaha düşüren her şeyi, kötülük yapan herkesi O’nun egemenliğinden toplayıp kızgın fırına atacaklar. Orada ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır”[94] der.

4- İslâm Öncesi Araplar

Eski Araplar din olarak homojen bir yapıya sahip değillerdi. Genel olarak putperest oldukları görülmekle beraber bu inancın kaynağı hakkında farklı görüşler vardır. Bunlardan en çok rağbet gören görüşe göre İbn Kelbî çıktığı bir sefer esnasında hastalanıp yatağa düşünce, şehrin sakinleri ona puttan yardım istemesini tavsiye etmişler, böylece  Kelbî ilk kez putla tanışıp bunu Mekke’ye taşımıştır.[95]

Cahiliye Arapları ölen kimse için “ruhu çıktı” ifâdesini kullanarak, ruhu ayrı somut bir varlık olarak tasavvur edip, bedenden ayrılması ile ölüm olayının gerçekleştiğini kabul etmişlerdir. Cahiliye Arabı hayat, nefs ve ruhun dışında kalan cesedi ramak olarak isimlendirmekle birlikte, hasta ve yaralının, nefsin ekseriyetini kaybettiğine ve bedeninde az bir miktar  can kaldığını inanmaktaydılar. Dinî inançlar açısından farklılık arz eden Araplar’da ölü gömme adetleri de bu inançlara göre farklılıklar arz etmektedir. Öldükten sonra dirilmeye inanlar ölülerini yıkayıp kefenlerler ve arkasından dua okurlardı. Ölü tabuta konduktan sonra iyilikleri sayılır ve mezarı başına bir deve getirilerek başı sırtından arkasına bağlanır, aç ve susuz bekletilir, ölünce de mezarın yanına gömülürdü. Bu düşüncenin arkasında ölen kimsenin ölümden sonraki hayatında devenin ruhuna bineceğine dair bir inanışın olduğu belirtilmektedir. Yine ruh ve bedeni ayrı ayrı düşünen müşrik Araplar, ölenlerin ruhlarının yaşadığına inanarak atalarının kabirlerini aşırı kutsamışlardır. Onların ruhlarına yakın olmayı ve onlardan yardım görmeyi umut etmişlerdir. Ölülerin duyup idrâk edebileceğini, sevinip kızabileceğini, insanların isteklerini yerine getirebileceğini, dolayısı ile insanlara zarar veya fayda verebileceğini düşünmüşlerdir. Bundan dolayı Hz. Peygamber İslâm’ın ilk yıllarında bu tür inançların terk edilmesi için kabirlerin üzerlerinin düzeltilmesini emrederek, orada kandil yakmayı, mezara karşı namaz kılmayı ve seçkinlerin mezarlarını mescit edinmeyi yasaklamıştır.[96]

Arabistan’da öncelikle, Yesrib’e Yahudilik ulaşmış daha sonra buradan Yemen taraflarına doğru yayılmıştır. Yani Arap toplumu tek Tanrı inancından haberdar idiler. Hıristiyanlık ise Yahudiliğe göre daha az yayılma göstermiştir.[97] İslâm öncesi Araplar’ın bir kısmında ahiret inancı yok denecek kadar azdı. Onlara göre ruh, beden ile birlikte yok olup gitmekteydi. Bedenden ayrı bir ruh tasavvuru yoktu.[98] Ölümden sonra ruhun varlığının devam edip etmediği hususunda farklı görüşlere sahip Araplar’dan bir kısmı bedenle birlikte ruhun da yok olup gittiğine inanırken bir kısmı da ölümden sonra İslâm’daki gibi bir öte dünya anlayışını benimsemişlerdir. Ancak Kuran’ın ifâde ettiğine göre[99] cahiliye dönemi Araplar’ının çoğu ahiret inancını kabul etmemişlerdir. Onlara göre yaşam dünyadan ibarettir ve yaşayıp yok olup gideceklerdir.[100]

5- İslâm’da Ahiret inancı

Kuran âyetlerinde ruhun mahiyeti hakkında net bir bilgi bulunmamakla beraber “ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarması[101] Allah’ın en büyük hikmetlerinden biri olarak gösterilmiştir. Yine Allah kendisini Kur’ân-ı Kerîm’de “Yaşatan ve öldüren[102] olarak tavsif eder. Bütün bunlar ve Kuran ayetlerinden hareketle ruh ve nefsin aynı anlama geldiğini iddiâ edenlere göre insan ölümlü olarak kabul edilmesine rağmen, ruh çoğu zaman bedenden ayrı bir varlık olarak kabul edilmiştir. Kuran’ın ölümden sonra dirilme şeklindeki ifâdelerine rağmen hadis literatüründe açık olarak pek çok yerde, kabir azabından Allah’a sığınma, kabir suâli, ölünün mezarındaki duyguları ve ölü ailesinin ağlamasından dolayı ölüye azap edileceğine dair hadisler insanın ölmesi ile hayattaki duygularını kaybetmeyeceğine dair görüşlerin yaygınlık kazanmasında etkili olmuştur. Ölümden sonra kişinin kıyamet günü ikinci kez yaratılacağı hususunda bir ittifak söz konusu olmakla beraber İslâm düşüncesinde yaygın olarak ölümden sonra ruhun yaşamını devam ettirdiğine dair düşünceler de kabul görmüştür.[103]

İnsanın bu dünyaya gönderiliş amacı “Kimin iyi şeyler yapıp yapmayacağı konusunda”[104] denenmesidir. Bu tecrübenin başında ise iman ve salih amel gelmektedir. Bu mânâda iman tarif edilirken ölümün hak ve ölümden sonra ahiret yurdunda dirilmenin imanın temel esaslarından biri olduğu ifâde edilmiştir. Bu konuda Kuran’ın bildirdiği esaslar kıstas alınmak durumundadır. Kur’ân-ı Kerîm ölüm ve ötesinin bir hayal olmadığını bize, Kuran’dan canlı örneklerle açıklamaktadır.[105] Kuran gaybi alemle ilgili detaylı bilgileri bizlere sunar. Ahiret ölümden sonra dirilme ve mahşer ile başlan hayata verilen ad olduğu söylenebilir. [106]

İnsanın ruhî ve maddî olarak iki yanı bulunur. İnsanın maddî boyutu dünyaya karşı gelirken, ruhânî boyut ise ahireti karşılar. Ruh bedene yapışık olarak amel-i sâlih ile ulvîleşirken yaptığı kötü işler sebebi ile hayvanlar derecesine bile düşebilir. Bazı İslâm düşünürleri dünyadaki dinlerin ruh-beden konusunda genel olarak yanlışlık içinde olduklarını ifâde etmektedir. Bu din ve düşüncelerden kimi ruhu yok sayarken kimi bedeni bir kenara bırakarak adeta yok saymıştır.[107]

İslâm düşüncesinde ruh, ölümden sonra berzah ya da ruhlar alemi denilen yerde bulunacaktır. Yeniden dirilme zamanına kadar orada kalacak olan ruhun bu  gidişten sonra bir daha dünyaya dönmesi söz konusu değildir. Berzahta dünya hayatında olduğu gibi herhangi bir faaliyette bulunma, noksanları telafi etme durumu söz konusu olamaz. Artık amel safhası bitmiş, hesap vermek için bekleme safhası başlamıştır. Her tür ibadet ve amelin yapıldığı yer dünyadır. Ölümle birlikte mükellefiyet kesildiği gibi olumlu ya da olumsuz herhangi yeni bir faaliyette bulunmak da söz konusu değildir.[108]

6- Çağdaş Ruhçu Akımlar

Haeckel’in ifâdesine göre beynin hücreleri ruhun gerçek organlarıdır. Ruh bunların oluşturduğu bütüne bağlıdır.  Ruh hücrelerin gelişimine paralel olarak gelişmekte, gerilemekte veya kaybolup gitmektedir.[109]

Spiritüalistler klasik görüşlere uygun olarak uyku anında ruhun bedenden uzaklaştığını ve bu hallerde yaşadığı tecrübelerin rüya olarak açığa çıktıklarını kabul ederler. Bu halde ruhun bedene akışkan bir madde ile bağlandığını ruhun izlenim ve arzularını beyne bu akışkan bağ ile gönderiliği kabul etmektedirler. [110]

Ölümden sonra kişilerle iletişim kurma bir tarafa, bazı kişilerin fotoğraflarının dahi çekildikleri kabul edilmektedir. Ruhlarla çeşitli şekillerde iletişim kurulduğu kabul edilmektedir.[111] Ruh Tanrıdan sadır olmuş hedefine doğru ilerlemektedir. Tekamülün amacı ve hayatın var oluş nedeni çoğu kimselerin sandığı gibi dünyasal rahatlığımızı ve mutluluğumuzu değil, varlıksal alandaki gelişimimizi sağlamaktır. Bu gelişimimizin de tam olarak gelişinceye ve göksel hale ulaşıncaya kadar sürdüreceğimiz çabalarla ve her türden sevinç ve ıstırap tatbikatları ile olur.[112]

Spiritüalistler ruhun ölümsüz olduğunu ifâde ederler. Çünkü yokluk  veya hiçlik diye bir şey yoktur. Hiçbir şey yok olmaz. Maddî formların eriyip dağılması sadece ruhun dünya ortamı ile temasını sağlayan organizmadan ayrıldığını gösterir. O dünya bedeninden ayrılarak spiritüel bedenine yani düşünceleri ve eylemlerinin yardımıyla oluşturduğu bir form ile uzay hayatına atılır.[113] Ölüm hal değiştirmekten başka bir şey değildir. Her ölüm yeni bir doğuştur. Ölüm bizde o ana kadar gizli kalmış olan bir hayatın yani gözle görülemez nitelikteki uzay hayatı ile birleşecek olan gözle görülmez dünya hayatının tezahürüdür. Mezarlarda bulunan sadece toz topraktır.[114]

Filozoflara göre ruh aslından uzaklaşmış, bedene hapsolmuş, çökmüş bir Tanrısallıktır. Ancak o zihnin muhakeme gücünün arındırılması sonucuyla Tanrısal konumuna tekrar kavuşabilir.[115] Ruhçular kemâle ermiş olan ruhların da her türlü cismânî etkilerden kurtularak kutsî aleme yükseldiğini ifâde ederler. Nâkıs ruhlar ise tekâmülünü tamamlamak için bedenden bedene geçer dururlar[116]

Tenâsüh taraftarları, ruhun  öz olarak mükemmel yaratılmış olduğu görüşündedirler. O, öz itibariyle kendi kendisinin aynıdır. Eşi ve benzeri yoktur. Parçalara ayrılmaz, azalmaz ve çoğalmaz. Şuûr, irâde ve tahayyül ruhun melekeleridir. Ruh, Tanrısal bilgiye sahiptir, ama Tanrı değildir. Ruh ölümsüzdür. Özü bakımından sonsuz güç sahibidir; bu güç asla azaltılamayacağı gibi yok da edilemez. Ruh hayattır, hayat da ruhtur. Ruh şuûrludur ve bir maksadı vardır; yani ruhun bir amacı, bir vazifesi vardır. Ruhu yöneten ve ona karışan bir makâm yoktur.  Çünkü Tanrı’nın şuûrlu ve idrâkli yarattığı ruh, kendini yönetebildiği gibi, maddeyi de yönetir. Ruhlar, Yaradan’ın kanunlarına uygun olarak evreni sevk ve idare ederler. Evreni sevk ve idare etmenin ve ruhsal tekâmülün sonu yoktur. Maddesel evren, ruhun eseridir. Ruh, sonsuz faaliyette bulunmak zorunda olan bir varlıktır. Bu, onun sonsuz derecede etken olması demektir. İrade ve iktidar sahibi olan ruh, sürekli olarak maddeye şekil verir ve onu dağılmaktan korur. Ruh, bu işi yaparken, o maddeye özgü kanunlara uyar. Her atom ruhsal bir etki altındadır. Tanrı yaratır; ruh, yaratılana şekil verir.

Spiritüalistlere göre ruh daima tekâmül eder. Ruhların tekâmülü demek, onların maddelerle olan ilişkilerinin gelişmesi demektir. Ruhlarla iletişim kurulabilir. Medyûmlar, insanlarla ruhların haberleşebilmesi için aracılık yapan hassas yapılı, özel yeteneklere sahip kimselerdir. Ruhlardan gelen bilgiler (tebliğler), ilham, sezgi, rüya, söz ya da yazıyla ortaya çıkabilir. Bütün kutsal kitaplar ruhlar aleminden vasıtalı olarak peygamberlere verilmiş tebligattan ibarettir. İnsan beş duyuyla sınırlı değildir; ruhundan dolayı sonsuz duyulara ve yeteneklere sahiptir. İnsan, ruh gücü vasıtasıyla başka insanların zihninden geçenleri bilebilir, hastalara şifa verebilir, eşyaları el değdirmeden hareket ettirebilir, gelecekten haber verebilir. Mucize ve kerametlerin sebebi ruhtur.

Ruhu duyularımızla tanıyamayız. Zira o, elle tutulan, gözle görülen bir şey değildir. Zaman ve mekân dışı bir varlık olan ruh, duyularımızla anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bu bakımdan ruh için yapılabilecek her türlü tanım eksik ve yetersiz kalacaktır. Ruh ancak etki ve tezahürleriyle bilinebilir. Elektriğin kendisini göremeyiz, ama onun ısı ve ışık şeklindeki etkilerini biliriz. Ruhu da göremeyiz, ama onun bedene canlılık ve şuûrluluk veren etkilerini biliriz.[117]


[1] Ahmed Zeki Tuffâha, en-Nefsü’l-Beşerîyye ve Nezariyyetü’t-Tenâsüh, Lübnan 1987, s. 12.

[2] Cevherî, a.g.e., “rvh” md.; İbn Manzûr, a.g.e., “rvh” md.; Tahir Ahmed Zavî, a.g.e., “rvh” md.

[3] el-İsrâ 17/85.

[4] Celal Kırca, “İslâm Dinine Göre Reenkarnasyon”, EÜİFD, Kayseri, 1986, sy. 3, s. 229-230.

[5] Muhammed b. Süleyman el-Kafiyeci, Menâzilü’l-ervâh, Mısır 1991, s. 29.

[6] Necmeddin Ebî’l-Kasım Cafer b. El-Hasen, el-Meslek fi Usuli’d-din, İran, s. 106.

[7] Sâd 38/71-72.

[8] Ebû’l-Kasım Râgıb el-İsfehânî, Mutluluğun Kazanılması, trc. Lütfi Doğan, İstanbul 1974, s. 55.

[9] Aişe Abdurrahman binti eş-Şâtî’, el-Kur’ân ve Kazaya’l-İnsan, Kahire 1999, s. 179.

[10] Âişe Abdurrahman binti eş-Şâtî’, a.g.e., s. 180.

[11] Alparslan Salt, Cem Çobanlı, “Reenkarnasyon”, Dharma Ansiklopedi, İstanbul 2001, s. 361.

[12] Alparslan Salt, Cem Çobanlı, a.g.e., s. 361; Çeşitli ruh tanımları için bkz. Alparslan Salt, Cem Çobanlı, “Reenkarnasyon”, Dharma Ansiklopedi, İstanbul 2001, s. 361.

[13] M. Şemseddin Günaltay, “Karn-ı Âhirde Tenâsüh” Sebîlü’r-reşâd, sy. 259, s. 398.

[14] A. Bülent Baloğlu, “İbn Hazm’da Tenasüh (Reenkarnasyon) Anlayışı”, DEÜİF, İzmir, 1998, sy. X, s. 52; E. E. Calverley, “nefs”, İA, IX, 179; Erkan Yar, Ruh Beden İlişkisi Açısından İnsanın Bütünlüğü Sorunu, Ankara, 2000, s. 34-37.

[15] Kürşat Demirci, “Tenasüh”, İİİGYA, IV, 331.

[16] Celal Kırca, “İslâm Dinine Göre Reenkarnasyon”, EÜİFD, Kayseri, 1986, sy. 3, s. 230.

[17] Âişe Abdurrahman binti eş-Şâtî’, a.g.e., s. 180.

[18] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, İstanbul 1990, s. 484-490.

[19] İrfan Abdulhamid, “İslâm Tefekküründe Ruh Meselesi”, trc. M. Saim Yeprem, Nesil Dergisi, II. sy. 7 Nisan 1978, s. 18

[20] Münire Aydın (der.), Müslüman Düşünürlere Göre Ruh Kavramı, İstanbul, tsz., s. 45-52.

[21] Abbâs Mahmud Akkâd, el-İnsan fi’l-Kur’ân, Mısır 1998, s. 31-33.

[22] Aişe Abdurraman, a.g.e., s. 179 vd.

[23] Aişe Abdurraman, a.g.e., s. 179.

[24] İmam Gazzâlî, Ölüm ve Sonrası, trc. Hüseyin Okur, İstanbul 2004, s. 126.

[25] İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 127.

[26] İmam Gazzâlî, a.g.e., s. 127.

[27] İrfan Abdulhamid, a.g.m., s. 20.

[28] İrfan Abdulhamid, a.g.m., s. 20.

[29] Abdurrahman Sami Paşa, Rumûzu’l-Hikem, İstanbul 1287, 19-24.

[30] İrfan Abdulhamid, a.g.m., s. 21-25

[31] Münire Aydın, a.g.e., s. 17-25.

[32] El-Cevzî, Kitabü’l-İrşâd, thk. Muhammed Yusuf Musa, Mısır 1950, s. 377.

[33] Müslüman Düşünürlere Göre Ruh Kavramı., der. Münire Aydın, İstanbul ty., s. 54-55.

[34] Şehbenderzâde Ahmed Hilmi, Tarih-u İslâm, İstanbul 1326, 288 vd.

[35] Münire Aydın, a.g.e., s. 63.

[36] Mustafa Ünverdi, “Kuran’da Ahiret İnancı Bağlamında Adana ve Hatay Bölgesindeki Tenasüh ve Reenkarnasyon İnancının Değerlendirilmesi” ÇÜİFD, IV, sy. 2, s. 290.

[37] Ebû Cafer Muhammed b. Ali İbn Babeveyh el-Kummi Şeyh Saduk, Risaletü’l- İtikidiyyeti’l-İmâmiyye, trc. Ethem Ruhi Fığlalı, Ankara 1978, s. 52-53.

[38] Şeyh Saduk, a.g.e., s. 53

[39] İmam Gazzâlî, Ölüm ve Sonrası, trc. Hüseyin Okur, İstanbul 2004, 125-126.

[40] İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “nfs” md., Cevherî, es-Sıhah, “nfs” md.; Zebîdî, Tâcu’l-arûs, “nfs” md.

[41] en-Nûr, 24/61.

[42] Mehmet Dalkılıç, İslâm Mezheplerinde Ruh, İstanbul, 2004, 56-65; Adnan Bülent  Baloğlu, İslam’a Göre Tekrar Doğuş Reenkarnasyon, Ankara, 2001, s. 40-50.

[43]Allah yoluda öldürülenleri ölüler sanmayın bilakis onlar Allah katında rızıkladırılan dirilerdir.” Âl-i İmrân 3/169.

[44] Necmeddin Ebî’l-Kasım Cafer b. El-Hasen, el-Meslek fi Usuli’d-din, İran, s. 107.

[45] Muhammed Cevad Muğniyye,  Felsefetü’l-mebde’ ve’l-meâd, 1983, s. 89.

[46] Muhammed Cevad Muğniyye,  a.g.e., s. 90.

[47] Muhammed Cevad Muğniyye,  a.g.e., s. 90.

[48] İrfan Abdulhamid, a.g.m., s. 21.

[49] İrfan Abdulhamid, a.g.m., s. 21-22.

[50] Âişe Abdurrahman binti eş-Şâtî’, a.g.e., s. 189.

[51] Ahmed Zeki Tuffâha, en-Nefsü’l-Beşerîyye ve Nezariyyetü’t-Tenâsüh, Lübnan 1987, s. 18.

[52] Muhammed b. Süleyman el-Kâfiyeci, Menâzilü’l-ervâh, Mısır 1991, s. 36; Aişe Abdurrahman binti eş-Şâtî’, a.g.e., s. 179.

[53] Muhammed Cevad Muğniyye,  a.g.e., s. 98.

[54] Muhammed b. Süleyman el-Kâfiyeci, a.g.e., s. 35.

[55] Muhammed Cevad Muğniyye,  a.g.e., s. 98.

[56] Âişe Abdurrahman binti eş-Şâtî’, a.g.e., s. 189.

[57] Selim Bahadır, “Ölüm Üzerine Tıbbi Çeşitlemeler”, Cogito, sy. 40, s. 93.

[58] Selim Bahadır, a.g.m., s. 93.

[59] Süleyman ez-Zahir, “et-Tenasüh”, el-Mevsûatü’l-Arabiyye, Dimeşk 2002, VI, 877; Seyyid Hüseyin Yusuf, el-İslâm ve’t-tenâsüh, Beyrut, 1970, s. 37.

[60] Jay Weider, “Ölüm Ötesi Dönüşüm”, http://www.hermetics.org/ka-ba.html, trc. Kemal Menemencioğlu, Simya Dergisi (Alchemy Journal), II, sy. 1.

[61] Jay Weider, “Ölüm Ötesi Dönüşüm”, http://www.hermetics.org/ka-ba.html, trc. Kemal Menemencioğlu, Simya Dergisi (Alchemy Journal), II, sy. 1.

[62] Jen-Poul Roux, Altay Türklerinde Ölüm, trc. Aykut Kazancıgil, İstanbul 1999, s. 110.

[63] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 144.

[64] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 110

[65] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 118, 121.

[66] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 127.

[67] İbrahim Kafesoğlu, “Eski Türk Dini” Türkler,  Edt. Hasa Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, s. 298.

[68] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 153.

[69] Harun Güngör, “Eski Türklerde Din ve Düşünce”, Türkler,  Edt. Hasa Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, s. 265.

[70] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 142.

[71] İbrahim Kafesoğlu, “a.g.m., s. 294.

[72] İbrahim Kafesoğlu, “a.g.m., s. 295.

[73] Abdulkadir İnan, Eski Türk Dinî Tarihi, İstanbul 1976, s. 64-65.

[74] Abdulkadir İnan, a.g.e., s. 55.

[75] İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 298.

[76] Yıldız Kocasavaş, “GökTanrı İnancı”  Türkler, Edt. Hasa Celal Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, s. 926.

[77] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 142.

[78] Jen-Poul Roux, a.g.e., s. 144.

[79] Huruç 20:12.

[80] Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 2000, s. 212; Mehmet Dalkılıç, İslâm Mezheplerinde Ruh, İstanbul, 2004, s. 276.

[81] İsmâil Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü, İstanbul 2003, s. 97.

[82] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 100.

[83] Eyyüp  10:21.

[84] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 102; Mehmet Dalkılıç, a.g.e., s. 277.

[85] Eyyüp 7:9.

[86] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 101.

[87] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 113.

[88] Mehmet Dalkılıç, a.g.e., s. 279.

[89] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 161.

[90] İsmâil Taşpınar, a.g.e., s. 163.

[91] Hayrullah Örs, a.g.e., s. 331.

[92]Bedeni öldüren, ama canı öldüremeyenlerden korkmayın. Canı da bedeni de cehennemde mahvedebilen Tanrı’dan korkun” Matta 10:28.

[93] Mehmet Dalkılıç, a.g.e., s. 279-280.

[94] Matta 13:43; bkz. “Eğer elin günah işlemene neden olursa, onu kes. Tek elle yaşama kavuşman, iki elle sönmez ateşe, cehenneme gitmenden iyidir. Eğer ayağın günah işlemene neden olursa, onu kes. Tek ayakla yaşama kavuşman, iki ayakla cehenneme atılmandan iyidir. Eğer gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Tanrı’nın Egemenliği’ne tek gözle girmen, iki gözle cehenneme atılmandan iyidir. ‘Oradakileri kemiren kurt ölmez, Yakan ateş sönmez.’ Çünkü herkes ateşle tuzlanacaktır.” Markos 9:43-48.

[95] Mustafa Ahmed, Dirâsât Tarihu’d-devlerti’l-Arabiyye, Bağdat, 1984, s. 111-112.

[96] Mehmet Dalkılıç, a.g.e., s. 133-134.

[97] Mustafa Ahmed, a.g.e., s. 113-117.

[98] Afîf Abdulfettah Tabbâre, Ruhu’d-dinî’l-İslâmî,  Beyrut 1964, s. 90-95.

[99]Onlar, hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir; biz, bir daha da diriltilecek değiliz, demişlerdi” el-Enâm 6/29; “O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş’ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!): “Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz” desen, kâfir olanlar derhal “Bu, açık bir büyüden başka bir şey değildir” derler.” Hûd 11/7; “Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken, yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle mi!” el-İsrâ 17/49.

[100] Mehmet Dalkılıç, a.g.e., s. 133-135.

[101] el-Enâm 6/95.

[102] et-Tevbe 9/116; ez-Zümer 39/62.

[103] Mehmet Dalkılıç, a.g.e., s. 282-286.

[104] el-Mülk 67/2.

[105] bkz. el-Vakıa 56/27-38.

[106] bkz. Mustafa Ünverdi, “Kuran’da Ahiret İnancı Bağlamında Adana ve Hatay Bölgesindeki Tenasüh ve Reenkarnasyon İnancının Değerlendirilmesi” ÇÜİFD, IV, sy. 2, s. 281-283.

[107] Afîf Abdulfettah Tabbâre, a.g.e., s. 156-165.

[108] Celal Kırca, “İslâm Dinine Göre Reenkarnasyon”, EÜİFD, Kayseri, 1986, sy. 3, s. 234.

[109] Leon Denis, Gerçek Varlık Ruhtur, trc. Yavuz Keskin, İstanbul 1995, s. 64.

[110] Leon Denis, a.g.e., s. 85.

[111] Leon Denis, a.g.e., s. 112

[112] Leon Denis, a.g.e., s. 130

[113] Leon Denis, a.g.e., s. 63

[114] Leon Denis, a.g.e., s. 245

[115] Alen Armstrong, Tanrının Tarihi, trc. Oktay Özel, Hamide Koyukan, Kudret Emiroğlu, Ankara 1999, s. 54

[116] Abdülaziz b. İbrahim es-Semînî el-Musabî, Kitap Maâlimü’d-din, Umman 1986, s. 186.

[117] “İnsanlığı Birleştiren Gerçekler”, http://www.bilyay.org.tr/default_ic.asp?kat=2&id=4.